Dünya, alışıldık bir krizin değil; yanlış hesaplanırsa küresel dengeleri sarsacak bir kırılmanın eşiğinde. Washington’dan yükselen sert mesajlar, Tahran’dan gelen meydan okumalar ve Ortadoğu’da artan askeri hareketlilik tek bir soruyu yeniden gündeme taşıyor: Amerika, İran’a gerçekten saldırırsa ne olur?
Şunu net söylemek gerekiyor: Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi sınırları dışında giriştiği savaşların sicili parlak değil. Vietnam’dan Irak’a, Afganistan’dan Libya’ya uzanan liste, askeri üstünlüğün siyasi başarıya dönüşmediğinin somut kanıtlarıyla dolu. Sahaya girilen her yerde geride yıkılmış devletler, çökmüş toplumlar ve yıllarca süren istikrarsızlık kaldı. Bugün İran dosyasına bakan birçok stratejist, Washington’un yine aynı hataya doğru ilerlediği görüşünde birleşiyor.
Çünkü İran, ne Irak’a benzer ne Suriye’ye. İran; kökleri Pers İmparatorluğu’na uzanan, binlerce yıllık devlet geleneği olan, kriz anlarında iç reflekslerini hızla devreye sokabilen bir ülkedir. Rejim tartışılabilir, ekonomi ağır baskı altında olabilir; ancak “devlet bilinci” söz konusu olduğunda İran, Ortadoğu’daki en dirençli yapılardan biridir. Bu gerçek, Washington’da çoğu zaman yeterince hesaba katılmıyor.
Son günlerde İran dini lideri Ali Hamaney’in kullandığı sert dil, basit bir ideolojik söylem olarak okunmamalı. Hamaney’in Amerika’yı “çıkarı yoksa saldıran bir güç” olarak tanımlaması, aslında son yarım yüzyılın jeopolitiğine yapılmış bir özet.
İsrail vurgusu, Müslüman coğrafyanın parçalanması iddiası ve “rejim değiştirme” suçlaması; hepsi Washington’un bölgede bıraktığı izlere dayanıyor. Bu yüzden Tahran’dan gelen mesaj, bir duygusal çıkıştan çok, “bedel ödetme” üzerine kurulu bir caydırıcılık stratejisi.
Donald Trump cephesinde ise tablo daha sert ama aynı zamanda daha riskli. Trump, kriz anlarında geri adım atmayan bir lider profili çiziyor. İlk başkanlık döneminde İranlı General Kasım Süleymani’nin öldürülmesiyle tansiyonu zirveye taşıyan da oydu. O günlerde Hamaney’in sarf ettiği “Amerika saldırırsa tabutlarla döner” sözü, retorik bir tehditten ibaret değildi; İran’ın asimetrik savaş kapasitesine açık bir göndermeydi.
Bugün şartlar daha da karmaşık. Ortadoğu zaten yanıyor. Gazze savaşı sürüyor, Lübnan sınırı kaynıyor, Yemen’de Husiler Kızıldeniz’i kilitlemiş durumda. Körfez’deki her askeri hareket, enerji piyasalarında anında karşılık buluyor. İran’a yönelik bir saldırı, sadece Tahran’ı değil; İsrail’i, Körfez ülkelerini, Avrupa’yı ve küresel ekonomiyi doğrudan etkiler. Hürmüz Boğazı’nda yaşanacak en küçük kriz, petrol fiyatlarını fırlatmaya yeter.
Bu noktada sıkça dile getirilen bir benzetme giderek daha yüksek sesle konuşuluyor: “İran, Amerika için ikinci Vietnam olur mu?” Askeri olarak bakıldığında ABD’nin ateş gücü tartışılmaz. Ancak modern savaşlar yalnızca bombalarla kazanılmıyor. İran’ın bölgedeki müttefikleri, vekil güçleri ve uzun süreli yıpratma kapasitesi, kısa vadeli bir operasyonu uzun soluklu bir bataklığa dönüştürebilir. Vietnam’da olduğu gibi, sahada kazanılan her taktik başarı, siyasi bir yenilgiye dönüşebilir.
Üstelik İran toplumunu da tek bir kalıba sıkıştırmak büyük hata olur. Ekonomik kriz derin, halk zor durumda; ancak dış saldırı tehdidi, ülkede iç tartışmaları bir anda ikinci plana iter. Tarih bunu defalarca gösterdi. Dış müdahale, çoğu zaman rejimleri zayıflatmaz; tam tersine konsolide eder.
Bugün dünya başkentlerinde asıl konuşulan konu şu: Amerika bu riski gerçekten göze alır mı? Afganistan ve Irak tecrübeleri hâlâ hafızalardayken, Washington’un yeni bir “bitmeyen savaş”a sürüklenmesi kendi iç siyasetinde de ağır sonuçlar doğurur. Ekonomik kırılganlıklar, seçim hesapları ve küresel rekabet ortamı, bu kararın maliyetini daha da artırıyor.
Sonuçta ortada basit bir güç gösterisi yok. İran dosyası, yanlış okunursa yalnızca Ortadoğu’yu değil, dünya düzenini sarsacak bir fay hattına dönüşür. Amerika’nın askeri gücü büyük olabilir; ancak tarih, kadim devlet geleneğine sahip toplumların masa başında yazılan senaryolara kolay teslim olmadığını defalarca kanıtladı.
Bugün sorulması gereken soru şu:
Washington bu kez gerçekten kazanabileceği bir savaşa mı hazırlanıyor, yoksa dünya yeni bir Vietnam’ın ayak seslerini mi dinliyor?