Dört yaşında cam macunundan figürler yapan Engin Kalfa, bugün heykellerinde yalnızca form değil; insanın hafızasını, içgüdüsünü ve varoluş sancısını şekillendiriyor.
Kalfa için heykel, biçim vermekten öte bir yüzleşme alanı. “Tezgâhın başında ne zaman, ne mekân, ne de kaygı kalır” diyen sanatçı, çamuru yalnızca bir malzeme değil; insanın kendini yeniden kurduğu bir düşünme zemini olarak tanımlıyor.
Sanatçı bir ailede dünyaya gelen heykeltıraş Engin Kalfa, üretim pratiğini salt estetik bir alan olmaktan çıkararak insanı merkeze alan felsefi bir sorguya dönüştürüyor. 1982 Adana doğumlu sanatçı, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde aldığı eğitimle temellerini güçlendirirken, çocukluğundan itibaren sahip olduğu şekillendirme içgüdüsünü deneysel ve düşünsel bir üretim diline dönüştürüyor. Sanatı yalnızca bir üretim değil, aynı zamanda bir iç yolculuk olarak gören Kalfa’nın sanat serüveni; tarih, arkeoloji, antropoloji, sosyoloji ve felsefe gibi birçok disiplinle beslenen derin bir araştırma alanına evrilmiş durumda. Bu röportajda, sanatın hem üretim hem de düşünce tarafını bir arada taşıyan Engin Kalfa’nın iç dünyasına tanıklık ediyoruz. İşte o röportajımız...

“4 YAŞINDA OYUNCAKLARIMI KENDİM YAPIYORDUM”
Yeteneğinizi ilk ne zaman keşfettiniz?
Açıkçası kendini hiç saklama ihtiyacı duymayan bir doğa ile doğmuşum. Tuhaflıklarım başından beri kendini fazlasıyla ele veriyormuş; sadece benim kendimi tanıyıp anlamam zaman istedi. Dört yaşlarımdayken, seksenli yıllarda cam çerçevelerde kullanılan izolasyon macunlarını gizlice tırtıklayıp heykelcikler, figürler ve oyuncaklar yapardım. Sonrasında ailem macunlardaki eksilmelere ve camlardaki titreşime tahammül edemez hale gelince, gidip kilolarca macun almaya başladık. Böylece hobimi onaylayıp özgürleşmemi sağladılar.
Dolap içleri, çekmece altlarına çizdiğim resimleri ise hiç söylemiyorum bile. Annemin en büyük mutluluğu, küçük bedenimle duvarlar yerine gizli köşelere ilk eskizlerimi yapıyor olmamdı. Duvarlara resim yapmam ise lise yıllarıma denk geldi.
“AİLEM BANA HEP ÖNCÜ OLDU”
Sanatçı bir anne ve iç mimar bir babanın oğlu olmak üretimlerinizi nasıl etkiledi?
Kesinlikle çok minnettarım. Çok demokratik bir ailede büyüdüm. Kendi beklentileriyle yön vermek yerine, hep kendimizi tanıyıp keşfederek mutlu bir yaşam sürmemiz yönünde bize öncü oldular. Hiçbir evlat kullanım kılavuzu ile doğmadığı gibi hiçbir ebeveyn de bu sürece hazır başlamıyor. Herkes yaşamın akışı içinde hem kendini hem de çocuğunu tanıyor. Bu süreçte bana düşen, özgürce gelişmeye çalışmak oldu. Bu sınırsız bir özgürlük değildi; sınırları, kuralları ve gelenekleri olan, ayakları yere basan bir ailede büyüdüm. Ne mutlu ki diyebilirim.

ÇALIŞMALARIM TAMAMEN İNSAN ÜZERİNE
Eserlerinizde hangi temalara yer veriyorsunuz, ilham kaynağınız nedir?
Ben deneysel bir üretim sürecinin içindeyim. Kendi klasiklerimden yola çıkarak kendi dilimi arama yolculuğundayım ve çalışmalarımda tamamen insan üzerine yoğunlaşıyorum. Bilinç olmadan varlık kavramı bile anlamını yitirirken, insanlık tarihi benim için en büyük araştırma alanı oldu. Tarih, arkeoloji, sosyoloji, antropoloji, etimoloji, arkeo-genetik, sanat ve dinler tarihi gibi birçok alana kronolojik olarak eğilerek insan doğasını anlamaya çalıştım. Bu zorlamayla değil, hayatımın doğal akışı içinde gelişti.
“SANAT BENİM İÇİN KURALI KAİDESİ OLMAYAN PUSLU BİR SEYİR-Ü SEFER”
Arkeoloji, antropoloji ve kültür tarihi çalışmalarınız eserlerinizi nasıl besliyor? Günümüzde sanatçıların bu alanlarda araştırma yapması neden önemli?
Hiçbir zaman öğretilen doğruları ve kuralları olduğu gibi kabul eden biri olmadım. En sevdiğim şey “neden” sorusunu sonuna kadar sorgulamaktır. Hep biraz “çıkıntı”ydım sanırım. Kendi doğamı bastırmak yerine onun üzerine giderek gelişmeyi tercih ettim. Akademide öğrendiğim en önemli şeylerden biri, her kavramın ata tipine dönerek incelenmesiydi. Bu, büyük resmi görmede çok etkili bir anahtar. İnsan eli değen her şeyin, dönem ve koşullar nedeniyle kirlenebildiğini fark ettiğimde, kendi özümü sorgulamanın en doğru yol olduğunu anladım. Zıtlıkların anlam yarattığı bu dünyada, büyük konuştuğumuz her cümlenin hem mağduru hem de zanlısıyız. Sanatın her dalı ayrı bir dilken, her sanatçı da o dili kendi harfleriyle dokuyan birer usta. Sanat benim için kuralı kaidesi olmayan, puslu bir seyir-seferdir.

TEZGAHIN BAŞINA GEÇTİĞİMDE NE ZAMAN, NE MEKAN, NE DE KAYGI KALIR
Bir heykelin ortaya çıkış süreci sizde nasıl başlıyor?
Çok romantik bir süreç değil aslında. İçten içe dizginlenemez bir üretme huzursuzluğu beni tezgaha sürüklüyor. Eskiz yapmayı çok sevdiğim söylenemez; bu benim eksik bulduğum yanımdır. Aklımda bir fikir oluşur ama onun vücuda gelmesi çamurla baş başa kalınca gerçekleşir. Tezgahın başına geçtiğimde ne zaman, ne mekan, ne de kaygı kalır. Çamur ve ben baş başa kalırız. Hangimizin diğerini şekillendirdiğini ise ancak süreç sonunda sorgularım. Ben çamura kalan ömrümü adarken, yaşayarak görmeyi en başından kabullenmeyi tercih ettim.
"BEN HADDİMİ BİLİP KENDİ YOLCULUĞUMA ODAKLANIYORUM"
Türkiye’de çağdaş heykel sanatını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sanat tarihi eğitimim olmasına rağmen güncel sanatı bilinçli olarak takip etmiyorum. Bunun birkaç nedeni var. Birincisi, kendi üretim dilimden sapmak istememem. Beğendiğim bir üslubun beni etkilemesinden çekiniyorum. İkincisi ise dünyanın her yerinde aynı anda çok fazla üretim olması; bunu takip etmek başlı başına bir meslek. Ben haddimi bilip kendi yolculuğuma odaklanmayı tercih ediyorum. Sanatı; felsefe, emek, yetenek, duygu ve çabadan koparılmaması gereken bir dil olarak görüyorum. Bir eserin anlaşılması için uzman olunması gerektiğine inanmıyorum.
“GELİŞİMİ VE YENİLİĞİ REDDETMEK TABİATIMIZA AYKIRI”
Dijital çağda heykel sanatının geleceğini nasıl görüyorsunuz?
İlk insandan beri yaptığımız en temel şey, hayatı kolaylaştıracak araçlar üretmek olmuştur. Bu süreç birikerek gelişti ve çağlar boyunca devam etti. Fotoğraf makinesinin sanat üzerindeki etkisi nasıl olduysa, bugün dijital teknolojiler de sanatın içine aynı şekilde nüfuz ediyor. Sanat da bu değişimden payını alıyor ve alacak. Bence gelişimi ve yeniliği reddetmek insan doğasına aykırıdır.

“HAYATTA NE ÜRETİYORSAK O BİZİZ”
Kırk dört yıllık birikiminiz eserlerinize nasıl yansıdı? Sizi en çok etkileyen eseriniz hangisi oldu?
Geçmişimiz, ailemiz, kökenlerimiz bir ağacın kökleri gibidir. İnsan zamanla şekil alır, mevsimlere uyum sağlar, bazen sürgün verir bazen vedalaşır. Hepimiz bu süreci farklı yaşarız. Kimimiz eksik bir rengini tamamlar gibi, kimimiz sessizce gider. Ben “adanmış bir hayatı” tercih ediyorum. Zorlanmış ya da başkalaşmış bir yaşam yerine, kendimin en iyi versiyonu olmayı deniyorum. Eserlerimle benliğim birbirinden ayrı değildir. Çünkü hayatta ne üretiyorsak “o” biziz. Ve beni şimdiye kadar en çok etkileyen eserim, henüz gerçekleştiremediklerimdir.

"BİR HİÇ OLDUĞUMU FARK ETTİĞİM GÜN RAHATLADIM"
Genç sanatçılara ne tavsiye edersiniz?
Tavsiye vermek bana düşmez ama kendi deneyimimi paylaşabilirim. Sorgulamak insanın en büyük silahıdır. En doğru bildiği şeyi bile sorguladığında kişi farklı bir bilinç kazanır.
Ben, “Bir hiç olduğumu” fark ettiğim gün çok rahatladım. Ve sonrasında, adım adım, daha kaygısız ve daha inatçı bir şekilde, bu hayatta en önemli şeyin yalnızca kendim için kendim olabilmek olduğunu fark ettim.