- Galata sizin ilk uzun metraj filminiz. İlk uzun metrajın yönetmen için hem çok büyük bir hayal hem de ciddi bir sınav olduğunu düşünüyorum. Siz Galata’ya baktığınızda bugün en çok neyi başardığınızı, neyi yeniden yapma şansınız olsa değiştirmek isteyeceğinizi düşünüyorsunuz?

Galata’ya bakınca en çok "Çok şükür bu filmi sağ salim bitirip perdeye taşıyabildik" diyorum! Şaka bir yana, kısıtlı imkânlar ve o yoğun baskı altında filmin ruhunu ve karakterlerin o sıkışmışlık duygusunu kaybetmemiş olmak en büyük başarımız. neyi değiştirirdim derseniz? Setteki o "zamana karşı yarış" stresini biraz daha az yaşayıp hem kendime hem oyunculara bir nefes payı bırakmak isterdim. Bir de kurguda zamansal olarak filmi kısaltmak için birkaç sahne daha ekleyebilseydim dediğim birkaç sahne var, muhakak!
- Galata 2024’te Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Ulusal Uzun Metraj Yarışması’nda yer aldı. İlk filminizin böylesi önemli bir festivalde yarışması sizin için nasıl bir deneyimdi? Festival atmosferinde filmi seyirciden ve sinema dünyasından gelen tepkilerle izlemek, nasıl bir histi?
Yıllarca festivalde başkalarının filmlerini izleyip "Ben olsam şurayı şöyle çekerdim" diye ahkâm kestikten sonra kendinizi o perdede bulmak muazzam bir duygu! Ama bir yandan da garip bir gerginlik tabii... İlk filminizin içindeyken tabii ki bazı hayallerinizle beraber çekiyorsunuz. Büyük festivallerde olma hayali size filmi üretim sürecinde teşvik eden ayrıca gelecek için size umutlandıran bir dünya. Uzun yıllardır Tümay Özokur Akademi’de ilk kurlara verdiğim ödevlerden biri son 20 yıl altın portakal seçkisi, oyuncuları ve yönetmenleri üzerine. Şimdi kendi filminizle orada olmak bazı noktalarda paha biçilemez. Arşivle berabersiniz artık.
- Sarp karakteri ve Sarp’ı canlandıran oyuncunun performansı çok beğenildi ve bir ödülle de taçlandı. Siz yönetmen olarak Sarp’ın performansında sizi en çok etkileyen neydi? Ödül geldiğinde “Evet, bu karakterin karşılığını buldu” dediğiniz bir an oldu mu?

Sarp’ta beni en çok çarpan şey, içindeki o devasa patlamayı hiç bağırmadan, inanılmaz ince bir oyunculukla sunabilmesiydi. Yani "Bakın ben şu an çok bağıran bir dram oynuyorum" demedi, hissettirdi. Ödül açıklandığında açıkçası hiç şaşırmadım, "Sonunda adalet tecelli etti!" dedim içimden. Sette o performans inşa edilirken çekilen her bir karesinde o emeği bildiğim için ödül tam anlamıyla karşılık buldu. Sarp’la çok eskiye dayanan bir dostluğumuz var iyi kötü ilginç anlarımız var hayatımızda biriktirdiğimiz. Ben yıllar önce onunla ilk tanıştığımda onun için ilk temenmim bir arthouse filminde oynamasıydı. Çok yetenekli birisi, sette inanılmaz disiplinli, dünyası sadece oynadığı karakter oluyor. Ödül alması şahane ama daha şahane olan onun gibi bir oyuncu ile çalışabilmiş olmam.
- Çekim sürecinde senaryoda hiç hesapta olmayan, ama sonradan filmin önemli bir parçasına dönüşen bir şey yaşandı mı? Bir oyuncunun doğaçlaması, sette gerçekleşen beklenmedik bir olay ya da “Bunu böyle çekelim” diyerek değiştirdiğiniz bir sahne var mı?
Bağımsız film çekiyorsanız senaryo sadece bir "temenni belgesi" gibidir! Sette her an bir şeyler değişir. Bir gün tam bir diyaloğu çekeceğimiz sırada, oyuncunun bir bakışı veya o anki mekânın ışığı bana "Durun, burada söze gerek yok" dedirtti. Sayfalarca diyaloğu çöpe atıp sadece sessizliği çektiğimiz anlar oldu.

- Bir filmin perde arkasında seyircinin hiçbir zaman göremeyeceği onlarca hikâye birikiyor. Galata’nın çekimleri sırasında bugün bile hatırladığınız, “İyi ki o gün bunu yaşamışız” ya da tam tersine “Bir daha asla böyle bir şey yaşamak istemem” dediğiniz bir an var mı?
Set ortamı tam bir kriz festivalidir! Mekân kısıtları, sürenin dolması, hava durumu derken bir gün "Tamam, bittik, bu sahne bugün çıkmaz" noktasına geldik. Hani filmlerde olur ya, her şey batarken ekip son bir hamleyle kenetlenir... Tam olarak öyle oldu. O panik dalgası bir anda müthiş bir yaratıcılığa dönüştü. "Bir daha asla yaşamak istemem" dediğim stres, bugün "İyi ki yaşamışız" dediğim en tatlı hatıraya dönüştü. Klişelere de çok yaklaşmak istemem ama iyi ki tüm o zorluklara rağmen çok keyifli bir film çıkarmış olmanın mutluluğu, o setin her gününü defalarca yaşamaya değer. İlk film… Galata hep çocuğumuz olarak kalacak.
- Bir yönetmenin ilk filmi biraz da “Ben sinemaya nasıl bakıyorum?” deme biçimi. Galata, Kenan Mansur Doğru’nun sinema dili hakkında ne söylüyor?
Galata sanırım şunu söylüyor: "Ben gürültüyü değil, sessizliğin altındaki gerilimi seviyorum." Karakterlerin içsel sıkışmışlığını mekânla ve ritimle vermeye çalışan, seyirciyi aptal yerine koymayan, duyguyu bağıra çağıra değil de ince ince işleyen bir sinema dilim var. En azından niyetim bu!
- Sizin aynı zamanda ciddi bir sinema eğitiminiz ve sinema üzerine güçlü bir birikiminiz var. Sinefil bir yönetmen olmanın sete olumlu tarafları kadar bazen bir dezavantajı da olabilir mi? Çok fazla film izlemek, kendi filminizin sesini bulmanızı zorlaştırıyor mu?
Kesinlikle iki ucu keskin kılıç! Bir yanda zihninizde devasa bir görsel kütüphane var, bu harika. Ama diğer yanda monitör arkasına geçtiğinizde o kütüphane bazen kafanızda bağırmaya başlıyor: "Acaba bu açı Godard gibi mi oldu, Tarkovski görse ne derdi?" falan diye! Sete girerken o sinefil kimliği kapıda bırakıp "Şu an sadece benim hikayem ve benim alanım var" demeyi öğrenmek gerekiyor. Yoksa referanslar arasında boğulursunuz.
- Sinema tarihinde sizi en çok etkileyen ve yönetmenliğinize doğrudan ya da dolaylı olarak sızdığını düşündüğünüz yönetmenler kimler? “Keşke bu filmi ben çekseydim” dediğiniz bir film var mı?
İnsanın karanlık ve çelişkili taraflarını kurcalamaktan korkmayan, mekânı adeta canlı bir karakter gibi kullanan ustalara zaafım var. Pedro Almadovar ve Yorgos Lanthmos sanırım bunların başında gelir. Keşke çekseydim değil, keşke içinde bir yerinde setin köşesinde oturup o filmin nasıl çekildiğini izleme şansım olsaydı dediğim binlerce film var tabii. Çocukluğumdan beri etkileyen” bu dünya nedir! Ben bu dünyanın içinde olacağım diye çok ufak yaşlarda zihnimi kurcalamaya sebep vermiş filmlerde çok tabii.
- Eğitimci kimliğiniz de var; Tümay Özokur Akademi’de sinema dersleri veriyorsunuz. Bir yandan sektörde üretmeye çalışan bir yönetmen, diğer yandan oyuncu adaylarında sinema dili oluşturmayı hedefleyen bir eğitmen olmak size sinema konusunda nasıl iki farklı perspektif kazandırıyor?
Eğitmenlik harika bir "ego terbiye edici" ve zihin tazeleyici. Sette bazen ezberlerle, reflekslerle hareket edebiliyorsunuz. Ama sınıfa girdiğinizde karşınızda pırıl pırıl gözlerle size bakan gençlere bir kavramı açıklarken "Dur bir dakika, ben bunu sette gerçekten yapıyor muyum?" diye kendinizi sorguluyorsunuz. Öğrencilerime ders anlatırken aslında kendi sinema anlayışımı da her hafta yeniden kurguluyorum. Sonuçta sürekli değişen öğrencilerin sürekli değişebilen vizyonu ve soruları ile kendinizi hep hazır hissetmek zorundasınız. Ayrıca Galata bu yüzden de riskliydi benim için. Içten içe yıllarca ders verdiğim her bir öğrencimin de filme karşı güzel dilekler içinde olmasını arzuladım minik bir çocuğun ufacık bir resminde ailesinden onay alması gibi tezahür de etmiş olabilir içimde. Ve bu noktada beni mutlu eden Sevda karakterini canlandıran Suyumbige Dadalı’nın akademi öğrencisi olup Galata filminde başrol olması bizim için ayrı bir mutluluk oldu.
- Hem eğitimci hem de yönetmen olarak Türkiye’deki sinema sektörüne baktığınızda sizi en çok heyecanlandıran şey ne, en çok kaygılandıran şey ne?
Heyecanlandıran: Gençlerdeki o dur durak bilmeyen üretme arzusu ve ezberleri bozma isteği. Ve günün sonunda üretmek isteyen herkesin safi çaba ile kendi başarı hikayelerini yaratabilmesi. Çok kıymetli uluslarası başarı elde etmiş yönetmenlerimizin olması ve hepimizin onlardan öğrendiği esinlendiği bakış açıları olması.
Kaygılandıran: İşin ekonomik boyutu elbette. Şartlar zorlaştıkça sektörün risk almaktan kaçıp "Aman garanti olsun, komedi yapalım, tipik işler çekelim" kolaycılığına kaçması beni korkutuyor. Sinemayı risk almamak öldürür.
- Türkiye’de genç bir yönetmenin ilk uzun metrajını hayata geçirmesi sizce bugün ne kadar mümkün? Yetenek mi daha belirleyici, ekonomik koşullar mı, doğru insanlarla karşılaşmak mı, yoksa biraz da ısrar etmek mi?
Bence bu işin yüzde 10'u yetenek, yüzde 20'si şans, geri kalan yüzde 50'i ise inat ve geri kalan doğru insanlarla doğru çevreyi yaratabilmiş olmak. Bunu kolaya kaçarak çevren olmalı gibi sığ bir yerden söylemiyorum yanlış anlaşılmasın. O çevreyi yaratabilmek içinde çok çalışmalı üretmeli ve yine inat etmeli insan! Yıllarca kapılar yüzünüze kapanabilir, bütçeler yatabilir... Eğer bir hikayeyi anlatma konusunda takıntılı derecede ısrarcı değilseniz, ilk krizde havlu atarsınız. İlk filmi çekenler en yetenekliler değil, en son vazgeçenler oluyor genelde.
15. Galata’dan sonra Kenan Mansur Doğru’nun sinemasının nereye evrilmesini istiyorsunuz? Kendinizi tekrar etmekten korkuyor musunuz?
Kendini tekrar etme korkusu bence her yönetmenin başucunda durmalı. Galata benim için harika bir ilk adımdı. Ama bundan sonra "Tamam ben bu tarzı tutturdum, hep buradan yürüyeyim" dersem kendime haksızlık etmiş olurum. Yine insan psikolojisine, sıkışmışlıklara bakarım belki ama bunu farklı türlerin, farklı anlatı biçimlerinin içinde denemek istiyorum. Seyirciyi de kendimi de şaşırtmam lazım. Galata’dan daha önce üzerine çalıştığım bir projem var yakın zamanda elle tutulur hale gelecek umarım. Bambaşka bir tarz bambaşka bir seviyesi olacak diye umut ediyorum. Ama bazı şeyler hiç değişmeyecek gibi hissediyorum.. gerçeklik arayışım.
- Mesleki anlamda önünüzde nasıl bir hayal var? Bir gün mutlaka çekmek istediğiniz bir film, çalışmak istediğiniz bir oyuncu ya da birlikte üretmek istediğiniz bir sinemacı var mı?
En büyük hayalim, prodüksiyon bütçesi ne olursa olsun kafamdaki vizyondan ve bağımsız ruhumdan ödün vermek zorunda kalmadan film çekebilme lüksü. İsimler değişir ama benim için ideal set; sadece işini yapan değil, o hikâyeye benim kadar dertlenen ve tutkuyla sarılan insanlarla dolu olan settir. Aslında biraz da işimin en sevdiğim yanı çalıştığım tüm insanlarda oyuncusundan tüm set ekibine kadar belki kimsenin görmediğini görmeye çalışmak ve şaşırtmak…
Bonus / Sinefil Soruları (Kısa & Nokta Atışı)
• Sinemada kusur mu daha değerlidir, kusursuzluk mu?
Kesinlikle kusur! Kusursuzluk soğuk ve sterildir, insanı teğet geçer. Kusur ise filmin nefes aldığını, canlı olduğunu gösterir.
• Bir filmi iyi yapan şey sizce senaryo mu, yönetmenlik mi, oyunculuk mu?
Hepsi bir zincirin halkası ama o zinciri koparmadan tutan ve orkestrayı yöneten şey yönetmenlik vizyonudur.
• Sinemada “fazla anlatmak” mı daha büyük hata, “eksik bırakmak” mı?
Fazla anlatmak! Seyircinin zekâsına güvenmeyip her şeyi gözüne sokan filmler beni yoruyor. Bırakın birazını da seyirci tamamlasın.
• Bir yönetmenin kendi filmini objektif biçimde izlemesi mümkün mü?
İmkânsız. Ben kalabalıklarla bu yaşıma kadar çektiğim herhangibir şeyi izlerken marsa ışınlanmak istiyorum..!
• Sinemada artık yapılacak yeni bir şey kalmadığını düşünenlere ne söylersiniz?
Ne söylediğimiz değil nasıl söylediğimiz bizi diğer herkesten farklı kılar…
Saygılarımla…
Sağlıcakla Kalın ama Sevgisiz Kalmayın…
U.KIVANÇ TERZİOĞLU