Dün “ülkücü gençlik” sahadaydı.

Bugün “radikal İslamcı” profili dolaşımda.

Fail değişiyor, ideolojik ambalaj değişiyor ama kriz üretme mekanizması aynı kalıyor. Uluslararası ilişkiler literatüründe bunun adı basit…

Kontrollü istikrarsızlık…

Bir ülkeyi dizayn etmek için tank göndermenize gerek yok; algı üretmeniz yeterlidir.

Rahip Santoro.

Hrant Dink.

Zirve Yayınevi.

Danıştay saldırısı.

Ankara Gar katliamı.

Suruç.

Hepsi farklı bağlamlarda yaşandı. Ama her biri Türkiye’nin dış politika manevra alanını daralttı, içeride sert güvenlik dalgaları yarattı ve uluslararası arenada belirli bir “ülke imajı” üretti.

Bu eylemler sadece hedefteki kişilere mi yönelmişti?

Yoksa Türkiye’nin yönünü, ittifaklarını ve iç güç dengesini etkilemeye mi?

Ergenekon–Balyoz döneminde bazı cinayetlerin o davalarla ilişkilendirilmesi için gösterilen ısrar, uluslararası meşruiyet üretme ihtiyacıyla mı ilgiliydi?

“Derin devletle hesaplaşan demokratik Türkiye” anlatısı Batı başkentlerinde ciddi destek buldu.

Ama yıllar sonra o davaların çökmesi, geriye ne bıraktı?

Yıpranmış kurumlar, parçalanmış güvenlik bürokrasisi ve büyüyen güvensizlik.

Ve gelelim Devlet Bahçeli’ye…

Bahçeli’nin söylem değişimleri kişisel bir zikzak değil; sistem içi pozisyonlanma göstergesi.

Çözüm sürecinde sert muhalefet, 15 Temmuz sonrası devlet aklıyla tam hizalanma, zaman zaman yumuşayan ton, zaman zaman en sert güvenlik dili…

Bu ne demek?

İdeolojik sabitlikten çok, güç merkezine göre konum alma refleksi demek.

Devletin güvenlik paradigması sertleştiğinde en sert söylem.

Normalleşme sinyali gerektiğinde daha pragmatik ton.

Bahçeli mi değişiyor, yoksa devletin ihtiyaç duyduğu rol mü değişiyor?

Şimdi “yeni çözüm süreci” konuşuluyor. Sınır ötesi operasyonlar, içeride hücre yapılanmaları, istihbarat savaşları, sosyal medya üzerinden yürüyen psikolojik harp… Artık terör sadece silahla değil; algıyla, görüntüyle, zamanlamayla çalışıyor. Bir saldırının askeri etkisinden çok, siyasal zamanlaması belirleyici oluyor.

Bu yeni süreç gerçekten sadece güvenlik tehdidine karşı refleks mi?

Yoksa aynı zamanda iç siyasetin yeniden dizayn edildiği bir zemin mi?

Türkiye’de güvenlik dalgaları genellikle siyasal konsolidasyon üretir. Tehdit yükseldikçe bloklar sertleşir. Seçmen davranışı rasyonelden güvenliğe kayar. Bu bir tesadüf değil; kriz dönemlerinde dünyanın her yerinde görülen bir refleks.

Provokasyon ile suikast arasındaki farkı hatırlayalım…

Suikast bir bedeni ortadan kaldırır.

Provokasyon bir toplumu hizaya sokar.

Eğer bir cinayet sonrası hukuk değil de siyasal dizayn hızlanıyorsa, orada sadece adli vaka yoktur. Orada jeopolitik sonuç vardır.

Bugün asıl meselede odaklanmamız gereken konu şu:

Türkiye gerçekten geçmişteki karanlık dosyaları tüm boyutlarıyla aydınlattı mı?

Yoksa sadece yeni bir güvenlik perdesi mi açıldı?

Çünkü uluslararası sistemde kırılgan görülen ülkeler, iç gerilimleri üzerinden şekillendirilir. Aktörler değişir, dosyalar kapanır, söylemler evrilir.

Ama yöntem hep aynıdır.

Korku üret.

Toplumu konsolide et.

Yeni dengeyi kur.

Türkiye’nin sorunu terörle mücadele etmek değil; terörün yarattığı iklimle nasıl siyaset yapıldığını ayırt edememek.

Peki biz ne yapıyoruz?

Olayları mı tartışıyoruz, yoksa bize gösterilen çerçevenin içinde mi düşünüyoruz?

Güvenlik ihtiyacı ile güvenlik üzerinden inşa edilen siyasal düzen arasındaki çizgiyi görebiliyor muyuz?

Çünkü o çizgi kaybolduğunda, fail değişir…

Ama senaryo hep aynı kalır.