TARSAM Başkanı Naci Yengin “Köklerden Geleceğe” programında KAFKASSAM Başkanı Prof Dr Hasan Oktay’la İran’da 1000 Yıllık Türk Mührü ve Türk Devlet geleneğini Konuştu.

1 Nisan 2026 tarihinde Köklerden Geleceğe programında Kafkassam başkanı Hasan Oktay’la İran’da Türk varlığı üzerine kapsamlı bir görüşme gerçekleştirdik.

Dünyada olduğu gibi Türkiye ve Türk coğrafyasında olan bitenleri, Türk kültürünü, Türk tarihinin izlerini sürmeye gayret ediyoruz. Bugün sizlere İran'da kurulan Türk devletlerinin kültürel özellikleri, Türklerin İran coğrafyasındaki varlığı, İran Türk ilişkileri, Türk İran coğrafyası ve İran, Türkistan ve Osmanlı üzerine 1925'e kadar İran’ın Türkler tarafından yönetilme sürecini anlatacağız.

İran'da Türk kültürü ne zaman başlamıştır? İran’daki Türk kültürünün mevcut dinamiklerine yansımalı nelerdir?

Evet, İran bir Türk coğrafyasıdır. Türklerin İranı olarak ifade ediyoruz. Çünkü İran Türkistan ile Anadolu arasındaki geçiş güzergahı. Geçiş güzergahı deyince yalnızca bir yol şeklinde değerlendirmemek lazım. Bu 1000 yıllık süren bir göç hareketliliği ister istemez Türkistan'dan Anadolu'ya gelirken bir kısmımız da İran'da kaldı. Dolayısıyla Anadolu'daki yaşayan Türklerle İran'daki Türkler amca çocukları, dayı çocukları, hala teyze çocukları gibi düşünmekte fayda var.

Burada Anadolu'da nasıl bir Türk kültürü teşekkül etmiş, inkişaf etmişse de İran'da da aynı şekilde günlük hayatta Anadolu'nun bir köyünde yaşamış olduğunuz ögelerin İran'da yaşadığınızı görmek mümkün.

Tabii Osmanlı bir İmparatorluğa ve Batı ile temas eden bir imparatorluğa dönüştüğü için Osmanlı İmparatorluğuyla İran coğrafyasında kurulan Türk devletler arasında yapısal farkların olması da oldukça normal. Çünkü Osmanlı tamamen gazaya, batıya karşı hem İslam coğrafyasını korumaya hem de İslam'ı yaymakla ilgili coğrafyayı genişletmek sürecini başlattı. Ama İran coğrafyasındaki Türk devletlerinin hep etrafı Türk ve Müslüman olduğu için onların bir kafirle kaza yapma pozisyonu çok olmadı. Ama zaman Portekizcilerin işte Hindistan'ı ele geçirmek için vermiş oldukları mücadelelerde bugün Hürmüz Boğazı civarına çıkartma yapmalarına İran'daki Türkler veyahut da İran'ında kurulan Türk devletleri onlarla mücadele etmiştir.

Mesela Safavilerin onlarla bir mücadelesi söz konusu. Biz de Osmanlı İran rekabetinden kaynaklanan bir taraf taraftar olma psikolojisiyle şunu söylerler. Biz işte gavurla mücadele ettik, kılıç salladık.

İşte İran bizi arkadan vurdu veya mücadele etmedi...

Ben de sözü oraya getireceğim kıymetli hocam...

Şimdi İran Türk Anadolu Türk coğrafyası ve Türkistan coğrafyası arasında bir muhalefet mi diyelim, bir farklı tarih yazımı mı diyelim? Böyle bir şey oluşmuş veya oluşma sürecinde İran Haçlı seferlerinde biraz pasif kalmış mesela.

İkincisi işte Osmanlı'nın batı seferlerinde Osmanlı'ya yeterince destek vermemiş. Tam tersinde Anadolu'ya doğru yayılma sürecine girmiş. Öbür taraftan Türkistan “Sünni coğrafyası” İran'a karşı çok da siyasi anlamda bilmiyorum ama kültürel anlamda çok da geçişkenlik sağlayamamış, ilişkilerini sıklaştıramamış.

Bunu neye yormak lazım?

Yani bunu özellikle Şah İsmail'in Şiiliği tekrar devletleştirmesinden sonra verilen mücadelelerde bir din içinde kavga oluşmasın diye genelde Türkistan coğrafyasındaki Türk beylikleri, hanlıkları İran'la çok fazla çatışmaya girmediler. Ama İran, Şah İsmail ve daha ondan sonraki işte Nadir Şahta başta olmak üzere Afganistan seferleri işte efendim Türkmenistan seferleri, Özbekistan seferleri, Özbek hanlıklarıyla İran mezhepten kaynaklanan ciddi çatışmalar yaşadılar. Ama İslam dünyasında bu çatışmaların kangrene dönüşmesi, kan davasına dönüşmesini önleyebilmek adına İran konusunda bir çekince ortaya koydular.

Yani mümkün olduğu kadar İran'da bu Şia mezhebine mensup olanlarla kavgaya tutuşmadan süreci idare etmeye çalıştılar. Ama ister istemez iki Sünni blok arasında yani Anadolu Türklüğü ile Türkistan Türklüğünün arasında Şah İsmail'in icadıyla Şiilik devletleşince bu devletin bir yayılma alanı oluşturmak arzusundaydı. İşte Yavuz'a karşı işte 1514'teki Çaldıran Savaşı, doğuda Özbeklere karşı verilen mücadelelerde tabii olarak yayılma alanları burası. Çünkü kuzeyinde Kafkasya dağları var. Oraya çıkması mümkün değil. Tabii sınıra kadar geldi. İşte Hazar Denizi var. Güneyde de zaten çöller var. Yani Arap çölleri var. Oraya da girmek istemiyor. Ama Osmanlı ile Safevi bu mücadeleyi bir müddet devasa şekilde karşıtlı yürüttüler. Bu yayılmada siyaset öncelikli olsa gerek ya da ekonomik öncelikli olsa gerek.

Yoksa hani Şia'yı yaymak gibi bir politikadan ziyade mesela Yavuz'la Şah İsmail arasında yaşanan Çaldıran Savaşı'nda bize her ne kadar kültürel anlamda İslam dünyasının siyasi hakimiyetini ele geçirmek gibi dense de sınırlarını güvence altına alma, ekonomiyi elinde tutma da öncelikli sebeplerden olması gerekiyor. Tabii öncelikli sebep bu.

Bir de şu var: Türklerde bir cihan hakimiyeti telakisi var. Hatta işte Yıldırım Beyazıt'la Timur'un, Şah İsmail'le Yavuz'un kavgasında hep şu öne çıkar. “Bu dünya ikimize fazla.” Yani dünyada bir padişah olmalı, bir şah olmalı, bir yönetici olmalı. O ben olmalıyım iddiasından dolayı iki Türk grubu karşılıklı bu mücadeleye girdiler.

Tabii bu mücadele zaman zaman iki devletin de zayıflamasına sebebiyet verdi. Şu denebilir işte ikiniz de Türksünüz, ikiniz de Müslümansınız. Dolayısıyla dünyadaki siyasi hareketliliği göz önünde bulundurarak birleşip dünyaya karşı bir ortak hareket gerçekleştirebilse belki dünya topyekün Müslüman olacaktı. Bu da adetullaha, Sünnetullah'a aykırı. Çünkü bütün dünyanın Müslüman olmasını istese Allah zaten yapardı.

Ama bunların kendi arasındaki bu mücadele bugüne kadar devam etti.

İran'da özellikle Yıldırım, Beyazıt ve Timur'dan bahsetmişken. Türkistan'dan kopup İran üzerinden Anadolu'ya gelenlerin Türkistan'la irtibatları devam etti. Mesela Ali Kuşçu biliyorsunuz. Timur'un torunu ve Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul fethedildikten sonra Fatih Sultan Mehmet İran üzerinden İran coğrafyasında yetişen Türk ulemasını da İstanbul'a topladığı gibi Türkistan coğrafyasında ciddi anlamda bir ulema akını söz konusu oldu İstanbul'da ki o dönemde yanlış hatırlamıyorsam ulema hangi ülkeye meyl ediyorsa o ülkenin İslam dünyasında prestiji artıyor. Hakimiyet alanı genişliyor.

İran da buna karşı kendi farklı şeylerini argümanlarını gündeme getiriyor. Yani İran'da Tebriz'i, İsfahan'ı, cazibe merkezi kılabilmek için bu mücadeleye girişmiş. Hatta Türkistan'dan İstanbul'a doğru gelen yolları da zaman zaman kesip oradaki ulemayı kendi bünyesinde istihdam etmekle ilgili süreçler yaşamış.

Ama daha çok İstanbul cazibe merkezi olduğundan dolayı İstanbul'da ciddi bir ulema yığışması oldu.

Mesela bu geçişkenlikten dolayı zaman zaman İstanbul'la Türkistan coğrafyasının duygusal bir rekabete giriştikleri ve onlar da elindeki güçle Anadolu'ya doğru gelip burada hakimiyet kurmak istediklerini mesela çok duygusal bir olay anlatmakta fayda var.

Mesela Celalettin Harezmşah'ın Moğolları yenerek onların önünden kaçarak Anadolu'ya gelmesi, Ahlat civarında Selçuklularla e ilk karşılaşmaları ve özellikle Alaattin Keykubat'a ve halifeliye Moğol tehdit ve tehlikesinin ne kadar önemli olduğunu, buna karşı birleşilmesi gerektiğini adeta yalvarırcasına ifade etmiş olmasına rağmen Alaattin Keykubat'la Celalettin Harezmşah Erzincan civarında Yassıçemen'de savaşmak zorunda kaldılar. Bu bir ilk travma oluştu Doğu toplumuyla yani İran coğrafyası ve Türkistan toplumuyla Anadolu Selçuklular üzerinden...

SonraMoğollar Anadolu'ya geldi.

Anadolu'da Selçukluların yıkılma sürecini başlattı ve Osmanlı Beylik'ten imparatorluğa doğru dönmeye, devletleşmeye doğru dönerken Yıldırım Beyazıt'ın başına bu sefer Timur musallat oldu.

Ana sahik, ana hareket noktası dünyaya iki padişah fazla. Yani Türk Cihan hakimiyeti telakisinden kaynaklanıyor ve Timur işte Ankara'ya kadar geliyor ve Yıldırım Beyazıt'ı yeniyor ve geri dönerken Anadolu'dan birçok aşireti geri götürüyor.

Bunu Şah İsmail'de de görmemiz mümkün. Sonra Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim’e karşı karşıya kalınca İran coğrafyasındaki Türklerle Anadolu coğrafyasındaki Türklerin bilinç dünyalarında bir travma oluşuyor.

Birbirleriyle hem psikolojik olarak rekabet halindeler hem de mümkün olduğu kadar ilişkileri gerginleşmeye başladı.

Bu anlamda Şah İsmail'in Sünnilikten Şiiliğe geçmiş olmanın vermiş olduğu heyecanla İran coğrafyasındaki bütün Sünni ulemayı ya İran'ı terk etmeye zorladı veyahut da katliam yaparak zorla İran Türklerini, İran'daki Türkleri ve İran ahalisini şiileştirdi.

Yani Farsların şiileşmesi de aslında bir anlamda Şah İsmail'in bu gayretiyle oldu. Hatta siz de bu konuyu dillendiriyorsunuz.

İran'a Şiiliği Türkler getirdi.

Ama insan üzülerek görüyor ki kamuoyunda isimlerin önünde bol etiketi olan bazı şahıslar üniversitelerde akademisyenlik yapan bazı şahıslar Şah İsmail'in Türk olmadığı hezeyanlarını gündeme getirebiliyorlar maalesef. Halbuki ayan beyan ortadaki Şah İsmail'in gerek kendisi, gerek annesi, gerekse divanı Türkçe divanlardır. Hatta öyle ki o dönemde Türkçe'nin İran'da muhafazasının temel sahiplerinden biri Şah İsmail'dir diyebilir miyiz?

Kesinlikle.

Yani Şah İsmail'in Türkçe şiir yazması, bunu divan olarak yani bugünkü şiir kitabı şekline hayatı dönüştürmesi ister istemez ve devlet dili olarak da Türkçeyi resmi dil haline getirmesi İran'da Türklerin1000 yıl orada hakim olmalarını ve Farslar hakim olduktan sonra da varlıklarını sürdürmesinin temel temeline dayanır.

Bu arada Anadolu'da özellikle biz Cumhuriyet ilan ettikten sonra bir kültür şoku yaşamış olmamız hızlı geçirkenliklerden dolayı. Sonra Dünya Savaşı'ndan sonra bu doğu bloğunun oluşması, bizim İran ve Türk dünyasıyla tamamen irtibatımızı kesmemiz, bir Anadolu merkezli bir tarih anlatımını ve Türkleri adeta yok saymamız dönemini yaşadık. İşte bu dönemde Osmanlı'yı da Türkleri de Anadolu merkezli anlama ve anlatmaya çalıştığımız için genel anlamda Türk dünyasını kavrama konusunda eksiklerimiz yaşamıştı.

O anlamda da Şah İsmail karşısında Yavuz'u öne çıkartmak için Şah İsmail'i ne yapmanız lazım? Ötekileştirmeniz efendim onu karikatürize etmeniz lazım. işte esas hakimiyet sizde olduğunu, sizde hakimiyet varsa karşı tarafın nakıs, eksik olduğunu yazmanız gerekir. Anladım da hani Osmanlı'yı Türk yapmak, Şah İsmail'i kötü yapmak anlamına gelmez ki. Ama bu yetersizlikten kaynaklanıyor.

Yani Yavuz'un yetersizliği değil. Bu olayı hikayeleştiren, bu olayı yazanların yetersizliğinden, genel bir çerçeve çizemeyişinden kaynaklanıyor.

Yani biz 1900, 91’lı yıllarda Sovyetler dağılana kadar Türkiye'de Türkiye dışında Türk olmadığı öğretisiyle yetiştirilmiş bir eğitim sistemine mensubuz. Dolayısıyla bazı hocalarımız biraz da popüler olmak iştiyakıyla, hevesiyle bu ve buna benzer maksadını aşan cümleler kullanıyorlar.

Şah İsmail de Özbeöz Türktür. Yavuz Sultan Selim de Özbeöz Türktür. İkisinin de Türk Cihan hakimiyeti mefkuresinden dolayı karşı karşıya geldiğini söylemek gerekir.

Burada tamam biz Anadolu Türküyüz. Osmanlının mensuplarıyız. Bizim için Yavuz Sultan Selim daha mı önceli? Böyle değil. Çünkü Hakkını teslim edeceksiniz. Önce bir bakış açısı ortaya koyacaksınız. Bu bağlamda da İran coğrafyası bizim Anadolu coğrafyasıyla eşit gider. Hatta ve hatta şunu açık açık söyleyeyim İran coğrafyasında Türk kültürü ile ilgili ortaya koyan eserlere baktığımızda Anadolu'daki eserlerden daha ileride olduğunu, İran'daki Türk kültürünün eserlerine baktığımızda Anadolu'dan daha önde olduğunu görürüz.

İsterseniz bu konuyu biraz detaylandıralım. Türkiye'de İran çalışmaları istenildiği kadar yeterli değil. Son zamanlarda, elbette sizin gayretleriniz ve daha sonra başkaların, akademisyenlerin gayretleriyle İran'ı daha yakından tanıma imkanı buluyoruz.

Siz aynı zamanda Ermenistan uzmanısınız da.

2000'li yıllardan önce bizim üniversite yıllarımızda bakış açımız daha kalıplara kuşatılmıştı. Belli bir kalıplarda bakıyorduk. Şu anda Türkiye'de İran üzerine, İran Türklüğü, İran Türk coğrafyası üzerine yapılan araştırmalarda bu vizyonu görüyor musunuz?

Yani evet var, ama genel çerçeve içerisinde oldukça yetersiz.

Yani Türkiye'den İran'a bakış açısı hem bu üç olay hem de 79'da Humeyni'nin bir ihtilal yaparak İran'a iktidara gelmesi ve Sünnilik, Şiilik rekabetinin yeniden gündeme gelmesi üzerine Türkiye'den İran'a bir soğuk bakış atmosferi tekrar oluştu. Bir de Türkiye'de 79'da İran İslam devrimine özenen bazı çevreler oluştu. Bunların da çok abartılı bir şekilde İran'ı ön plana çıkarması yine Türkiye'deki genel kamuoyunun İran'ına karşı yine mesafeyi ortaya koydu. Ama şunu görmek gerekir. İran'da hangi iktidar olursa olsun, hangi dönem olursa olsun buna 1925'te şahların iktidara gelmesi de olsa, 79'da Humeyni iktidarı da olsa Türkiye İran'dan yönünü çeviremez. İran Türkiye'nin siyam ikizi gibidir.

Bakın İran coğrafyası Anadolu coğrafyası siyam ikizi gibidir. Birinin varlığı ötekine bağlı. Kesinlikle birbirini tetikler. Birbirini tamamlar. Eğer bunlar rekabet halinde olursa Türk dünyasının yıldızı düşer. Bunlar uyumlu çalışırlarsa Türk dünyasının yıldızı yükselir. Buna ben 1828'den bir örnek vermek istiyorum.

Rusya ve İran arasında Türkmençay anlaşması imzalandı. Rusya ile İran Türklüğü arasında Osmanlı'ya karşı 1828'den 90 yıl sonra hem Osmanlı hem de İran imparatorluklarını kaybettiler.

Dolayısıyla İran coğrafyasındaki siyasi iktidarla Türkiye'deki siyasi iktidar birlikte hareket etmek tercih ettiklerinde Türk dünyası yükselir. Bunu bugünlerde daha açık bir şekilde görmemiz mümkün. İran'daki bu kendini var etme, kendini ispat etme gayretini de göz önünde bulundurmak. Ama İran ile Anadolu coğrafyasının da büyük bir kavga içinde olduğunu göstermenin ne Anadolu Türklüğüne ne de İran Türklüğünden bir faydası söz konusu değil. Çünkü burada İran aleyhine bir cümle kullandığınızda bu İran'da artarak net olumlu veya olumlu tesir ediyor. Orada kullanılan bir cümle de burada olumlu veya olumsuz tesir ederek aradaki uçurumu açmaya çalışıyor.

1925'te Farslara teslim edilen İran'ın İngilizler gayesi Anadolu Türkler İran Türklüğünün arasını açmaktı. Bunda başarılı oldular.

Ben hatta şunu söylüyorum. 1000 yıllık bir coğrafya. Bu bize babamızdan, dedemizden, atamızdan klan miras. 1925'te İngilizler bizim coğrafyamızın bir köşesine gece kondu yaptılar. Ama coğrafya bizim.

79'da Humeyni ile bunun üzerine kaça kat yaptılar. Şimdi Türkler kendi coğrafyalarına sahip çıkma zamanı. Özellikle bugünlerde malum olaylardan dolayı İran'la ilgili senaryolar konuşuluyor. İran toprak bütünlüğü ve devlet devamını sağlamak zorunda. Bunun için de Türkler orada çok önemli rol üstleniyorlar. Hatta İran'ın ikiye, 3'e, 5'e Yugoslavya modeli tartışılarak bölünmesi konuşuluyor. Buna kesinlikle Türkiye müsaade etmemeli.

İran aynen Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin II.Mahmut'ta başlayan süreçte olduğu gibi bir süreç yaşıyor. II. Mahmut'a gavur padişah deme gafletinde bulunan bir muhafazakarlığımız söz konusu. Batılılaşma bir devlet politikasıdır. Türklerin devlet politikasıdır. III. Selim, II. Mahmut'un yürüttüğü batılılaşmayı Abdülhamit kurumsallaştırmıştır. Kiliselerini açarak eğitim kurumlar açtırmıştır ve Enver Paşa alfabeyi değiştirmekle ilgili Enveri alfabelisi Abdülhamit'le beraber çalışmıştır. Ama 1918'de biz işgal altında aynen bugün İran'ın düştüğü konuma düşünce biz bir modernleşmeyi bir çare olarak gördük ve doğru da bir e tespitti. Bu sadece Atatürk'ün düşündüğü ve icra ettiği bir olay değil. Bunun zihinsel arka planını göz ardı etmemek lazım. Yani II. Mahmut'un 3. Selim'in reformları çok çok önemli.

Bugünkü modern Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin temeli bu reformlar üzerine III.Selimle başlayan II.Mahmut ve II. Abdülhamit’le devam eden süreç. Bakın Abdülhamit'i evliya Sultan filan sanıyoruz ama o başka bir anlatı. Ama hakikat anlamında şehirlere liselerin yayarak, eğitimi yaygınlaştırarak bir kadronun yetişmesini sağladı. Yani Mustafa Kemal ve silah arkadaşları Abdülhamit'in okullarında yetişti.

Dolayısıyla biz 1918-1923'te Milli Mücadeleyi verdikten sonra devlet ebet müddet sürecimizin son evresine geldik.

Bu yeni bir devlet değil. Bu bizim devlet felsefemizin son evresi. Dolayısıyla biz burada ne yaptık?

Saltanatı kaldırdık. Cumhuriyete geçtik.

Halifeliği devam ettirdik. Biz Türkiye'de 1517'de Yavuz'u Mısır'dan getirdiği halifeliği devam ettirdik. Ama bir yıl sonra baktık ki dünya sisteminde buna yer yok. Bir müthiş bir zeka ile bir formül geliştirdik. Halifeliği Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin muhtevasına mündemiç kıldık. Kaldırmadık. Onun yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kurduk ve bizim sınırlarımız içerisinde halkın dini ihtiyaçlarına cevap verecek bir hale geldik.

Şimdi İran'a gelince, İran'da da bu Anadolu coğrafyasının modernleşme sürecini İran kendine rehber edindiği an İran'ın bölünmesi, parçalanması, devletinin yıkılmasının önüne geçilmiş olur. İran'da bu devrim muhafızlarının yeniçerilik gibi, kaldırılması işte velayet fakih sisteminin ki bu Humeyni'nin bir fetvasıyla içtihadıyla oluşmuş ve şu anda İran halkını yönetmekte zorlanan bir sistem. Yani bunu İran'a gittiğinizde İran halkının tepkilerini birebir görüyorsunuz ki İran %95'i Şii.

Dolayısıyla orada sünniler buna itiraz ediyor deseniz buna bir haklı gerekçe uydurursunuz. Dersiniz ki ya Şiilerle Sünniler e psikolojik olarak anlaşamıyorlar ama İran halkının Şii topluluğu mevcut yönetime bir anlamda itiraz ediyorlar. Onlar da bu değişimi sağlayacaklar ve bu süreç yaşanacak.

İran Türklüğü ile Osmanlı Türklüğü ve Özbekistan Türklüğü üçü birbirini tamamlayan şeydir. Hani gerdanlık beşi bir yerde gibi.

Özbekistan, İran, Anadolu. Evet. O üçgeni sağlam tutmak.vOnu sağlamak zorundasınız. Mesela Uygur bölgesinden, yani Özbekistan'a geçtiğinizde oradan Türkmenistan üzerinden İran'a geldiğinizde Bursa'ya kadar mimariyi takip etseniz bile Bursa'daki Yeşil Camiye benzer. Yani aynı şeyin, yani gerdanlığın ilk ve son halkası gibi düşün. Rota, rota sizi götürüyor. Bursa’ya götürüyor. Dolayısıyla bir bütünlüğün de bu izahı. Yani siz Anadolu'yu ayrı, İran'ı ayrı, Özbekistan'ı ayrı düşünürseniz zihninizde parçalanma bölünme olur ve zihin dünyanızdaki bu parçalanma bölünme sizin Türklük bilincinizi aşağıya çeker.

Yani Özbekistan'daki, Buhara'daki, Semerkant'taki hatta Hive'deki o İçeri Şehri, Bakü'deki İçeri şehirle aynı olduğunu, Tebriz'deki Kapalı Çarşı'nın, İstanbul'da Kapalı Çarşının örneği olduğunu, Bursa'daki Yeşil Camiyi, o türbeyi Özbekistan'daki türbelerle aynı sanat felsefesiyle yapıldığını görüp anlatamazsanız İran'ı anlayamazsınız.

Hocam cümlelerinizle Türk birliğini sağladınız. Turan çizildi adeta. Şimdi benim merak ettiğim gönlümüzde yaşattığımız gerçek var ancak somut olarak da bunlar yaşanıyor. Türk halkları arasında İran coğrafyasında mevcut rejim var. Bu rejimin 1925'e kadar eğitim müfredatı, Türklere bakışıyla 1925 sonrası değişen İran rejiminin Türklere bakışı arasında çok büyük farklılıklar var mı?

Ya var. Çünkü İngilizlerin planları. Dediğim gibi bizde 1923'te Cumhuriyeti kurunca İngilizlerle Rusların politikalarını sizin vasıtanızla anlatmak istiyorum.

Çarlık Rusyasıyla İngiliz İmparatorluğu dünyayı Türksüz ve İslamsız hale getirmek için bir anlaşma yaptılar. Bu anlaşmayı gerçekleştirebilmek için de bir planlama yaptılar. İslam coğrafyası İngilizlere, Türk coğrafyası da Ruslara bırakıldı.

Bugünkü anlamda ifade edersek Çarlık Rusyasıyla İngilizler bu planı uygulamaya kalktıklarında Rusya'da Bolşevik hareketliliği başladı. Bolşevik isyanları başladı ve Çarlık Rusya'sını tehdit ve tedirgin etmeye başladı.

İngilizler 1915'te Çanakkale'ye sırf Bolşevikleri yardım içn, yani Çarlık Rusyasına yardım Bolşevikleri bastırmak için geldiler. Biz Çanakkale'de direnirken onların amacı buydu. Her ne kadar biz bunu evliya menkıbelerle anlatıyorsak da bilinçaltında yani gerçek sebebi bu yardımı, Rusya’ya gidecek yardımı engellemekti. Engelledik ve Çarlık Rusyasıyla İngilizlerin ittifakını bozduk.

Yani Rusya'daki ihtilalin ana sebebi Çanakkale Savaşıdır.

Kesinlikle. Çanakkale'deki direnişimizin uzaması, İngilizlerin oradan geçemeyişi, Çarlık Rusyasını yıktı yerine Bolşeviklerin kurduğu Sovyet Rusya doğdu. 1915 işte Mart ayı içerisinde biliyorsunuz yıl dönümünü 18 Mart'ta kutladığımız 1915 Savaşının arka planı budur. 1917'de 2 yıl sonra Çarlık Rusyası yıkılıyor. Bu yani Çanakkale'yi bize yıkıldı tabii bu anlatılan yön de doğru ama bu yönüyle anlatarak aslında bir büyük çerçeveyi daha iyi anlamamızı sağlayacak

Biz bunu yaptıktan sonra 1918'de Dünya Savaşı'nı Almanlar kaybettiği için bizi de mağlup ilan ettiler. 1918 ile 23 arası biz müthiş bir Milli Mücadele vermek zorunda kaldık ve ondan sonra Cumhuriyet geçtik.

İşte Cumhuriyetin İran'daki Türklüğü model olmasını engelleyebilmek için İngilizler 1925'te orada bir darbeyle Pehlevileri iktidara getirdi. Farsları iktidara getirdi.

Ondan önceki süreçte İran tam bir Türk coğrafyasıydı. Ama bunu bizim bilinçaltımızdan da sildiler.

Dendiği gibi İran'da da bu şekilde bir propaganda yapıldı ve İran'da Türkçe eğitim yasaklandı ki İran nüfusunun çoğunluğu Türk olmasına rağmen Farsçayı dayattılar.

Şu an için sormam gerekirse şu anda da yasak mı?

İran’da Türkçe şu anda da yasak. Türkçe eğitim yok ama her yerde Türkçe konuşuluyor. Halk arasında tabii ki halk arasında Türkçe konuşuluyor. İsfahan'da da gitseniz, Yezd’e de gitseniz,Şiraz'a da gitseniz yani turistik amacıyla giden bir vatandaş İran'da rahatlıkla Türkçe konuşarak her yere dolaşabilir.

Yani bunu rahmetli Demirel'in formülüze ettiği bir söz var. Diyor ki, "Adriyatik'ten Çin Denizine Türkçe ile gezebilirsiniz diye." Gerçekten de öyle.

Bir de son zamanlarda özellikle bu uydu sistemlerin yayılmasıyla televizyon yayınlarından dolayı Türkçe dünyada ciddi anlamda bir yayılıyor.

İran'a gittiğinizde İstanbul Türkçesiyle konuşan birçok insana denk gelirseniz şaşırmayın. Türkçeyi nerede öğrendin diye de sorarsanız size gülerler. Zaten Türküz diyecekler ama İstanbul Türkçesinde televizyonlar ve diziler üzerinden öğreniyorlar.

İran bir Türk coğrafyasıdır. Bunu öncelikle bizim idrak etmemiz lazım. Yani İran Türklüğü zaten bunu ifade ediyor. Fakat biz İngilizlerin propagandasına alet olarak 2500 yıllık Pers İmparatorluğu diye bir cümle söylenir. Bu tamamen yanlış. Şu anda İran devletinin yani şu anda velayeti fakih sisteminin devlet mantığı Türk devlet mantığıdır. Onun daha çok kendini hissettirdiği ama buna bir Şia doktriniyle bir sentezleme yapmışlardır ve Şia Türk devlet mantığı gibi bir mantık ortadadır. Bu İran halkını yönetmekte ciddi anlamda sorunlar yaşıyor. Bu mantık mekanizma değiştiğinde İran'da daha serbest akıl yaygınlaşacaktır.

Peki İran'ın nasıl, hani Türk devletleri teşkilatı diye Türk devletlerini önceleyen, Türk halklarını önceleyen bir teşkilat var resmiyette.

İran'ın şu anki pozisyonunu da göz önünde bulundurarak önümüzdeki süreçte nasıl bir politika gütmesi gerekiyor ya da gütmeli. Ki İran gerek Türk coğrafyasıyla barışsın gerekse kendi varlığını da güvence altına alsın?

Yani İran'da öncelikle bir sistem değişikliği konuşuluyor. Bu değişecek. Yani bu kapalı sistemle ne İran'ın ne de İsrail'in ayakta durma şansı söz konusu değil. Yani bu iki kıyamet teorisi ve senaryosu beklenen Mehdi üzerinde sistemin ne İran'da ne İsrail'de yürümesi mümkün değil. İran'da kendi içinde bir değişim yaşanacak.

O da şu: Seçilmiş Cumhurbaşkanı yetkileri artırılacak. Şu anda İran'da seçilen cumhurbaşkanı %10-15 gibi yetkisi var. Ama dini rehberliğin ve devrim muhafızların yetkisi sorumluluğu yok ama yetkisi müthiş. Böyle olunca da dünyayla herhangi bir barış imzalayamıyorlar.

Mesela İran'la Amerika arasındaki bu savaşların sebebi nükleer görüşmeleri gerçekleştirdiler ama imzalayacak merci yok ortalıkta. Devrim muhafızları diyor ki bizim anayasamızda diyor Amerika büyük şeytan, İsrail küçük şeytan. Dini rehberimiz tanrı adına söz söylüyor. Dolayısıyla tanrıyla şeytan bir metin imzalayamaz. Burada tıkandığı için şu anda İran'a karşı bir harekat söz konusu. Burada eğer İran kendi içinde bir sistem değişikliği gerçekleştirip bizim halifeliği bir formülle büyük bir zeka ürünü olarak formülle meclisin muhtevasına mündemiç kılıp Diyanet İşleri Başkalığına dönüştüğümüz gibi İran'da bunu cumhurbaşkanlığı öngörebiliyor musunuz? Yani başka yolu yok bunun.

Yani ya İran viran olacak. Çünkü Amerika karşısında tutunma şansı şu an itibariyle mümkün gözükmüyor. Ya Amerika İran'a girip orada aynen Rusya'nın Ukrayna'da çektiği ızdırapları çekecek ve Amerika yok olup gidecek.

Bu İran'ın savaşı değil. Rusya'yla Çin'in İran'ında Amerika'yı yok etme savaşı olacak. Ama görüntüde bir İran başarısı üzerinden bunu servis edecekler. Ama ne Amerika buna düşme potansiyeline sahip. Çünkü Trump bir dönüşüm sağlayabilir. Ne de İran Ukrayna'da Ukrayna'nın rolüne soyunmaması lazım. Çünkü İran'ı viran etmemeleri lazım. Kendi içindeki dönüşüm hem mevcut sistemi razı ederler. Çünkü Pejezeşkiyan onların bir cumhurbaşkanı. Hem de dünya rahat olur.

Çünkü seçimle gelindiği için demokrasiyi biraz daha orada hakim kıldığından dolayı İran'da devlet toprak bütünlüğü ve bölünmeden parçalanmadan varlığını sürdürmesinin yolu bu. O zaman İran coğrafyasında yaşayan bütün etnisiteler de bundan memnun kalır.

İran’da Türkler birinci etnisite olduğu için tekrar Türklerin İranına dönüş olabilir ama İran gerçekten çok önemli bir coğrafya.

O zaman son sorum. Türk Devletleri Teşkilatı içinde önümüzdeki orta ve uzun vadede İran'ı görme ihtimali var mı?

Kesinlikle olmalı. Hatta Rusya'nın da zaman zaman bu devletler teşkilatına girmek istediği şu anda Rusya'da Başkurtlar, Tatarlar başta olmak üzere Çuvaşlılar başta olmak üzere 20 milyon civarında bir Türk nüfusu var.

Türk Devletleri Teşkilatı orada biraz daha ön plana çıkıp önemli bir aktör haline geldiğinde etrafında bu birliğe girmek isteyecekler olacak. İran ve Rusya'da önümüzdeki günlerde zaten sistem değişikliği olacağı için bu mekanizmanın içerisinde yer almaları iktiza edecek. İşte Macaristan'ın örneğinde olduğu gibi yani Macaristan Avrupa Birliği üyesi olarak bu birliğin yakın durması önümüzdeki günlerde de İran'ın da hatta Afganistan'ın da ve Rusya'nın da bu sistemin içerisine girmesi gerekecek.

Afganistan biliyorsunuz 5 Türk devletinin kurulduğu coğrafya. Türk coğrafyası. Ama İngilizler Ruslarla İslam ve Türk dünyasını paylaşan İngilizler bizim elimizden Pakistan'ı, Afganistan'ı hatta ve hatta Hindistan'ı aldılar.

Çünkü Babil İmparatorluğu nerede kuruldu desek bunu bırakın normal öğrenci tarih öğrencileri bırakın tarih öğrencileri hocaların bir kısmı bile bilmiyor. Tarihçilerin bilmediği bir şey. Bur önemli imparatorluktu.

Üç Türk İmparatorluğu İngilizlerin mücadelesiyle maalesef tarih sahnesinde silinmek zorunda kaldı. Osmanlı İngiliz projesiyle yıkıldı. İran İngilizlerin projesiyle Farslara teslim edildi ve Babür İmparatorluğu yıkıldı ve orada kaç tane devlet çıkarıldı. Tekrar Türkler yani bir sistem ihracı söz konusuysa bunu bir yeni Osmanlıcılık şeklinde değerlendirmemek lazım.

Türkiye'nin 1923'te Cumhuriyet yönetiminden sonra elde etmiş olduğu bu sistem İran içinde, Afganistan için de hatta güneyimize gelirsek Irak, Suriye, Lübnan hatta İsrail için de bir rol modele dönüşecek.

Bunu bir yeni Osmanlıcı şeklinde değerlendirmemek lazım. Bu hayatın olağan akışı. Böyle olunca da İran'da Türkiye için ve Türkler için son derece önemli. Siyam ikizi gibidirler. İkisi aynı yere doğru hareket etmek zorundalar. İran bizim için çok çok önemli ve İran muhakkak gezilmeli.

Her bir metrekaresinde az önce de dediğim gibi yani Özbekistan'dan İran üzerinden Bursa'ya kadar coğrafyayı gezdiğinizde bir vücudun bütünleşmesini görmeniz son derece mümkün.

Hasan Oktay Bey katılımlarınız ve verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ediyorum.

Ben teşekkür ediyorum.

İran'daki Türk kültürünü, İran'ın Türk Cumhuriyetleri, Türkistan ve Türkiye ile ilen bağlarını konuştuk. Konuğumuz Kafkas Başkanı Profesör Doktor Hasan Oktay’dı.