Yangın çıkar.

Deprem olur.

Sel gelir.

Ve daha duman tüterken aynı cümle dolaşıma sokulur:

"Devlet nerede?"

Elbette devlet sorgulanır. Elbette eksikleri konuşulur. Çünkü eleştiri, güçlü devletin düşmanı değil; gelişmesinin şartıdır.

Fakat son yıllarda eleştiri ile devleti itibarsızlaştırma arasındaki çizgi giderek silikleşti.

Orman yangınlarında dünyaya "#HelpTurkey" etiketiyle seslenildi. Sanki bu milletin devleti yokmuş, bütün umut yabancı ülkelerin sosyal medya gündemindeymiş gibi bir hava oluşturuldu. Depremde ise milyonlarca insanın öfkesi büyüdü; devletin eksikleri konuşuldu. Bunlar tartışılabilir.

Ama şu soruyu da sormak zorundayız:

Devlete güvenmeyip bütün umudunu sosyal medya kahramanlarına bağlayanlar, yarın o yapıların da hata yapmayacağının garantisini kimden aldı?

Devlet dediğiniz yapı; mahkemesiyle, denetimiyle, hukuku ve kurumlarıyla hesap verebilir bir mekanizmadır. Eksikleri olur, yanlışları olur ama onları düzeltecek güç de yine devletin içindedir.

Türkiye Cumhuriyeti, günübirlik duygularla kurulmadı. Atatürk'ün devletçilik ilkesi sadece ekonomik bir model değil; milletin ortak gücünü devlette toplama iradesidir. Çünkü devlet; milletin sigortasıdır.

Devlete kızabilirsiniz.

Yönetenleri eleştirebilirsiniz.

Yanlışlara itiraz edebilirsiniz.

Ama devlete olan güveni tamamen yıkmaya çalıştığınız gün, yerine koyacağınız şey hukuk değil; kaostur.

Unutmayalım...

Hükümetler gelir geçer.

Siyasetçiler değişir.

İsimler unutulur.

Ama devlet kalır.

Bu yüzden Türk milleti tarih boyunca önce devletini yaşatmış, sonra kendi yaralarını sarmıştır. Çünkü bilir ki devletsiz kalan millet, yalnızca toprak değil; hafıza, güven ve gelecek de kaybeder.

Devlet her zaman gençtir. Gücünü milletten alır, ömrünü milletten uzatır. Yanlış yapan hesap verir; fakat devlet yaşamaya devam eder.

Çünkü bizi biz yapan yalnızca aynı dili konuşmak ya da aynı bayrağın altında yaşamak değildir.

Bizi biz yapan, adını Türkiye Cumhuriyeti koyduğumuz ortak devlettir.