Pelin Temelli, eğitimci, yönetim danışmanı, strateji tasarımcısı ve World Of Language Academy'nın kurucusudur. Değerli hocam Pelin Temelli ile daha önceki röportajımızı da çok sevmiştiniz, sevgili hocamız hiç durmadan üretiyor maşallah çok özel zamanlara geçtiğimiz bu dönemde rehber olacak nitelikte bir kitap çıkardı , Yapay Zeka Çağında Eğitim! Kitabını ve çalışmalarını sorduk sevgili Pelin hocamıza…

Değerli hocam sizi özlemiştik, maşallah hiç durmadan üretiyorsunuz. Haklısınız, çağ hızlı. Neler yaptınız bu süreçte? Şahane kitabınızın içeriğini de soracağım; biliyorum ki büyük bir açığı kapatacak bu kitap. Kitabı yazma fikri nasıl, hangi ihtiyaçlardan doğdu ve neyi hedefliyor?
Çok teşekkür ederim, ben de sizi özlemiştim. Haklısınız, çağ gerçekten çok hızlı. Ben bu hıza yetişmeye çalışmaktan çok, ona yön vermeye çalışıyorum diyebilirim.
Bu dönemde en büyük emeğimi kitabıma verdim. “Yapay Zekâ Çağında Eğitim: Geleceği Bugünden Tasarlamak” Haziran ayında A7 Kitap etiketiyle okurla buluştu. Bir yandan OECD’nin Eğitim ve Becerilerin Geleceği 2040 çalışmalarında yer almaya devam ettim; Kasım 2025’te Bratislava’daki OECD küresel forum kitabı çok besledi. Kurucusu ve başkanı olduğum MEDİTEV Vakfı’ndan sahadan gelen gözlemleri topladık. Kurucusu olduğum ve akademik İngilizce alanında eğitim verdiğimiz WOLA Akademi’de ise bu dönüşümü öğrencilerimizle her gün bizzat yaşıyoruz.
Kitap da tam bu gidip gelmeden doğdu. Uzun yıllar hem sınıfların içinde hem de uluslararası toplantılarda, politika masalarında bulundum. Gördüğüm şey şuydu: Masada konuşulanlar sahaya ulaşmıyor, sahada yaşananlar masaya taşınmıyor.
Bir pazartesi sabahı düşünün. Öğretmen geçen hafta bir seminerde “yapay zekâ eğitimde devrim yaratacak” diye dinlemiş. Ama şimdi karşısında 32 öğrenci var ve aklında tek bir soru: “Ben bunu şimdi, burada, bu derste nasıl kullanacağım?” Bir süre duruyor, sonra klasik yönteme geri dönüyor. Oysa Türkiye altyapıyı çok hızlı kurdu: MEBİ platformu, OGEDEP, Etik Kurul Yönergesi, 2025–2029 Politika Belgesi… Ama OECD TALIS 2024 verilerine göre öğretmenlerimizin yalnızca yüzde 24’ü işinde yapay zekâ kullandığını söylüyor. Yani boşluk teknik değil, pedagojik. Bu kitap o boşluk için yazıldı.
Bir şey daha gördüm: Yapay zekâ üzerine yazılanlar genelde iki uca ayrılıyor. Ya “her şeyi mahvedecek” deniyor ya da “her şey harika olacak”. İkisi de aynı hatayı yapıyor ve insanı resmin dışında bırakıyor.
Hedefine gelince, tek cümleyle söyleyeyim: Teknoloji hız üretir, eğitim yön üretir. MEB çerçeveyi çizdi; bu kitap o çerçeveyi sınıfa taşımayı amaçlıyor. Öğretmene, veliye, öğrenciye, yöneticiye ve politika yapıcıya “Pazartesi sabahı ne yapacağız?” sorusunun cevabını vermeye çalışıyor. Ama kitabın özü tek bir sahnede saklı: Ayşe Öğretmen, annesi hastanede olan Kerem’in sessizliğini fark ediyor, yanına oturuyor ve şöyle diyor: “Planı yapay zekâ yazsın, ben Kerem’e bakarım.” Mesele araçlar değil, o araçların başında kimin duracağı.

Eğitimde yapay zekânın yeri ne kadar olmalı? Öğretmenler ve öğrenciler yapay zekâyı nasıl ve etik şekilde kullanabilir?
Benim cevabım net: Yapay zekâ önerir, insan değerlendirir; karar her zaman insanda kalır. Yani yapay zekâ eğitimin merkezinde değil, yanında durmalı.
Bunu iki yolla anlatıyorum. Birinci yolda yapay zekâ bir hızlandırıcı: Öğrenciye daha çok test çözdürüyor, puanlar kısa vadede yükseliyor. İkinci yolda ise bir düşünme ortağı: “Kaç yanlış yaptın?” diye değil, “Bu yanlışı neden yaptın?” diye soruyor. Puan iki yolda da artabilir, ama ikincisinde öğrenci nasıl düşüneceğini öğreniyor. Aradaki fark teknik değil, pedagojik.
Öğretmenler için yapay zekâ plan taslağı, materyal hazırlığı, veli yazışması gibi rutin yükleri hafifletebilir. Ama burada “sahte otomasyon” tuzağına dikkat çekiyorum: Yapay zekânın ürettiği her şeyi baştan okuyup düzeltmek zorunda kalan öğretmen, zaman kazanmak yerine kaybedebilir. Ölçüt basit: Yapay zekâ size öğrencinize ayıracak zaman açıyorsa doğru yoldasınız.
Öğrenciler için “Yapay Zekâ Ehliyeti” kavramını öneriyorum. Araba kullanmayı bilmek ile trafiğe çıkma ehliyetine sahip olmak aynı şey değildir. Yapay zekâ okuryazarlığı aracı çalıştırmaktır, ödevi yazdırmaktır. Ehliyet ise trafikte sorumluluk alarak sürmektir. Ehliyet sahibi bir öğrenci her çıktıda üç soru sorar: Bu doğru mu? Sorumluluğu kimde? Bunun içinde ben neredeyim?
Etik tarafta ise öğrenci verisi kırmızı çizgimiz olmalı. Yalnızca gereken veri toplanmalı, mahremiyet sistem kurulurken baştan gözetilmeli. Öğrenci süreçlerinin teknik olarak mümkün ama etik olarak sorunlu uygulamalara “hayır diyebilen sistemlere” ihtiyacımız var. Ödev için de basit bir ölçüt öneriyorum: “Bu çalışmanın içinde yapay zekânın bilemeyeceği, sana ait bir duygu, bir anı ya da bir düşünce var mı?” Cevap hayırsa, iş henüz bitmemiştir.

Yapay zekâ çağında sağlıklı eğitim modeli nasıl olmalı?
Önce bir metaforu değiştirmemiz gerekiyor: merdivenden pusulaya. Eğitim sistemimiz uzun yıllar sağlam bir merdiven kurdu; basamakları belli, tepede tek bir hedef. Kitapta bunu şöyle anlatıyorum: “Merdivenimiz çok sağlamdı ama yanlış duvara dayamışız.” Güney Kore örneği bunu çok iyi gösteriyor: Yüksek sınav başarısı, belirsizlikle başa çıkma ve karar verme becerisine her zaman dönüşmüyor.
Pusula ise dört yön gösteriyor: Kendi öğrenme yolculuğunun kaptanı olabilmek, belirsizliğin ortasında düşünmeye devam edebilmek, parçaları birleştirip bağlam kurabilmek ve vicdanın sesini kısmamak, yani etik muhakeme. Kitaptaki YZ Öğrenme Çerçevesi de bu dört sütun üzerine kurulu.
Bunu sınıfa taşımak için 20/80 Modeli’ni öneriyorum. Yüzde 20, herkesin bilmesi gereken ortak zemin: Yapay zekânın nasıl çalıştığı, sınırları ve etik kullanımı. Yüzde 80 ise alana göre şekilleniyor; fen bilimlerinde, sosyal bilimlerde, mesleki eğitimde ve sanatta yapay zekâ farklı biçimlerde kullanılıyor. 20/80 yeni bir ders değil, yeni bir zihniyet.
Ölçmede de bir denge öneriyorum. Sınavları kaldırmayı önermiyorum; ama standart testlerin yanına öğrencinin gelişimini, ilgi alanlarını ve yeteneklerini zaman içinde izleyen bir “Yetenek Atlası” koymayı öneriyorum. Çocuğu tek bir puana sıkıştırmamak için.
Bir de “az konu, derin öğrenme” ilkesi var. Tokyo’da bir öğretmenin bütün dersi tek bir problem üzerinde derinleştirdiği sınıf sahnesi bunun güzel bir örneği. Sağlıklı model, öğrenciyi daha çok bilgiyle doldurmak üzerine değil, daha iyi düşündürmek üzerine kurulur.

İnsan en değerli varlık. Beynini, ruhunu kaptırmadan çağa nasıl ayak uydurabilir?
Bu soru kitabın kalbine dokunuyor. Ben buna “bilişsel teslimiyet” diyorum: Düşünme işini bütünüyle makineye devretmek. Kas gibi düşünün; kullanmadığınız kas zayıflar. Yapay zekâ bize cevap verdikçe, soru sorma, bekleme ve emek verme kaslarımızı korumamız gerekiyor.
Hesap makinesi sınıflara girdiğinde de “çocuklar artık dört işlem yapamayacak” korkusu yaşandı. Dört işlemi öğretmeyi bırakmadık; odağı mekanik işlemden matematiksel düşünmeye kaydırdık. Bugün de aynı eşikteyiz. Artık sadece cevapları değil, doğru soruları öğretmemiz gerekiyor.
Ruhu kaptırmamak için kitaptan bir sahne anlatayım. Bursa’da onuncu sınıftaki bir öğrenci edebiyat ödevini yapay zekâya yazdırıp babasına gösteriyor. Metin kusursuz. Babası okuyor ve soruyor: “Bu metinde sen neredesin? Dedeni anlatıyorsun ama ben dedeni tanıyorum; bu metinde onun sesi yok.” Çocuk o gece ödevi yeniden yazıyor. Bu kez içinde dedesinin sesi, evindeki kek kokusu var. Algoritmaların arasındaki son kale bu yaşanmışlık.
Makinelerin geçemediği alanlar var: empati, etik muhakeme, yaratıcılık, anlam kurma, karmaşık problem çözme ve insani ilişki. Çağa ayak uydurmak teknolojiyle yarışmak değil, bu insani nitelikleri güçlendirmek demek. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin erdem ve değer vurgusu da tam burada anlam kazanıyor. Geleceğin en güçlü insanı yalnızca teknoloji kullanan değil, insan kalabilen insan olacak.
Dünyada ve ülkemizde bu konuya yaklaşım nasıl ve nasıl olmalı?
Dünyada üç yaklaşım öne çıkıyor. Bir uçta yasakçı bir refleks, diğer uçta “her şeyi platforma bırakalım” iyimserliği, ortada ise insanı merkeze alan dengeli yaklaşımlar. Kitabı yazdığım dönemde ortak bir yaklaşım gördüm: Başarılı olan ülkeler önce teknolojiyi değil, öğretmeni dönüştürdü.
Çin çok büyük ölçekli, devlet destekli bir yapay zekâ altyapısı kurdu ve öğretmen eğitimini kurulumun önüne aldı. Ama bu modelin risklerini de görmek gerekiyor: Verinin tek merkezde toplanması, sürekli izlenme ve öğretmenin karar alanının daralması. İspanya, öğretmenlerinin dijital yetkinliğini geliştirmeye yönelik ulusal programıyla öğretmen kimliğini yeniden tanımlamaya çalıştı; mesele hangi aracın kullanılacağı değil, hangi anlayışla kullanılacağıydı. Finlandiya ise bize az ama derin öğretmenin değerini hatırlatıyor. UNESCO’nun 2024’te yayımladığı öğretmen ve öğrenci yapay zekâ yetkinlik çerçeveleri de bu dengeli yaklaşımı küresel bir referansa dönüştürdü.
Türkiye’de ise sanıldığından çok daha güçlü bir tablo var. MEB’in 2025–2029 Yapay Zekâ Politika Belgesi ve Eylem Planı yayımlandı. MEBİ Bireysel Öğrenme Platformu 3 milyonu aşkın öğrenciye ulaştı. OGEDEP ile öğretmenlere dijital yetkinlik paketi açıldı. Etik Kurul Yönergesi ve YAZEK ile etik denetim boyutu kuruldu. Yani altyapı, politika ve etik çerçeve eş zamanlı kuruldu.
Nasıl olmalı sorusuna cevabım şu: Şimdi kritik eşik sınıf. Altyapı kuruldu, eğitim verildi; ama sınıfa yansıması henüz beklenen düzeyde değil. Önceliğimiz öğretmeni bir “öğrenme mimarı” olarak güçlendirmek, okullarda kontrollü “Güvenli Dijital Deney Alanları” kurmak ve internet erişimi olmayan sınıfları da unutmamak olmalı. Kitapta bunun için internetsiz çalışan “Kesintisiz Eğitim Modülü”nü (KEM) öneriyorum. Türkiye’nin yolu ne taklit ne tekrar olabilir. Dünyayı izliyoruz ama kendi hikâyemizi yazıyoruz.
Yapay zekâ ile birçok mesleğin işlevini yitireceği konuşuluyor. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?
Korkuyu anlıyorum, ama soruyu biraz değiştirmeyi öneriyorum. “Hangi meslek ölecek?” yerine “Hangi görevler değişecek, hangi yetkinlikler kalıcı olacak?” diye sormalıyız. Yapay zekâ meslekleri bütünüyle ortadan kaldırmaktan çok, mesleklerin içindeki görevleri dönüştürüyor. Rutin, tekrar eden, kurala bağlı işler makineye kayıyor. Yargı, ilişki ve sorumluluk gerektiren işler ise insanda kalıyor, hatta değer kazanıyor.
Dünya Ekonomik Forumu’nun Geleceğin Meslekleri raporları da benzer bir tablo ortaya koyuyor: Bazı roller azalırken yenileri doğuyor ve asıl dönüşüm becerilerde yaşanıyor. Kitapta “makinenin geçemediği kale” dediğim altı yetkinlik var: empati, etik muhakeme, yaratıcılık, anlam kurma, karmaşık problem çözme ve insani ilişki geliştirme. Hangi mesleği seçerseniz seçin, bu altı alanda güçlü olan insan ayakta kalır.
Gençlere ve ailelere hep şunu söylüyorum: Hiçbir bölüm tek başına iş garantisi sunmuyor. Farkı, o bölüme eklediğiniz beceriler, deneyimler ve projeler yaratıyor. Hukuk okuyan bir genç yapay zekâyla çalışmayı biliyorsa, hemşirelik okuyan bir genç veriyi okuyabiliyorsa öne geçiyor.
Gelecekte güçlü olanlar yalnızca çok bilenler değil, yeniden öğrenebilenler olacak. Bu yüzden gençlerin eline harita değil, pusula vermeliyiz. Harita değişir, pusula yön göstermeye devam eder. Şu anda üzerinde çalıştığım projelerden biri de bu: Geleceğin meslekleri verisini Türkiye’deki üniversite bölümlerinin müfredatlarıyla karşılaştırıp hangi bölüme yapay zekâyla ilgili ne eklendiğini, ne eklenmesi gerektiğini ortaya koymak.
WOLA Akademi çalışmalarını da biraz anlatır mısınız? Nasıl devam ediyor ve yapay zekâyı bünyenizde çalışmalarınıza nasıl entegre ettiniz?
WOLA Akademi, yani World of Language Academy, 16 yıldır İstanbul’da akademik İngilizce ve sınav hazırlığı alanında çalışıyor; bugüne kadar 16 binden fazla öğrenciye ulaştık. Pearson PTE Academic Resmî Sınav Hazırlık Merkezi, British Council IELTS Yetkili Kayıt Merkezi ve ETS TOEIC Resmî Sınav Merkezi ve Partneriyiz. IELTS, PTE, TOEFL, SAT ve üniversitelerin İngilizce yeterlik sınavlarına hazırlık yapıyoruz, kurumlara da Business English programları yürütüyoruz.
Yapay zekâyı bünyemize kitapta savunduğum ilkeyle entegre ettik: Yapay zekâ önerir, öğretmen karar verir. Yapay zekâyı en çok iki yerde kullanıyoruz. Birincisi materyal üretimi. Her üniversitenin yeterlik sınavının kendine özgü bir formatı var. Bu formatlara birebir uygun deneme setlerini artık çok daha hızlı ve çeşitli üretebiliyoruz. Ama her set öğretmenlerimizin elinden geçiyor; doğruluk, zorluk düzeyi ve soru tekrarı tek tek kontrol ediliyor. İkincisi kişisel geri bildirim. Öğrencinin yazdığı metinlerdeki hata örüntülerini daha görünür kılıyoruz; böylece öğretmen, öğrencinin tam takıldığı yere müdahale edebiliyor. Kitaptaki sahnenin aynısı: Yapay zekâ öğretmenin göremediğini görmesine yardım ediyor, gerisi öğretmenin.
Öğrencilerimize de yapay zekâyı bir “cevap makinesi” olarak değil, çalışma ortağı olarak kullanmayı öğretiyoruz. Çünkü sınav salonunda yanlarında yapay zekâ olmayacak. Orada olması gereken, bu süreçte güçlenmiş kendi zihinleri.
Şimdi bunu bir adım öteye taşıyoruz. Bu alanda araştırma yapan ve kitabını yazmış biri olarak, yapay zekâyı öğrenciyi destekleyen bir bottan ibaret görmüyorum. Üzerinde çalıştığımız model hibrit: Bir yanda insani destek, yani her öğrenciye eşlik eden koçluk; diğer yanda yapay zekânın gücü. Bu yapı sayesinde öğrencilerimiz konuşmayı çok daha hızlı öğreniyor, Writing’de de yüksek puanlara ulaşıyor.
Ama WOLA’nın farkı klasik bir İngilizce kursu mantığında değil. Bizim için mesele yalnızca İngilizceyi öğretmek değil; duymayı öğrenmek, öğrenmeyi öğrenmek ve anlamayı anlamlandırmak. Kendi geliştirdiğimiz WOLA Metodu’nu bu insan–yapay zekâ hibrit yapısıyla birleştiriyoruz. Bugün sahada pek örneğini görmediğim bu modeli hayata geçirmek üzere çalışıyoruz.

Kitap imza günleriniz devam ediyor, ondan da biraz söz eder misiniz?
Evet, kitabın benim için en keyifli tarafı okurla yüz yüze buluşmak oldu. En son Penguen Kitabevi’nde çok güzel bir söyleşi ve imza günü gerçekleştirdik. Bu buluşmalar devam edecek: Hem ortaokul ve liselerimizde hem de yapay zekâ çağında eğitime ilgi duyan veli ve öğrencilerimizle söyleşilerimizi sürdüreceğiz.
Masada en çok duyduğum soru, çocukların yapay zekâyla kurduğu ilişkiyle ilgili. Bu yepyeni bir durum ve veliler bu ilişkiye nasıl eşlik edeceklerini, nasıl takip edip destek olacaklarını çoğu zaman bilmiyorlar. Bu yüzden veli eğitimlerini son derece önemsiyorum.
Söyleşilerde beni en çok etkileyen ise şu oldu: Aileler çocuklarını çok iyi tanıdıkları ve gelecekte başarılı olmalarını istedikleri için onları kendi bildikleri alanlara, belli mesleklere yönlendirmek istiyor. Öte yandan çocuklar hangi mesleği seçmek istediklerini tam tanımlayamıyor. Yapay zekânın meslekleri ellerinden alacağını düşündükleri için kendilerini bir boşlukta görüyorlar ve hangi yetkinliklere sahip olmaları gerektiğini bilmiyorlar. Ben de bu buluşmalarda, gelecekte söz sahibi olabilmek için gereken bu yetkinliklerin neler olduğunu anlatıyorum.
Kitabın bir de dijital tamamlayıcısı var: Dijital Uygulama Rehberi. Öğretmenler, eğitimciler ve veliler için 150 uygulama modellemesi içeriyor ve pelintemelli.com.tr üzerinden ücretsiz erişime açık. Okurun kitabı okuyup ertesi gün sınıfta ya da evde kullanabilmesini istedim.
Okurla buluşmanın bir başka yolu da ekran oldu. Her hafta Ekotürk’te kitabımın adını taşıyan “Yapay Zekâ Çağında Eğitim” programında düzenli konuk olarak yer alıyorum. Programda yapay zekâ çağında eğitimi tüm paydaşlarıyla, yani öğretmenler, idareciler, veliler ve öğrencilerle birlikte; dünyadan ve Türkiye’den eğitim modelleri üzerinden ele alıyoruz.
Bu süreçte hedefleriniz neler?
Önümüzdeki dönem için üç hedefim var.
Birincisi sahaya inmek. Kitapta yazdıklarımın sınıfta karşılık bulmasını istiyorum. Bu yüzden okullara dört ayrı kitle için gidiyorum: öğretmenler, öğrenciler, veliler ve yöneticiler. Bu buluşmalarda kuramdan çok uygulama var: Yapay zekâya dayanıklı ödev ve sınav nasıl tasarlanır, öğretmen yapay zekâyı düşünme ortağı olarak nasıl kullanır, veli evde hangi soruları sorar. Dijital Uygulama Rehberi’nin yeni sürümünde de her uygulamayı Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin ünite ve öğrenme çıktılarıyla eşleştiriyorum. Böylece rehber bir fikir kütüphanesi olmaktan çıkıp öğretmenin doğrudan dersine taşıyabileceği bir araca dönüşecek.
İkincisi Yapay Zekâ Ehliyeti’ni yaygınlaştırmak. Bu kavramı ilk kez Mart 2026’da Simge Dergisi’nde yazdım, kitapta da lise düzeyi için kademeli bir çerçeve olarak işledim. Lise sonunda her öğrencinin yapay zekâyı sorumlulukla kullanabildiğini gösteren bir ehliyete sahip olmasını önemsiyorum. Eylül’de UNESCO’nun yapay zekâ çağında eğitim üzerine yürüttüğü küresel istişareye de bu çerçeveye dayanan bir katkı metni gönderdim.
Üçüncüsü uluslararası alan. Kitabın İngilizce versiyonu üzerinde çalışıyorum. Türkiye’de geliştirdiğimiz modelleri dünyaya bir kanıt olarak taşımak istiyorum. Çünkü Türkiye bu dönüşümü yalnızca izleyen değil, ona katkı sunan bir ülke olabilir.

Bu yeni çağda gençlere, ebeveynlere, eğitimcilere, herkese neler önerirsiniz?
Gençlere: Yapay zekâyı kullanın, ama düşünmenizi ona teslim etmeyin. Bir çıktı aldığınızda üç soru sorun: Doğru mu? Kaynağı ne? Bunun içinde ben neredeyim? Bilmediğinizi fark etmekten korkmayın. “Bunu bilmiyorum ama nasıl öğreneceğimi biliyorum” diyebilen insan dünyanın en zengini. Bölüm seçerken de unutmayın: Farkı diplomanız değil, ona eklediğiniz beceriler ve projeler yaratacak.
Ebeveynlere: Kısıtlamak yerine eşlik edin. Ekran süresini kontrol etmek tek başına yetmiyor; güçlü dijital kültür, düşünmenin konuşulabildiği evlerde gelişir. Ben buna “yemek masası pedagojisi” diyorum. “Bugün ne öğrendin?” yerine şunu sorun: “Bugün ne merak ettin? Hangi soruyu sordun? Bir yapay zekâ aracı kullandın mı, yanlış söylediği bir şey oldu mu?” Ödev bittiğinde de sorun: “Bunun içine sana ait bir duygu, bir anı, bir düşünce ekledin mi?”
Eğitimcilere: Mükemmel olmayı beklemeyin, küçük başlayın. Kâşif olarak başlayın, uygulayıcıya dönüşün, zamanla kendi derslerini tasarlayan bir öğretmen olun. Yapay zekânın size açtığı zamanı öğrencinize ayırın. Öğretmenin gerçek değeri hiçbir zaman sadece aktardığı bilgide olmadı; sınıftaki kırk çocuktan hangisinin o sabah omuzlarında ağır bir yükle geldiğini bir bakışta sezmelerinde.
Yöneticilere: Büyük donanım yatırımlarından önce kültüre yatırım yapın. Öğretmenin hata yapmaktan korkmadan deneyebileceği güvenli alanlar kurun.
Ve hepimize: Bu bir tsunami. Ama ne onu durdurmaya çalışmak ne de ondan kaçmak çözüm. Dalganın üzerinde dengede kalmayı ve rotayı kimin çizeceğini birlikte belirlemeliyiz. Teknoloji hız üretir, eğitim yön üretir. Yönü belirleyecek olan algoritmalar değil, o algoritmaları yöneten insanlar.