Sevgili okurlarım, can dostlarım… Konu; baba olmak ve babasız büyümek olunca içime her zaman derin bir hüzün çöker. Çok değer verdiğim, programlarını mümkün olduğunca kaçırmadan takip ettiğim Türk tiyatro ve sinema oyuncusu, sunucu ve yönetmen Ahmet Mümtaz Taylan’ın “Empati” söyleşisinin konuğu; bilgisine, insanlığına ve kişiliğine büyük hayranlık duyduğum Prof. Dr. Mehmet Zihni Sungur olunca, sekiz dakikalık bu söyleşiyi dinlemeden geçemedim.

Söyleşinin başlığı bile insanı düşünmeye sevk ediyor.

İnanıyorum ki sizler de dinlediğinizde, yalnızca bir psikiyatristin sözlerini değil, hayatın içinden gelen çok önemli bir gerçeği duyacaksınız. Sayın Sungur’un ve benim dolduğu gibi belki sizlerin de gözleriniz dolacak.

Sekiz dakikalık söyleşiye aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=um06Yizt4So&t=74s

Çünkü yoksulluk denildiğinde aklımıza genellikle geçim sıkıntısı, yeterli beslenememe, barınamama veya sağlık hizmetlerinden yararlanamama gelir.

Oysa değerli hocamız “yoksulluk” kavramını babasız büyümekle bütünleştirerek, bana göre hedefi tam on ikiden vuran bir tespit yapıyor. Bu arada kendi babası 99 yaşında, hala ayakta ve çocuklarının, torunlarının üzerine titriyor.

Değerli dostlarım, insanın bazı eksiklikleri vardır ki parayla, imkânla, makamla ve zamanla telafi edilemez.

Baba eksikliği de yukarıda saydıklarımın başında gelir. Ben bunu yalnızca bir düşünce olarak değil, hayatımın büyük bir bölümünü işgal eden yaşadıklarımdan biliyorum.

Babamızı çok erken kaybetmiştik. Ben henüz beş yaşındaydım. Anam ise 29 yaşında dul kalmıştı. Eşini kaybetmiş biri olarak ANAMIZ, yetim kalan dört erkeği, kimseye muhtaç etmeden büyütmüştü.

Bugün geriye dönüp baktığımda, onun ne büyük bir mücadele verdiğini daha iyi anlıyorum.

Bir çocuğun babasını kaybetmesi yalnızca evde bir kişinin eksilmesi olarak düşünülmesin.

Babayı kaybedince Onun sesi, kokusu, sevgisi, sahiplenişi, koruyuculuğu, öğütleri ve varlığı da eksiliyor. Babadan yoksul olarak büyüyen insanlar çocukluğunda kaybettiği şeyin büyüklüğünü daha iyi anlıyor.

Bende ve benzer yaşantıyı paylaşan dostlarım gibi bazen kendi kendime düşünüyorum: Babamızı kaybetmeseydik, onun sevgisini, kokusunu, sahiplenişini, ailesini koruyup kollayışını ve hayatımıza kattığı değerleri yıllarca yaşayabilseydik, acaba hayatımız nasıl olurdu?

Bu konuda sorulan bir soru üzerine Sayın Sungur’un gözlerindeki yaşları tutamayarak verdiği cevabı dikkatle dinlemenizi öneririm. O cevabın içinde bu konuda aklınıza gelen ilginç soruların cevaplarını bulmanız mümkündür.

Çünkü babasız büyümek, insanın içinde ömür boyu taşıdığı ve aklından çıkaramadığı sessiz bir boşluk olarak görülebiliyor. Bu yüzden baba olduktan sonra… elimden geldiği kadar çocuklarıma yaşadığım acıları yaşanmamak adına sağlığımı koruyarak var gücümle çalıştım. Ve yaşadığım müddetçe de Onlara var gücümle destek olmaya devam edeceğim.

Yine Onların sağlıklı, mutlu, huzurlu ve başarılı olduklarını; hayatlarını güzel bir şekilde kurduklarını ve mutlu günlerini görmeyi her şeyden çok istiyorum. Çünkü yıllarca babasızlığın hüznünü yaşamış biri olarak, aynı hüznün kendi çocuklarım ve torunlarım tarafından yaşanmamasını diliyorum.

Şunu da samimiyetle söylemeliyim, burada asıl mesele yalnızca benim hikâyemle bitmiyor.

Bütün bunları kendi çocukluğumu anlatmak için de yazmıyorum. İçinde yaşadığımız dünyaya baktığımda, her geçen gün biraz daha kirlenen, değerlerini ve güzel hasletlerini yitiren bir toplumda çocuklarımızın geleceği adına çok endişeleniyorum. Gençlerimizin karşı karşıya kaldığı sorunları gördükçe hep birlikte büyük bir ümitsizliğe kapılıyorum!

Bazen insan, geleceği hayal ederken kendi çocuklarından çok, doğacak torunlarını düşünmeye başlıyor. “Onları nasıl bir Türkiye bekliyor?” diye sormadan edemiyorum. Hatta öyle bir noktaya geliyoruz ki, gençlerin evlenmekten, çocuk sahibi olmaktan ve aile kurmaktan çekinmesini, hayatını başka ülkelere giderek sürdürmek istediklerini üzülerek de olsa anlayabiliyorum.

Bu, aslında yalnızca ekonomik bir mesele de değildir. Bir toplumda insanlar geleceklerinden endişe ediyorsa, çocuk sahibi olmaktan çekiniyorsa, orada hepimizin üzerine düşünmesi gereken çok ciddi sorunlar var demektir.

Bilinçli insanlar aydınlık ve huzurlu bir Türkiye’de yaşamak istiyor.

Onun için aynı özlemle, çocuklarımızın ve özellikle gelecek nesillerin önünün kapanmamasını diliyorum. Çünkü bir babanın en büyük arzusu, çocuğunun kendisinden daha güzel bir dünyada yaşamasını istemesidir.

Baba hasretinden ve sevgisinden yoksun kalan bireyler, psikolojik, sosyal ve duygusal gelişimden de nasibini almayınca ağır bir travmayla karşı karşıya kalıyor.

Bir soru sorarak sonuca gelmek isterim, sevgili okurlarım, can dostlarım.

Emekli olmuş bir dedenin en büyük arzusu nedir bilir misiniz?!

Bir çocuğa bırakılabilecek en değerli miras yalnızca para, mal veya mülk değildir. Bir çocuğun , bakımından, eğitiminden ve korunmasından sorumlu olan ebeveynlere, daha da önemlisi geleceğe umutla bakabileceği bir ülkeye ihtiyaç vardır.!

Ebeveynler olarak çocuklarımızı büyütmekle kalmayıp; onlara zaman ayıralım, onları dinleyelim, ellerinden tutalım ve kendilerini güvende hissetmelerini sağlayalım. Çünkü çocuklukta mahrum kalınan bazı hasletlerin telafisi, insan ömrü boyunca mümkün olmayabiliyor.

Ama özellikle bir babanın ,bir annenin eksikliğini seksen yaşına merdiven dayamış biri olarak hâlâ üzerimden atabilmiş değilim.

Dilerim hiçbir çocuk, benim yaşadığım gibi, babasının kokusunu ve sesini hatırlayamadan büyümek zorunda kalmaz. Ve dilerim ki Mustafa Kemal Atatürk’ün yaktığı kalkınma ve aydınlanma meşalesi hiçbir zaman sönmesin; çocuklarımızın, torunlarımızın ve gelecek kuşakların huzur, güven ve umut içinde yaşayacağı bir Türkiye hep var olsun. Sevgiyle, saygıyla…

Fevzi MORAY

“ NE MUTLU TÜRKÜN DİYENE”