Kıvanç Terzioğlu ile oyuncu yönetmen yazar Tanser Yılmaztürk özel röportajı...
Tanser Yılmaztürk’ü biz oyuncu, yönetmen ve yapımcı kimliğiyle tanıyoruz. Şimdi ise bir romanla karşımızdasınız. Bu bir “direksiyon kırmak” mı yoksa bir “eve dönüş” hikâyesi mi?
Aslında ikisi de değil. Ben İstanbul Üniversitesi’nde Felsefe okudum, üzerine tiyatro yüksek lisansı yaptım. Hikâye kurmak benim için “iş” olmaktan çok, dünyayı anlama biçimi. “Kaderin Kırmızı İpi” bir kaçış değil; kameranın kadrajına sığmayan bazı şeyleri, o içe gömülü boşlukları, daha derinden yazıyla anlatma ihtiyacı. Sinema dışarıyı anlatır, edebiyat içeriye daha rahat girer. Ben sadece anlatım alanımı genişlettim.
“Kaderin Kırmızı İpi” isminde gizemli bir davet var. Nedir bu kırmızı ipin hikâyesi?
Kırmızı ip, görünmeyen ama kopmayan bir iz gibi… Hayatından birini çıkarırsın ama içinden çıkaramazsın. Unuttum dersin; bir koku, bir sokak köşesi, bir şarkı… o izi yeniden gerer. Tarık ve Zeynep’in hikâyesi tam da bu gerilimde ilerliyor: Yıllar önce yarım kalan bir şey, başka bir kılıkta geri geldiğinde insan ne yapar?
Tarık ve Zeynep karakterleri okurda nasıl bir yara açacak ya da neyi onaracak?
Tarık, gücün ve kontrolün içine saklanmış kırılganlığı olan biri. Zeynep de sadece romantik bir karakter değil; aile baskısı, toplum, beklentiler… bunların içinde kendi kimliğini arayan bir kadın. Okur bu hikâyede sadece “aşkı” görmeyecek; daha çok “zamanın ne yaptığına” bakacak. Çünkü en büyük kırılma ayrılık anında değil; ayrılıktan sonra kendimize söylediğimiz yalanlarda başlıyor.
Son dönemde “kader” kavramı çok farklı biçimlerde gündemde; 777’ler, sayılar, astrolojik ritüeller… Romanınız bu akıma bir cevap mı?
Evet, net bir itiraz. Çünkü bugün kader; 777’ler, sayı sekansları, ritüeller ve “evren mesaj verdi” kolaycılığıyla neredeyse tüketilebilir bir teselliye indirgeniyor. Rahatlatıyor gibi duruyor ama aslında insanı pasifleştiren bir şey yapıyor: İnsanın sorumluluğunu elinden alıyor.
İnsan belirsizlikten korkuyor; korkunca da düşünmek yerine “işaret” arıyor. Oysa işaret aramak bazen karar vermekten kaçmanın kibar hali.
Benim derdim kaderi inkâr etmek değil; kaderi geri çağırmak. Kader bir “sayı sistemi” değil, bir yüzleşme sistemi. Kaçtığın şeyin başka bir kılıkla yeniden kapına dayanması… aynı dersin tekrar tekrar gelmesi… ve sonunda “tamam, ben bunu görmezden gelemem” demen. Bu romanda kader, “olursa olur” değil; “seçimlerinin bir bedeli var” tarafında duruyor.
Bir de şu var: Bu ritüel dili insana geçici bir kontrol hissi veriyor. “777 gördüm, olacak” diyorsun. Ama o kontrol hissi çoğu zaman iradenin yerine geçiyor. Ben şunu anlatmak istiyorum: İnsan kaderi dışarıda bir mucize gibi aradıkça, içerideki gücünü unutuyor.
Mühür cümle: Kader; 777’nin müjdesi değil, insanın kaçtığı gerçekle randevusudur.
Bir yönetmen olarak yazmak, romanın dilini nasıl etkiledi?
Ben romanı biraz kurgu masasında kurguluyormuş gibi yazdım. Ritmi, sahne geçişlerini, atmosferi… bunlar sinematik refleksle geliyor. Ama romanın büyük bir avantajı var: Kameranın giremediği yere giriyor. İç seslere, o küçük kırılma anlarına… “Kaderin Kırmızı İpi”ni okurken bir film izliyor gibi olacaksınız ama aynı anda karakterlerin kalp atışını da duyacaksınız.
“Ayrılık A.Ş.” filminizden bu romana uzanan çizgide, “insan ilişkileri” sizin temel meselelerinizden biri mi?
Evet. “Ayrılık A.Ş.” daha çok kopuş anına bakıyordu. “Kaderin Kırmızı İpi” ise o kopuşun yıllar sonraki yankısına bakıyor. İnsan ilişkileri benim için bitmeyen bir laboratuvar gibi. Modern çağda insanın kayboluşu, yalnızlaşması, birbirine temas edememesi… bunlar zaten benim ana derdim.
Romanın temel cümlesi olan “Eğer bir aşk yarım kalırsa, o insan hiçbir zaman tamamlanamaz” ifadesi ne anlama geliyor?
Bize hep “doğru kişiyi bul ve tamamlan” masalı anlatıldı. Ben başka bir yerden bakıyorum. Eğer bir aşk yarım kalırsa, insanın içinde bir oda kapanır; tamamen kilitlenmez… arada sızdırır. Zaman geçer, hayat devam eder ama o yarım kalmışlık bazen kararlarını, korkularını, ilişkilerini yönetir. Bu roman da o yarım kalmışlığın insanı nasıl şekillendirdiğini anlatıyor.
Bu hikâye ekranlara taşınacak mı? Bir uyarlama projesi var mı?
Gündemde var. Hikâye dramatik yapısı ve görsel dünyasıyla diziye ya da filme çok uygun. Ama benim için kritik mesele “ton”. Bunu sıradan bir romantik diziye çevirmek, ruhuna ihanet olur. Kaderin ağırlığını, zamanın acımasızlığını taşıyan, prodüksiyon olarak güçlü bir uyarlama hayal ediyorum.
Okur bu kitapta en çok nerede kendiyle yüzleşecek?
Okur bazı yerlerde Tarık’a kızacak, bazı yerlerde Zeynep’e sitem edecek. Ama bir noktada “Ben de bunu yapmıştım” diyecek. Bu kitap iyi-kötü savaşı değil; herkesin haklı olduğu, herkesin karanlığı olduğu, herkesin insan olduğu bir alan açıyor. Edebiyatın görevi okuru sadece rahatlatmak değil; bazen uykusunu kaçırmaktır.
Okura son bir cümle kursanız, neden “Kaderin Kırmızı İpi”ni okumalılar?
Çünkü bu bir “an” hikâyesi değil; bir “iz” hikâyesi. Bitince de zihninizde yürümeye devam edecek, birilerini hatırlatacak ve sizi kendi hikâyenize yaklaştıracak. Bazı bağlar kopmaz; sadece zamanın içinde daha derine gömülür.
Oyuncu ve yönetmen Tanser Yılmaztürk ilk romanını çıkarttı
Oyuncu ve yönetmen olarak başarılı projelere imza atan Tanser Yılmaztürk, edebiyat dünyasına ilk romanı ‘Kaderin Kırmızı İpi’ ile adım attı.
Geçtiğimiz haftalarda okur yazarlarla buluşan kitap, Patara etiketiyle yayımlandı. Duygusal derinliği, sinematik anlatımı ve güçlü karakter kurgusuyla dikkat çeken roman, kısa sürede edebiyat çevrelerinde konuşulmaya başlandı.
Kiralık Aşk, Kolpaçino, Karadayı gibi projelerde rol alan oyuncu geçtiğimiz yıllarda Ayrışık A.Ş filmi ile yönetmenlik koltuğuna da oturmuştu. “Kaderin Kırmızı İpi” isimli romanıyla da yeni bir dünyaya adım atan Yılmaztürk başarısıyla adından söz ettiriyor.
Kitap Hakkında:
Çin mitolojisinde geçen ve inanışa göre iki kişiyi birbirine bağlayan kırmızı bir ip vardır. Esneyen, gevşeyen ama asla kopmayan bu iple bağlı olanlar eninde sonunda bir birilerini bulurlar. Kaderin Kırmızı İpi, yarım kalmış bir aşkın insanın içinde bıraktığı boşluğu ve şu soruyu merkezine alıyor: “Bir aşk yarım kaldıysa, insan tamamlanabilir mi? Peki ya o aşk, on beş yıl sonra insanın karşısına tekrar çıkarsa ne olur. Yarım kalan duyguların, susarak yapılan seçimlerin ve tesadüf sandığımız kırılma anlarının hikâyesi… Aşkı anlatırken kaderi, kaderi anlatırken insanın kendisiyle yüzleşmesini merkeze alan bir roman.
Saygılarımla
Sağlıcakla Kalın ama Sevgisiz Kalmayın…
U. Kıvanç Terzioğlu