
CANAN EROL
“Audrey Hepburn’ün dediği gibi, Paris her zaman iyi bir fikirdir.” Bu söz aklımda, sonbaharın Paris’ine doğru yola çıktım. Üstelik şehir, yılın en hareketli dönemlerinden birini yaşıyordu. Paris Moda Haftası, sokaklarda yükselen eylem sesleri ve her köşede başka bir hikâye…

Paris’in kuzeyinde, Porte de la Chapelle ve çevresinde şehrin başka bir yüzüyle karşılaştım. Fransızcada “kapı” anlamına gelen porte, bir zamanlar Paris’i çevreleyen surların girişlerini anlatıyor; bugünse kentin sınırındaki bölgelerin adlarında yaşamaya devam ediyor. Burada öğrencilerin yaşadığı sorunlar, sokaklara taşan hareketlilik ve eylem sesleri, Paris’in ışıltılı vitrinlerinden uzakta başka bir hayatın sürdüğünü hatırlatıyordu. Şehri gezerken birkaç sokak öteden gelen protesto seslerini duymak da mümkündü.

Trocadéro Meydanı’nda Eyfel Kulesi ışıl ışıl parladığında insanın içinden yalnızca bakmak geliyor. O gece Céline Dion da Paris’teydi; konser veriyordu. Kim bilir, belki o da kaldığı beş yıldızlı otelin balkonundan Eyfel’e hayranlıkla bakmıştı. Tıpkı birkaç adım ötemdeki göçmenler, kusursuz fotoğrafını çekmeye çalışan influencer genç kadın, Paris’in evsizleri, sarhoşları, sokaklarında hayatını sürdüren seks işçileri, turistleri ve bistroda bir an soluklanıp sigarasını yakan yorgun garson gibi… Aynı kuleye bakıyor, ama kim bilir ne kadar farklı hayatlar yaşıyorduk.
Barınmak, insanın en temel ihtiyaçlarından biri olmasına rağmen Paris sokaklarında ve yol kenarlarında gördüğüm evsizlerin sayısı beni şaşırttı. Dünyanın en çok ziyaret edilen, en zengin ülkelerinden birinin başkentinde, böylesine görkemli bir hayatın yanı başında insanların sokakta yaşamak zorunda kalması düşündürücüydü. Şehrin yoksul mahallelerinde gördüğüm manzara da öyle… Bütün o ışıltının arasında insan ister istemez şunu soruyor: Bir ülkenin zenginliği, o ülkede yaşayan herkesin refahı anlamına geliyor mu?

Eyfel Kulesi’nin önündeki geniş yeşil alana doğru yürüdüğünüzde, özellikle Paris’e ilk kez gelecek olanları şaşırtacak bambaşka bir manzara karşılıyor sizi. Yere serilmiş tezgâhlar, Paris motifli hediyelikler, küçük Eyfel Kuleleri, şemsiyeler… Bir an, 1980’li yılların Sultanahmet Meydanı geliyor aklıma. Hani şipşak fotoğraf çektiren turistler, yere tezgâhını seren satıcılar, kalabalığın içindeki o kendine özgü telaş… Paris’in göbeğinde, dünyanın en tanınmış simgelerinden birinin hemen yanı başında, yıllar öncesinden tanıdık bir İstanbul manzarası buluyorum. Ben de hiç ihtiyacım olmadığı hâlde Paris motifli plastik bir şemsiye alıyorum. Çünkü her zaman ihtiyacımız olduğu için almıyoruz bir şeyleri. Bazen de yağmurun altında ekmeğini kazanmaya çalışan bir esnafın emeğine küçük bir katkıda bulunmak için alıyoruz.

Birkaç sokak ötede ise bambaşka bir Paris başlıyordu: Lüks mağazalar, şık bistrolar, özenle giyinmiş insanlar… Nişantaşı’nı hatırlatan, hatta kimi köşeleriyle onu geride bırakan bir zarafet. Bir tarafta hayatını kazanma telaşı, diğer tarafta lüksün kusursuz vitrini…
Paris’i güzel yapan yalnızca Eyfel’i, mimarisi ya da modası değil belki de. Aynı ışığın altında birbirinden farklı hayatların akıp gitmesi. Birinin tatili, diğerinin mesaisi; birinin hayali, diğerinin mücadelesi…
Audrey Hepburn haklı mıydı? Paris her zaman iyi bir fikir olabilir. Ama bence Paris’i gerçekten görmek, o güzel ışıklara hayran kalırken gölgelerini de fark etmekle başlıyor.

Stil Notları | Sonbaharda Paris Zarafeti
Az parçayla çok stil!
Sonbahar gardırobunuzda bu sezon bordo, çikolata kahvesi, krem ve gri tonlarına yer açın. İyi kesimli bir trençkot, deri ceket ya da omuzları düzgün gösteren bir blazer, en sade kombini bile bir anda değiştirebilir. Jean pantolonunuzu beyaz bir gömlek ve loafer ayakkabılarla tamamlayarak zahmetsiz bir Paris şıklığı yakalayabilirsiniz. Daha cesur bir görünüm için bordo bir çanta, desenli bir fular ya da dikkat çekici bir kemer seçin. Montmartre’ın bohem ruhundan ilham alıp farklı dokuları bir araya getirmek de mümkün. Unutmayın, şıklık pahalı markalarla değil, parçaları nasıl bir araya getirdiğinizle ilgilidir. Her trendi takip etmek zorunda değilsiniz; size yakışanı bulmanız yeterli. Çünkü zamansız stil, modanın peşinden koşmak değil, kendi imzanızı yaratmaktır.

MİMARİ İZLER
Pont Alexandre III: Paris’in Işığa Büründüğü Yer
Paris’i gece yürüyerek keşfetmenin başka bir güzelliği var. Hele yolunuz Pont Alexandre III’e düşerse… Seine Nehri’nin üzerinde uzanan bu görkemli köprüye adım attığınızda, kendinizi bir anda başka bir zamanın içinde buluyorsunuz. Altın renkli heykeller, zarif sokak lambaları, taş işçiliğinin ince ayrıntıları ve nehrin üzerinde titreşen ışıklar… Her şey sanki biraz yavaşlıyor.

Köprüde yürürken bir an durup etrafınıza bakın. Bir yanda ışıklarıyla Eyfel Kulesi, diğer yanda Paris’in görkemli tarihî yapıları; aşağıda usulca akan Seine… İnsan yalnızca bir nehrin karşı kıyısına geçmiyor, şehrin güzelliğinin içinde birkaç dakikalığına kayboluyor.

1900 yılında açılan bu köprü, mimarisiyle olduğu kadar insanda bıraktığı duyguyla da etkileyici. Gündüz ayrıntılarını daha iyi görebilirsiniz; ama bence asıl büyüsü, Paris’in sarı ışıklara büründüğü akşam saatlerinde ortaya çıkıyor. Fotoğraf çekmek için duraklayanlar, el ele yürüyen çiftler, manzarayı sessizce seyredenler… Herkesin bu köprüde kendine ait küçük bir anı var sanki.
Paris’e yolunuz düşerse Pont Alexandre III’ü yalnızca bir gezi rotasına eklemeyin. Akşam saatlerinde yürüyün, biraz yavaşlayın ve şehri seyredin. Çünkü bazı mimari eserler yalnızca görülmek için değil, içinde hissetmek için vardır.

PARİS’İN LEZZET MOLALARI
Dört lezzet, dört küçük durak
Paris’te güzel bir kahve ve çıtır bir kruvasan için mutlaka ünlü kafelerin masalarına oturmanız gerekmiyor. Ara sokaklardaki fırınlar da başlı başına bir keşif. Hatta bazen iki avroluk sıradan bir kruvasan bile insana Paris’in fırıncılık kültürünün ne kadar güçlü olduğunu hatırlatabiliyor.
Kruvasan için: Boulangerie du Sentier — 47 Rue du Caire, 2. bölge. Sabah yürüyüşünüze taze bir kruvasanla başlamak için güzel bir durak.
Makaron için: Pierre Hermé — 4 Rue Cambon, 1. bölge. Fransız pastacılığının zarif ve yaratıcı yüzünü tatmak isteyenlere.
Sandviç için: Le Petit Vendôme — 8 Rue des Capucines, 2. bölge. Klasik Fransız jambonlu baget sandviçini denemek isteyenler için.
Soğan çorbası için: La Jacobine — 59–61 Rue Saint-André des Arts, 6. bölge. Özellikle serin bir sonbahar gününde, Paris sokaklarında uzun uzun yürüdükten sonra sıcacık bir mola için.
Paris’te lezzet keşfi bazen ünlü bir pastanenin vitrininde, bazen de yolunuzun üzerindeki küçücük bir fırında saklı. Biraz merakla dolaşın; şehrin tadı, çoğu zaman planlamadığınız bir durakta çıkar karşınıza.