Dünya ekonomisinde sessizce büyüyen bir tehlike var. Savaşlar, enerji mücadeleleri, siyasi krizler ve küresel rekabet konuşulurken, ülkelerin omuzlarındaki borç yükü giderek ağırlaşıyor. Üstelik mesele yalnızca ne kadar borçlanıldığı değil, bu borcun hangi koşullarda ve nasıl geri ödeneceği.
Dünya Bankası'nın 5 Kasım'da yayımladığı son rapor, dikkatleri bu büyük soruna çevirdi.
Gelişmekte olan ülkelerin dış borç stoku, 2025 yılında yüzde 5,5 artarak 9,4 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştı. Bu, 2021'den bu yana kaydedilen en hızlı artış.
Rakamın büyüklüğü kadar, ortaya koyduğu ekonomik tablo da düşündürücü.
Çünkü ülkeler yalnızca borçlanmıyor; borçlarını çevirmek için de giderek daha ağır maliyetlerle karşı karşıya kalıyor.
BORÇ ALMAK KOLAYLAŞTI, BEDELİ AĞIRLAŞTI
Küresel finans piyasalarına erişimin yeniden kolaylaşması ilk bakışta olumlu bir gelişme gibi görünebilir. Ancak Dünya Bankası'nın verileri, bu finansmanın özellikle yoksul ülkeler açısından oldukça pahalıya mal olduğunu gösteriyor.
Düşük ve orta gelirli ülkeler, 2025 yılında anapara ve faiz ödemeleri için toplam 1,4 trilyon dolar harcadı. Bu, üst üste beşinci yılda da artan bir borç ödeme yükü anlamına geliyor.
Daha çarpıcı olan ise en kırılgan ülkelerin yeni borçlanırken karşılaştığı faiz oranları.
Dünya Bankası'nın uygun koşullu finansmanından yararlanabilen en yoksul ülkeler, 2025 yılında özel kreditörlerden aldıkları yeni krediler için ortalama yüzde 8,2 faiz ödemek zorunda kaldı. Bu oran, 1989'dan bu yana görülen en yüksek seviye.
Yeni tahvil ihraçlarında ise ortalama faiz yüzde 9,4'e ulaştı.
Yani finansmana ulaşmak mümkün olsa bile bunun bedeli giderek ağırlaşıyor.
436 MİLYAR DOLARLIK FARK
Raporun en dikkat çekici verilerinden biri de 2022-2025 dönemine ilişkin.
Gelişmekte olan ülkeler, bu dört yıllık süreçte yeni finansman olarak aldıklarından 436 milyar dolar daha fazla anapara ve faiz ödemesi yaptı.
Bu tablo, söz konusu ülkelerin kaynaklarını kalkınma yatırımlarına ayırmakta neden zorlandığını da ortaya koyuyor.
Bir ülkenin bütçesinde borç ödemeleri giderek daha büyük yer tutuyorsa eğitim, sağlık, altyapı, teknoloji ve istihdam yatırımları için ayrılabilecek kaynak da baskı altına giriyor.
Elbette borçlanmak tek başına ekonomik başarısızlık anlamına gelmez. Doğru koşullarda alınan ve üretime, altyapıya, istihdama yönlendirilen dış kaynak ekonomik büyümeye katkı sağlayabilir.
Asıl tehlike, alınan borcun üretim kapasitesini artırmak yerine sürekli eski borçları çevirmek için kullanılması.
YENİ BORÇLA ESKİ BORÇ KAPATILIYOR
Dünya Bankası raporunda dikkat çeken bir başka gelişme de bazı hükümetlerin vadesi gelen borçlarını ödeyebilmek için yeni tahvil çıkarması.
Bu yöntem, ödeme takvimini ileriye taşıyabiliyor. Ancak borç stokunu mutlaka azaltmıyor. Üstelik yeni borçlanma daha yüksek faizle gerçekleştiğinde ülkenin gelecekteki ödeme yükü daha da ağırlaşabiliyor.
Burada önemli bir ayrıntı var: 2022-2025 döneminin genelinde yeni finansmanla borç ödemeleri arasındaki denge ülkeler aleyhine gelişmiş olsa da 2025 yılında uzun vadeli borç akışları yeniden pozitif bölgeye geçti. Dünya Bankası verilerine göre 2024'te 118 milyar dolarlık net çıkış yaşanırken, 2025'te 45 milyar dolarlık net giriş kaydedildi.
Bu değişim, finansman akışlarının yeniden canlandığını gösteriyor. Ancak borçların maliyeti ve sürdürülebilirliği konusundaki soru işaretlerini ortadan kaldırmıyor.
TÜRKİYE BU TABLONUN NERESİNDE?
Küresel borç yükündeki artış Türkiye açısından da yakından izlenmesi gereken bir gelişme.
Türkiye, uluslararası finans piyasalarıyla bağlantılı, enerji ithalatı yüksek ve dış ticareti küresel ekonomik koşullardan etkilenen bir ülke.
Dünyada faizlerin ve finansman maliyetlerinin yüksek seyretmesi, gelişmekte olan ekonomilere yönelen sermayenin koşullarını değiştirebilir. Uluslararası yatırımcıların risk iştahındaki dalgalanmalar, dış kaynak ihtiyacı bulunan ülkelerin borçlanma şartlarını etkileyebilir.
Doların değeri, küresel faiz oranları ve uluslararası piyasalardaki güven ortamı da bu süreçte belirleyici unsurlar arasında.
Bu nedenle dünyanın farklı bölgelerinde büyüyen borç sorunu, Türkiye'nin dış finansman koşullarından ihracat pazarlarına kadar uzanan geniş bir alanı ilgilendiriyor.
Ancak önemli bir ayrımı gözden kaçırmamak gerekiyor: 9,4 trilyon dolarlık rakam, gelişmekte olan ülkelerin toplam dış borcunu ifade ediyor. Türkiye'nin kendi dış borç miktarı değil. Türkiye'nin borç yapısı ve riskleri ayrıca değerlendirilmelidir.
ASİL SORU BORCUN NASIL ÖDENECEĞİ
Dünya ekonomisi bugün yalnızca enflasyon, savaşlar veya enerji fiyatlarıyla mücadele etmiyor. Bir tarafta büyümek ve yatırım yapmak isteyen ülkeler, diğer tarafta giderek ağırlaşan borç ödeme yükleri bulunuyor.
Borçlanma maliyetleri yükseldiğinde ve bütçelerin önemli bölümü geçmişte alınan kredilerin geri ödenmesine ayrıldığında, geleceğe yatırım yapmak da zorlaşıyor.
Bu durumun sonuçları yalnızca hükümetlerin bilançolarında kalmıyor. Üreticiden çalışana, yatırımcıdan tüketiciye kadar geniş bir kesimi etkileyebiliyor.
Elbette 9,4 trilyon dolarlık borç tek başına yeni bir küresel finans krizinin kesinlikle yaşanacağı anlamına gelmiyor. Ülkelerin ekonomik büyüklükleri, gelirleri, rezervleri ve borç vadeleri birbirinden farklı.
Ancak Dünya Bankası'nın ortaya koyduğu tablo ciddi bir uyarı niteliğinde.
Dünyanın önündeki soru artık yalnızca ne kadar borçlanabileceği değil; bu borçları hangi kaynaklarla, hangi faizle ve nasıl ödeyebileceği.
Çünkü ekonomik krizler her zaman bir gecede ortaya çıkmaz. Bazen yıllar boyunca biriken maliyetler, fark edilmesi güç bir kırılganlık yaratır. O kırılganlık büyüdüğünde ise faturayı yalnızca devletler değil, toplumun bütün kesimleri öder.
Dünya bugün 9,4 trilyon dolarlık bir borç gerçeğiyle karşı karşıya.
Ve asıl mesele, bu borcun büyüklüğünden çok, geleceğe ne kadar ağır bir fatura bırakacağı.