Sıfır Bir ile tanınan Savaş Satış, senaryosunu yazdığı, yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlendiği Ateş filmiyle kendi sinema yolculuğunda yeni bir sayfa açıyor. Kamera önünde Ateş karakterine hayat veren, kamera arkasında ise hikâyenin her aşamasında yer alan Satış; kendi hikâyelerini anlatma tutkusunu, sektörde kendi yolunu çizme mücadelesini ve sinemaya dair hayallerini anlattı.

Merhaba Savaş Bey, yeni filminiz hayırlı olsun. Ateş filmi sizin için yalnızca oyuncusu olduğunuz bir film değil; senaristi, yönetmeni, oyuncusu ve kurgusunda bulunduğunuz çok yönlü bir çalışma. Bu hikâyenin ilk kıvılcımı nerede çıktı?

Bu hikâyenin ilk kıvılcımı, 2020 yılının sonlarına doğru bir arkadaş grubunda ortaya çıktı. Bana, “Sana bir asker hikâyesi çok yakışır.” dediklerinde bu fikir üzerinde düşünmeye başladım. O dönem Ankara’da başka bir senaryo, bir dizi projesi üzerinde çalışıyordum. Zamanla bu fikre daha fazla odaklandım ve nasıl bir hikâye anlatabileceğimizi düşünmeye başladım. Ancak bir askerî düzeni anlatmak yerine, bireysel olarak bir askerin hikâyesini ele almaya karar verdik. Böylece yola çıktık. Sonrasında yapımcılığını ve yatırımcılığını da üstlendiğim bu proje, bir anda büyük bir mücadeleye dönüştü.

Her şeyin içinde olmak, işte kurgusunun, yönetmen koltuğunun oyuncusu olarak, senaryosu olarak, yapımı olarak zorluklarla karşılaştınız mı?

Birden fazla unvanı aynı projede üstlenmek, her zaman olumlu bir etki yaratmıyor; aksine, zaman zaman kaosa da neden olabiliyor. Örneğin, yazdığınız hikâyeden duygusal olarak kopamadığınızda, yönetmen kimliğinizle onu yeniden şekillendirmek isteyebiliyorsunuz. Ancak daha sonra kurgu masasına oturduğunuzda, “Aslında bu sahneye de gerek yokmuş.” dediğiniz anlar oluyor. Dolayısıyla bu durum hem bütçe hem de sürecin daha sağlıklı ilerlemesi açısından bazı olumsuzluklar yaratabiliyor. Ancak Ateş filminin fikir aşamasından yapım sürecine, ortaya çıkışından bugün izleyiciyle buluşmasına kadar geçen bütün süreci düşündüğümde, “İyi ki yapmışım.” diyorum. Çünkü daha önce içinde bulunduğum Sıfır Bir Yapım’ın kolektif çalışma yapısının ardından bu film, mesleğin pek çok yönünü daha derinlemesine öğrenmemi sağladı. Oyunculuğun, senaryonun, yönetmenliğin ve yapımcılığın nasıl yapılması gerektiğini, hatta bazen nasıl yapılmaması gerektiğini deneyimleyerek öğrendiğim çok değerli bir süreç oldu. Bu nedenle bütün zorluklarına rağmen iyi ki bu yola çıkmışım. Gayret eden herkesin böyle bir sürecin üstesinden gelebileceğine inanıyorum. Ancak tüm bunların ardından şunu da söyleyebilirim: Bir projede ikiden fazla görevi aynı anda üstlenmemek gerektiğini düşünüyorum.

Bir hikâyeyi yazarken karakteri dışarıdan tasarlamak başka, o karakterin bedenine girmek başka… Ateş karakterini yazdığınız ilk an ile kamera karşısına geçtiğiniz an arasında karaktere bakışınız değişti mi?

Karaktere bakışım çok değişmedi. Hatta bir açıdan, kamera karşısına geçmek benim için işin en rahat kısmıydı. Çünkü bir yandan filmin yönetmenliğini yapıyor, diğer yandan yapım sürecini yürütüyordum. Bütün bunların arasında kamera önüne geçtiğimde en kolay yaptığım şey oyunculuk oldu. Bunun nedeni, karakter üzerinde çok uzun süre çalışmış olmamdı. Senaryoyu yazarken ve ön hazırlıkları yaparken bir yandan spor yapıyor, askerî eğitimler ve strateji eğitimleri alıyordum. Karakter nasıl davranır, nasıl hareket eder, olaylara nasıl yaklaşır gibi ayrıntıları zaten kendi yazım sürecimde şekillendirmiştim. Bir noktadan sonra Ateş, benim için yalnızca yazdığım bir karakter olmaktan çıktı; kendimi onun yerine koyarak düşündüğüm, içselleştirdiğim bir karaktere dönüştü. Bu nedenle, başka bir oyuncunun sahnesini çektikten sonra kendi sahneme geçtiğimde hızlı ve pratik bir şekilde çalışabiliyordum. Dolayısıyla karakteri önceden bu kadar iyi tanımak, çekim sürecinde benim için önemli bir avantaja dönüştü. Özellikle kendi sahnelerimi daha hızlı ilerletebildiğimi söyleyebilirim.

Ateş sizin sinema yolculuğunuzda nasıl bir yerde duruyor? “Sıfır Bir” ile tanınan Savaş Satış’tan, bugün kendi hikâyesini kuran Savaş Satış’a uzanan bir dönüşüm görüyor musunuz?

Tabii ki görüyorum. Sektöre ilk girdiğimde, hatta Sıfır Bir öncesinde bile tek bir hayalim vardı: Ünlü olmak, billboardlarda yer almak ve herkes tarafından sevilmek. O dönem komedi yapmayı isteyen biriydim. Ancak zamanla öyle bir sürecin içinde bulduk ki kendimizi, Sıfır Bir kolektifini oluşturduk ve çok ciddi ses getiren bir işe imza attık. Yaklaşık dört-dört buçuk yıl süren Sıfır Bir döneminde düşüncelerimde ve mesleğe bakışımda bazı değişimler yaşanmaya başladı. Hem sektörü tanıdım hem de aslında ne istediğimi daha iyi fark ettim. Kendi hikâyelerimi anlatmanın ve kendi projelerimi hayata geçirmenin bana çok daha fazla mutluluk ve tatmin verdiğini anladım. Çünkü Sıfır Bir, benim için bir atölye gibiydi. Çektiğimiz sahnelerden senaryoya, yapımdan prodüksiyona, kurgudan fragmana ve müziğe kadar birçok aşamasında yer aldığım bir ekibin içindeydim. Dolayısıyla işin mutfağını başından sonuna kadar deneyimleme fırsatı buldum. Bir noktada kendime, “Savaş, sen ne istiyorsun?” diye sormaya başladım. 2020 yılında Sıfır Bir projesi sona erdiğinde kendi işlerimi yazmak ve yapımcılığını üstlenmek istediğimi fark etmiştim. O aşamada yönetmenlik yapmak gibi bir hedefim hemen ön planda değildi. Öncelikle kendi hikâyelerimi yazmak ve onları hayata geçirmek istiyordum. Bu düşünceyle ilerlediğim süreçte Ateş ortaya çıktı. Dolayısıyla bu film, benim için hem mesleki anlamda tatmin duygumu besleyen hem de sevenlerime kendi hikâyelerim üzerinden içerik üretmemi sağlayan bir projeye dönüştü. Ateş, bir anlamda sektörde kendi yolumu çizme ve kendi varlığımı ortaya koyma mücadelemin karşılığı oldu.

Bu film sayesinde hem kamera önünde hem kamera arkasında bulundunuz. Bundan sonrası için tekrardan yeni projeleriniz var mı?

Onlarca projem var. Boş kaldığım her an senaryo yazıyor, yeni projeler üretiyorum. Kendi arkadaşlarımın yazdığı ve benim de dâhil olmaya çalıştığım işler var. Bunun dışında, şu anda bilgisayarımda hazırda bekleyen, “Yarın sete giriyoruz.” desek ön hazırlıklarına başlayabileceğim beş-altı hikâyem bulunuyor. Ateş’in bana kazandırdığı şey için güçten ziyade, iş yapma konforu demeyi daha doğru buluyorum. Bence sektörün en büyük problemlerinden biri, bizim gibi kendi hikâyelerini yazıp içerik üretmek isteyen insanların sürekli belirli filtrelere takılması. Kendi projelerinizi hayata geçirmek istediğinizde çeşitli engellerle karşılaşabiliyorsunuz. Ateş’in bana bu anlamda daha özgür hareket edebileceğim bir alan açacağını düşünüyorum. Bundan sonraki süreçte ağırlıklı olarak kendi işlerimi yazmak, yönetmek ve belki bu projelerde oyuncu olarak da yer almak istiyorum. Bazı projelerde oynarım, bazılarında oynamam; ancak yapımcılık alanında da ilerlemeyi ve kendimi bu yönde geliştirmeyi hedefliyorum.

Bu filmi tek bir cümleyle anlatmanız gerekse, “Ateş aslında…” diye başlayan cümleniz nasıl olurdu?

Ateş aslında, yüreğinin merkezinde ailesini taşıyan gaddar bir adam.

Üniversitede Tekstil Mühendisliği okurken tiyatroya yöneldiniz. Mühendislikten oyunculuğa geçiş dışarıdan bakıldığında keskin bir dönüş. Siz o günlerde aslında yanlış mesleği seçtiğinizi mi düşündünüz, yoksa oyunculuk hayatınıza sonradan mı girdi?

Tekstil mühendisliğine giriş dersimden çıktığım gün sınıf arkadaşlarıma, “Ben bu mesleği yapamam. Tişörtü, gömleği, kazağı giyerim ama bunların nasıl üretildiğiyle ilgilenebilecek biri değilim.” dedim. Çünkü o kadar detaylı bir üretim sürecinin içinde yer alamayacağımı daha ilk günden anlamıştım. Tiyatro, ortaokul ve lise yıllarımda da hayatımdaydı. Üniversitede ise her yıl bir oyun sahnelediğimiz bir ortam vardı. Ancak o dönemde mesele, oyuncu olup olmayacağıma karar vermekten ziyade, zamanla kendimi bu alanın içinde bulmamdı. Tıpkı beş-altı yıl önce yaşadığım mesleki dönüşüm gibi, bu süreç de kendi içinde gelişerek bugünkü noktaya ulaştı. Üniversiteler arası festivalde bir tiyatro ödülü kazandım. Bunun ardından ailem de oyunculuk yapmak istediğimi söylediğimde bana destek oldu. Üniversite elbette mesleki bilgi ve donanım kazandığımız bir yer. Ancak aynı zamanda insanın bakış açısını değiştiren, dünyayı, insanlığı ve hayatı farklı yönlerden değerlendirmesini sağlayan sosyal ve felsefi bir ortam. Bu nedenle mühendislik eğitiminin de bugünkü kariyerimde çok önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Özellikle analitik düşünme becerisinin ve sayısal zekânın yaptığım işlere büyük katkısı var. Senaryo yazarken, kurgu yaparken ve sette çalışırken bunun faydasını çok görüyorum. Sektörde sayısal bölümlerden mezun olup bugün kurguculuk yapan arkadaşlarım da var. Bu arkadaşlarımla iletişimimizin çok daha hızlı ve verimli ilerlediğini düşünüyorum. Bunun başka örnekleri de mevcut.

Açıkçası, “İyi ki mühendislik okumuşum, iyi ki Adana’da okumuşum.” dediğim bir noktadayım. Çünkü mühendislik eğitimimle oyunculuk deneyimim ve sonrasında üstlendiğim farklı görevler birbirini tamamladı. Başlangıçta çok keskin ve uzun bir mücadele gerektiren bu dönüşümün, bugün iki alanın birleştiği bir noktaya ulaştığını düşünüyorum. Artık yaptığım işi bir anlamda film mühendisliği olarak tanımlayabilirim. Çünkü bir hikâyeyi hayata geçirirken hem yaratıcı tarafımı hem de analitik düşünme becerimi birlikte kullanıyorum.

Kariyerinizde geriye dönüp baktığınızda “Bu proje olmasaydı bugün bambaşka bir yerde olurdum” dediğiniz bir iş var mı?

Bazı projeler vardı, beni ben yaptı. Bazılarıysa cebimde paramın olmadığı dönemlerde maddi anlamda ayakta kalmamı sağladı. Dolayısıyla her birinin hayatımda ayrı bir yeri var. Hepsi bana bugüne gelebilmem için gereken yakıtı ve motivasyonu sağladı. Geriye dönüp baktığımda, her biri için “İyi ki vardı.” diyorum.

Henüz gerçekleştiremediğiniz ama “Bunu mutlaka yapacağım” dediğiniz bir oyunculuk ya da sinema hayaliniz var mı?

Mutlaka oynamak istediğim bir karakter ya da gerçekleştirmek istediğim tek bir oyunculuk hayalim yok. Ancak mutlaka hayata geçirmek istediğim hikâyelerim var. Ankara’da iki yıl boyunca üzerinde çalıştığım Good Job isimli bir dijital dizi projem bulunuyor. Bunun dışında, babamın hayat hikâyesini kaleme aldığım, destansı bir anlatı üzerine kurulu üçlemelik bir sinema projem var. Yani benim için mesele, mutlaka belirli bir karakteri oynamak ya da belli bir işi yapmak değil; anlatmak istediğim hikâyeleri hayata geçirmek. Bununla birlikte, yakın zamanda güzel bir komedi filmi yapmak istiyorum. Bakalım, zaman ne gösterecek.

Anladığım kadarıyla oyunculuğunuzdan ziyade hikâye anlatıcılığı yönünüz daha baskın. Siz de kendinizi böyle mi tanımlıyorsunuz?

Evet. Bana bir senaryo geldiğinde öncelikle hikâyede ne anlatıldığına, nasıl bir dünyanın kurulduğuna bakmaya çalışıyorum. Çünkü hikâyeyi anladığınızda, karakteri de biçimlendirmeye başlıyorsunuz. Bunu şöyle örnekleyebilirim: Lisedeyiz ve okul müdürümüzle konuşmaya gideceğiz. Ne konuşacağımızı bilmiyorsak odasına girdiğimizde nasıl davranacağımızı da bilemeyiz. Ama ne konuşacağımızı, ondan nasıl bir cevap beklediğimizi ve içinde bulunduğumuz atmosferi bilirsek nasıl konuşacağımızı, nasıl duracağımızı ve birbirimizle nasıl iletişim kuracağımızı da anlarız.

Oyunculuğa bakışım da biraz böyle. Önce hikâyeyi anlamak gerektiğini düşünüyorum. Hikâyenin dünyasını kavradığınızda karakterin davranışları, tepkileri ve diğer karakterlerle kurduğu ilişkiler de daha anlamlı bir hâle geliyor.

Set dışında sizi en hızlı şekilde “normal hayatınıza” döndüren şey nedir?

Aşk, müzik ve ailem. Bu üçü beni gerçekten çok hızlı bir şekilde kendime getiriyor. Ayrıca eve döndüğümde kendime ait bir yaşam alanımın olması da herhangi bir stresin, yoğun duygunun, hüznün ya da iş ortamındaki kaosun etkisinden kolayca sıyrılmamı sağlıyor. Küçük şeylerle mutlu olmayı seviyorum. Bir yerde pipetli bir içecek aldığımda, o içecekle birlikte arabama doğru yürümekten keyif alıyorum. Bunlar benim için küçük ama değerli mutluluklar. Hayatın her anını yaşamayı ve insanlarla iletişim kurmayı seviyorum. Sanırım beni normal hayatıma döndüren şey de bu: Hayatın içindeki küçük güzellikleri fark edebilmek ve onlardan keyif almak.