5 - 6 Haziran 2026’da, Köln Theater Tiefrot’da ‘Heim – Bir Göç Hikayesi’ oyununu sahneleyecek olan Cüneyt İngiz ile Almanya’da kendi yazdığı oyununun sahne heyecanını, oyun yazarlığı yönünü, kitabını, yakın gelecekte yapmak istediklerini konuştuk.

1-157

5 - 6 Haziran 2026’da, Köln Theater Tiefrot’da ‘Heim – Bir Göç Hikayesi’ oyununuzu sahneleyeceksiniz. Almanya’da büyümüş biri olarak, yazdığınız bir oyunla orada sahne alacak olmanız… Neler hissediyorsunuz diyerek başlayalım mı?

5-101

Duygularımı kelimelere dökmek çok kolay olmayacak. Fakat şunu söyleyebilirim ki çok heyecanlıyım. Ben bu oyun için karar verdiğimde babam hayattaydı. Onunla uzun uzun röportaj yaptık, ses kayıtları aldım. O zaman henüz hastalanmamıştı. Yazıp bitirdikten sonra sahneye taşıyana kadar babamı kaybettim. Elimdeki ses kayıtları bana anı oldu. Bunun için çok mutluyum. Tabi bu durum bana bir sorumluluk da verdi. Bu oyunu iyi yazarak ve iyi sahneye taşıyarak babama olan vefa borcumu ödemem gerekiyordu. Çok şükür bu sezon öyle de oldu. Sezon sonunda ödül adaylığı bile geldi. Umarım babam bir yerlerden görüyordur ve benimle gurur duyuyordur.

Sorumluluk, hüzne karışmış mutluluk, gurur… Tüm bu duyguları yaşatıyor size bu oyun!

2-210

İşin bir başka ilginç yanı ise 1970’lerde Almanya’ya giden Kemal’in orada dünyaya gelen oğlu Cüneyt, yani ben 2026 yılında Almanya’ya tiyatro oyuncusu olarak giderek o dönemi anlatacağım. Mesela babamın Bremen’de çalıştığı AG Weser fabrikası bugün yıkılmış, yerine kültür sanat merkezi yapılmış. Ben bu oyunumu Bremen’de de oynayacağım. Çok değişik bir tecrübe olacak. Türkler kadar Almanya’da görüştüğüm Almanlar da bu konuda çok heyecanlı. Oyun Türkçe olacak ama Almanca üst yazı ile oynayacağım. Böylece Almanlar da bir döneme şahitlik edebilecek. 5 Haziran Cuma ve 6 Haziran Cumartesi günü Almanya Köln’deki bütün Türk dostlarımızı oyunumuza bekliyoruz. Biletleri www.theater-tiefrot.de sitesinden temin edebilirler.

Babanızın 1970’li yıllarda Almanya’ya göç hikayesinden yola çıkarak bu oyunu yazma fikri nasıl gelişti?

4-83

Babam hikayeler anlatmayı çok seven bir insandı. Biz çocukken Almanya’da yaşadığı olayları komik bir dille anlatırdı. Biz de keyifle dinlerdik. Anlattığı hikayeler hem komik hem de aslında bir döneme ışık tutan önemli hikayelerdi. İki farklı toplumun entegre olma çabasıydı. Ben tiyatro oyunculuğuna başlayıp da kendi tiyatromu kurunca babama ‘Neden bu hikayeleri sahneye taşımıyoruz?’ dedim. Babam önceleri ‘Bu hikayeler kimi ilgilendirir ki?’ derken sonra onun da aklına yattı ve biz 2022 yılında röportajlara başladık. Olay ciddi bir boyuta ulaşınca babam daha önce hiç anlatmadığı hikayeleri de anlatmaya başladı. Ben de on yedi, on sekiz saatlik ses kayıtlarından bu oyunu kaleme aldım. Sonrasında babamla oyun üzerinden düzenlemeleri yaptık. Yola çıkışımız böyle oldu.

Oyunun yazım aşamasında, gerçek bir kesitten sahneye uzanan bu süreç; Almanya’da doğup büyüyen biri olan size neler düşündürdü, bu sayede neleri daha bariz fark ettirdi peki?

Oyunu yazarken çocukluğumda fark etmediğim olayları yetişkin gözüyle değerlendirdim. Çocukken çok da beni ilgilendirmeyen, umursamadığım konular bugün benim için ırkçılık, sınıf farkı vb. önemli hale geldi. Hatta çocukken yaşadığım bazı olayların neden olduğunu bugün daha iyi anlamlandırdım.

İkinci sezonu da geride bırakan oyunu yöneten Ali Yaylı’nın ağabeylerinin de Almanya’ya gitmiş olmaları, oradaki durumları – olguları bilen biri olması avantajıyla izleyiciye daha gerçekçi ve samimi geçmiştir diye düşünüyorum. Ne dersiniz bu konuda?

Oyunu yazıp sahneye taşımaya hazır hale gelince yönetmen konusunda hiç kararsızlığım olmadı. Çünkü oyun kendi hayatında da Almanya hikayeleri olan ustam Ali Yaylı tarafından sahneye konulacaktı. Ali Yaylı’nın ağabeyleri Almanya’da yaşamış, kendi de uzun zaman film çekimi için Almanya’da kalmış olan bir insan. Oyunun yazım aşamasında zaten konuşuyorduk. Fakat metni yolladıktan sonra okuma aşamasında o da çok etkilendi. Kendi hayatının gözlerinin önünden geçtiğini anlattı.

Ya provalarda…

Provalarda Ali Yaylı ile çalışırken çok sık gözyaşı döktük. Bazı anlarda provaya ara verip sessizce oturduğumuz da oldu. Çünkü hem ben babamı çok yeni kaybetmiştim hem de Ali Yaylı ağabeylerini, kaybettiklerini hatırlıyordu. Prova süreci bizim için çok duygusal geçti. Bu sayede oyunu sahneye taşırken bütün duygularımız çok net, anlaşılır bir dille seyirciye ulaştı. Oynadığımız her yerde hikayelerimiz seyirciye dokunuyor, kendi hayatlarında bir yerlere ulaşıyor. Oyunun finalinde hep beraber ağlıyoruz. Tabii ben babamı canlandırdığım için daha çok ağlıyorum. Güzel olan şu; babam vefat etmiş olsa da ben onu yaşatmaya devam ediyorum. Bu da beni çok mutlu ediyor.

Siz 2025’te, Alman Tiyatrosu’nun düzenlediği Bonner Theaternacht ’25 festivalinde ‘Meddah Hikayeleri’ projesini gerçekleştirdiniz. Nasıl bir deneyimdi?

Evet. Bonn’da Kısa Oyunlar Festivali’ne katıldım. 26 yıllık festival tarihinde ilk defa bir Türk, bir tiyatro oyunuyla, hem de geleneksel Türk tiyatrosundan meddah oyunuyla festivale katılmış oldu. Festivalin basın lansmanında ilgi üzerimdeydi. Basından birçok gazeteci, yazar, geleneksel Türk tiyatrosu oyunumla katıldığım için oyunla ve meddahla ilgili birçok soru sordular. Oyunumu da İstanbul’un geçmişteki hikayelerinden seçerek Türkçe oynadım, Almanca üst yazı ekledik. Oyunu izleyen bütün Alman dostlarımız çok beğendiler. Türk tiyatrosunun bu geleneksel yönünü merak edip sordular. Ne mutlu bana ki ben de gururla anlattım. Genel olarak da Brecht’in epik tiyatrosuna yakın bulduklarını anlattılar. Ben de onlara geleneksel Türk tiyatrosunun, meddahın çok daha eskilere dayandığını anlatarak bilgilendirdim. Benim için çok keyifli bir deneyimdi.

3-146

Oyun yazarlığı yönünüz de var. 'Ben Kazım Karabekir', 'Ben Hasan Tahsin', 'Anılarla Atatürk', 'Çanakkale'den Kurtuluş'a 100.Yıl', 'Birazcık Su Lütfen', 'Heim-Bir Göç Hikayesi’ oyunlarını yazdınız. Oyun yazarlığı, oyunculuğu nasıl dönüştürüyor?

Oyun yazarlığı ile oyunculuk arasında zihnim ikiye ayrılmış gibi. Yazarken oynamayı ve oyunculuğu düşünmüyorum. Ama tabii ki sahneye nasıl taşınacağını, oyuncu olarak ne tür açmazlar olması gerektiğini düşünüyorum. Yine de daha çok bir yazar gibi düşünüyorum. Çoğu zaman yazdığım oyunları sahnede çalışırken, ‘Bunu ben mi yazmışım? Neler de biliyormuşum.’ gibi düşünceler aklıma geliyor. Yazıp bitirdikten sonra kendimi bir oyuncu olarak tamamen yönetmene ve metne bırakıyorum. Bu nedenledir ki kendi oyunlarımı yönetmiyorum. Bir yönetmen gözünden oyuncu olarak sahneye taşımayı seviyorum. Oyuncu olarak yazdıklarımı değişip dönüştürüyorum ve içimden ‘Nasıl olsa yazar bana kızmaz’ diyebiliyorum. (Gülüyor)

Oyunculuk, oyun yazarlığına nasıl katkı sağlıyor, neleri törpülüyor?

Oyuncu olunca sınırsız bir hayal gücü ve düşünce oluyor. Ayrıca oyuncu olarak sürekli gözlem halinde olduğumdan bu gözlem ve hayal gücü yardımıyla oyun yazarlığıma katkısı oluyor. Hatta bazen yazarken bu nasıl sahneye konulabilir biraz daha gerçekçi yazayım diye düşünürken buluyorum kendimi. Bu da sanırım törpüleyen kısmı oluyor.

Tarihe iz bırakmış Kazım Karabekir ve Hasan Tahsin’in hayatlarını araştırıp, oyun olarak yazarken bu kişilere ait öğrendiğiniz ve sizi en çok etkileyen neler oldu?

Aslında ikisi de mücadele insanı. Kazım Karabekir’in çocuklara olan hassasiyetini bilmiyordum mesela. Savaş bitip de memleketine döndüğünde sokakta anasız babasız çocukları görünce ağlamaya başlamış ve onlar için bir yer hazırlamış. Bu çocuklara yuva, eğitim imkânı sağlamış. ‘Karabekir Çocukları’ diye anılmış bu çocuklar. Hasan Tahsin ise Avrupa’da isyan fitilini ateşleyen bir genç olarak çıktı karşıma. Üniversite hayatında öğrenci topluluklarında sonradan büyük isyanlar başlatan birçok devrimcinin düşüncelerini etkilemiş. Bütün bu hikayeleri okuyunca zenginleştiğimi hissediyorum. Ama ne yazık ki ülkemizde oyun yazarlarının bir kıymeti yok. Yazdıkları oyunları beğenen ama para ödememek için değersiz gösteren, eserlerde yazarın izni dışında eser tahrif eden, yazarlarla ekonomik sebeplerden anlaşamayınca yazarın adını eserlerden silen zihniyetler yüzünden oyunlarımı kimse ile paylaşmak istemiyorum.

Çok yakın zamanda ‘Film-San Tiyatro Ödülleri’nde ‘Yılın Tek Kişilik Performansı’nda aday oldunuz. Daha önce ödül almış biri olarak, ödüller neleri getiriyor beraberinde?

Daha önce ‘Anılarla Atatürk’ oyunumla Tiyatro Dergisi Ana’dolu Tiyatro Ödülleri’nde ‘Emek Başarı Ödülü’ almıştım. Tiyatromuzun ilk oyunuydu. Ödül almak bir sorumluluk aslında. Yaptığımız işe verilen değeri, bundan sonra sahneye koyacağımız eserlerde daha hassas olmamız gerektiğini belirtiyor. Aslında birkaç yıldır ödüllerden ve ödül jürilerinden uzak duruyorduk. Malum, ödüllerin dağıtımındaki haksızlıklar, ödül jürilerinin ahbap - çavuş ilişkisi bizim kabul edebileceğimiz bir şey değil. Bu nedenle bizi arayan ödül jürilerine oyunlarımızın jüriye kapalı olduğunu, ama isterlerse bilet alıp izlemeye gelebileceklerini söylüyorduk. FİLM-SAN Vakfı ise bize çok saygılı yaklaştı. Bu nedenle önyargımızı bir kenara koyup oyunumuza davet ettik. Seyrettiler, ki sezonun ilk oyunuydu. Şaşırtıcıdır ki bizi aday gösterdiler. Jürilerin bize gösterdiği saygı ve düzeyli yaklaşım tabii ki bizi olumlu etkiliyor.

Tek kişilik oyun zordur aslında. Seyirci avucuna almak, ilgisini - merakını sahne boyunca diri tutmak… Birçok tek kişilik oyun sahnelemiş biri olarak, avantajlarını ve dezavantajlarını sorsam…

Aslında seyirci ile baş başa olmak çok güzel. Arada başka kimse yok. Ben, biraz da babamdan gelen yönümle anlatmayı seviyorum. Oyunlarıma çok yüksek bir enerji ile çıkıyorum. Bu enerjim seyirciye yansıyor. Oyunun konusu da seyirciyi çekince geriye keyifle oynamak kalıyor. Tabi tek kişilik oyun yüksek performans istiyor ve yorucu oluyor. Ama sonunda hissettirdikleri de aynı derecede keyifli oluyor. ‘Anılarla Atatürk’ oyunumu izleyen ünlü bir tiyatrocu bana tek kişilik performansın çok zor olduğunu, buna iyi cesaret ettiğimi söylemişti. Dezavantajı ise kuliste yalnız olmak. Sohbet edecek kimsenin olmaması. (Gülümsüyor)

Yüksek lisansınızı tamamladınız. Doktora için yabancı dil sınavına hazırlanıyorsunuz. Teziniz Lale Oraloğlu ile ilgiliydi.

Evet yüksek lisansımız tamamladım. Tezimi de ustam Lale Oraloğlu hakkında yapıp kitap olarak da piyasaya çıkmasını sağladım. ‘Yazar, yönetmen, oyuncu kimlikleriyle Lale Oraloğlu’ yüksek lisans tezimin kitabı halen satışta. Ustama bu saygı duruşunu sergileyebildiğim için çok mutluyum.

Diksiyon üzerine yazdığınız ‘Konuşma Sanatı’ kitabınızın yakın zamanda ikinci baskısı çıkacak.

Diksiyon kitabım ‘Konuşma Sanatı’ 2014 yılında çıkmıştı. Kısa zamanda da tükendi. Üstünden epey zaman geçince dilin gelişimi ve değişimini düşünerek genişletilmiş 2. baskıyı çıkarma kararı aldım. Bu konuda bana kapılarını ardına kadar açan Ange Yayınları’na, Sayın Elif Doruk’a, Sayın Oğuz Kemal Özkan’a ve beni Ange Yayınları ile tanıştıran Pınar Çekirge’ye teşekkürü borç bilirim.

Cüneyt İngiz yazarak üreterek çoğalırken, sanatın katmanlarında yol alırken, kendi dönüşümünü, yolculuğunu nasıl okuyor?

Her çalışmada biraz daha kendimi ve dünyayı keşfediyorum. Sanat yolculuğu sonsuz bir yol ve ben bu yolda üretmekten, sahnede olmaktan her zaman mutluluk duyuyorum. Hem kendimi hem de çevremi geliştiriyorum.

Whatsapp Image 2026 05 25 At 20.59.00 (1)

Yapmak istediklerinizin arasında neler var yakın gelecekte?

Yeni sezon için ‘Sığınak’ oyununu tamamladım. Hatta masa başı çalışmalarına başladık. Sıra dışı, seyirciyi sarsacak bir tiyatro oyunu geliyor diyebilirim. Üretmeyi seviyorum. Sahnede olmak, yazmak, üretmek beni ayakta tutuyor. Gelecek planlarımın arasında burada ilk defa söyleyeceğim bir konu var aslında. Kendi sahnemi açmak üzere araştırma yapıyorum. 100 kişilik ortalama bir salon oluşturmak için araştırmalara başladım. Tabii yakın zamanda olmayacak ama yine de gelecek için böyle bir planım olduğunu söyleyebilirim. Umarım ekonomik şartlar biraz düzelir de ben de bu hayalime ulaşabilirim.