YAĞMUR TANYILDIZ'ın röportajı için tıklayınız...
“İzleyici” ve “Dehşetin Günlüğü” kitaplarının yazarı Buğracan Tuğçin Güder ile bir araya geldik. Yazmaya nasıl başladığından ve kitaplarından konuştuğumuz Güder; “Yeni kitaplarım okurlarımla buluşmaya devam edecek” dedi…

Öncelikle hoş geldiniz. Sizi tanıyabilir miyiz? Buğracan Tuğçin Güder kimdir?
Hoş bulduk Yağmur Hanım. Ben 2001 yılında Yozgat’ta doğdum. Küçük yaşlardan itibaren okumayı ve yazmayı seviyorum. 2025 yılının Mart ayında ilk kitabım olan “İzleyici” ile ilk kez okurlarla buluşarak yayın hayatında yerimi aldım. Ardından bir kaç ay sonra ise “Dehşetin Günlüğü” romanını yazarak 2. kitabımla raflarda tekrar sevgili okurlarla buluştum. İki kitabım da okuyuculardan güzel ve yapıcı eleştiriler aldı.
Aslında baba mesleğiniz kuyumculuk… Yazmaya nasıl başladınız? Sizi teşvik eden biri olmuş muydu? Yazmaya ilginiz hep var mıydı?
Evet, babadan kalma kendi aile mesleğimiz kuyumculuk. Hem ticaretle uğraşıyor hem de bir yandan zaman bulabildikçe yazıyorum. Yazmaya çocukluğumdan itibaren ilgim var diyebilirim. Yazmaya ilk kez ilkokul zamanlarımda okulun düzenlediği hikâye yazımı yarışmasına katılmak için yazmaya başladım. İlk hikâyemi bu şekilde yazdım, yarışmada birinci olduktan sonra yazma hobime o zaman ki öğretmenimin de beni motive etmesiyle devam ettim. Sonrasında yazmak konusundan kendimi geliştirmek amacıyla zaman zaman kısa hikâyeler ve öyküler yazmaya devam ettim. Ardından 2025’in Mart ayında ilk romanım olan “İzleyici” yayınlandı, bir kaç ay ardından da “Dehşetin Günlüğü” isimli romanım yayınlandı.

Nisan ayında ilk kitabınız “İzleyici” okurlarla buluşmuştu. Nasıl çıktı ortaya? Neler anlattınız?
İzleyici kitabımda, ana karakter olan İzleyici’nin başka insanların hayatlarına nasıl sızdığı, onları nasıl yönlendirdiği ve izlediği anlatılmakta. Romanın ana karakteri olan “izleyici”, ilk bakışta kişisel bir sapkınlıkla izleme eylemine bağlansa da, bu karakter aslında günümüz dünyasında bireyleri adım adım izleyen büyük gözetim sistemlerinin sembolüdür. Bu gözlem, artık yalnızca bireylerin eylemleriyle sınırlı değildir; düşünceler, duygular, davranış kalıpları, hatta özel anlar bile veri haline getirilerek kayıt altına alınmaktadır. İzleyici’nin yaptığı şey, aslında sistemin yaptığı şeyin kendince bireysel bir kopyasıdır: “Bak, kaydet, anlamlandır ve müdahale et.”
Ve tıpkı dünya üzerindeki tüm sistemler gibi, izlerken bir tür tatmin, bir tür iktidar sarhoşluğu, her türlü bir tür çıkar elde eder. İzleyici kitapta görünmemesi gerekenleri izleyerek adeta tanrısal bir güç elde eder. Bu, Michel Foucault’nun “panoptikon” kavramına benzer; “gözetleme, iktidar tesis eder” öncülü geçerlidir. Çünkü kitaptaki izleyici bir yandan yalnızca gözlemez, aynı zamanda zamanla hükmetmeye, yönlendirmeye başlar. Psikolojik olarak, karakter izlediği diğer insanları bir “öteki” olarak yaftalar. Bu da izolasyon ve yabancılaşma doğurur. Felsefi olarak, başkalarına dair kurulan algıların esasen bizim içsel yalnızlığımızı yansıttığı düşüncesine götürür. Modern zamanlarda teknolojiyle beraber tarafsız gözetleme imkânı artarken, bu roman mahremiyet fikrinin çöküşünü ele alır.

Şimdilerde yeni kitabınız “Dehşetin Günlüğü” de raflardaki yerini aldı. Kitap, bir muhbirin gazeteciye ulaştırdığı gizemli bir günlükle başlıyor… Kitabın okura verdiği mesaj nedir?
Romanın ana karakteri kim olduğunu gizler; onun sadece uygulayan bir el olduğu bu organizasyonda ne siparişi veren, ne de faile ulaşmak mümkündür. Bu anonimlik temelinde sorumluluktan kaçışla ilgilidir. Felsefede bu durum, bireyin eylemlerinden sıyrılarak kolektif ya da sistemsel bir kimliğe bürünmesinin etik boyutlarını sorgulatır. Romanda geçen suç organizasyonunda insan hayatı adeta sıradan bir “üretim hattı” gibi sırayla tüketilir. Bu da Jeremy Bentham’ın kontrol toplumu ve panoptikon düşüncelerine atıfta bulunan bir distopyadır. Dehşetin Günlüğü romanı, romandaki şiddet eylemlerinin bireysel sapkınlıklardan ziyade “iyi organize edilmiş bir sistemin” sonucu olduğunu gösterir. Ana karakter yalnız bir katil değil, bir organizasyonun “uygulayıcı kolu” dur. Ortada bir sistem vardır. Kurbanlar önceden “siparişle” seçilir, izlenir, değerlendirilir ve sonrasında müşterilerin kişisel zevkleri için işkenceyle öldürülür. Yani, bu dehşetin müşterisi de vardır, izleyeni de, susanı da. Bu noktada Dehşetin Günlüğü, herkesin bir şekilde suça ortak olduğu bir dünyayı resmeder. Kimileri parayla can alır. Kimileri bunu bir “gösteri” gibi izler. Kimileri bilir ama ses çıkarmaz. Kimileri sadece işini yapar, sorgulamaz.
Roman, sistemin sadece yukarıdan dayatılan bir mekanizma değil, aslında toplumun isteyerek veya istemeyerek katkısıyla işleyen dev bir makine olduğunu gösterir. Fail yoktur, herkes bir parçasıdır. Toplumun arz-talep meselesidir. Bu felsefi bakış açısı, Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramını anımsatır: İnsanlar çoğu zaman kötülüğü bilinçli bir niyetle değil, “sadece işini yaparak” gerçekleştirir. Her kötü’nün bahanesi bellidir, güya hepsi “işini yapıyordur”. Roman da işte tam bu konuda üzerinde durur.
Yeni kitaplar gelmeye devam edecek mi?
Evet, yeni kitaplarım okurlarımla buluşmaya devam edecek, bu konuda müsterih olsunlar.
Yazmak dışında neler yapıyorsunuz?
Zaman bulabildiğince doğa yürüyüşleri, dağcılık ve kampçılık ile ilgileniyorum. Genel olarak doğa sporlarıyla uğraşıyorum.
Okuduğunuz, örnek aldığınız yazarlar var mıdır?
En çok okuduğum yazarlar arasında H.P Lovecraft, Stephen King, Edgar Allen Poe, Chuck Palahniuk, Clive Barker ve Jack London bulunmaktadır.
Sohbetiniz için teşekkür ederim. Son olarak neler söylemek istersiniz?
Siz Yağmur Hanıma ve gazetenize benimle yaptığınız bu güzel röportajınızdan dolayı teşekkürlerimi sunuyorum, sağlıcakla kalın.