Son dönemlerde hem iç siyaset hem de dış siyaset sistematiklerinin neredeyse paralel seyrettiğini görüyoruz. Bu nedenle “tarihi bir süreçten geçiyoruz” demek, abartılı bir tespit olmayacaktır. Özellikle önemli devlet kurumlarının çürümüşlüğünün ortaya çıkardığı tablo, Türkiye’yi her zamankinden daha fazla tavize açık bir hâle getiriyor.

Sistemin uzun yıllardır adım adım ilerlettiği “tekerrür planı”, toplumu gerçeklerden uzaklaştırmada oldukça başarılı oldu. Ancak zaman, doğru okumayı yapabilenlere bu büyük gösterinin kimler tarafından ve hangi amaçla yönetildiğini her daim açık bırakır. O perde aralandığında görünen şey ise, hiç de masum bir resim değildir.

Yakın geçmişi hatırlayalım: CAATSA yaptırımlarına yol açan S-400 krizi, F-35 sorunu… Tüm bunlar yeniden ABD’nin uslüpsüz büyükelçisi Tom Barrack tarafından gündeme getirildi. Fakat tüm bu tartışmalar arasında, yaptırımların en kritik başlıklarından biri olan Halkbank davasını gözden kaçırmak, bazı çevrelere resmen “ekmeğe yağ sürmek” olur.

Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ekim ayında yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump’ın kendisine, “Halkbank’ın problemi bizim için bitmiştir” dediğini aktarıyor. Azerbaycan dönüşü uçakta yaptığı değerlendirmede Erdoğan; F-35, CAATSA ve Halkbank davasının Trump ile masaya yatırıldığını, Trump’ın ise “Bu sorun bitti” sözünü bir siyasi irade beyanı olarak sunduğunu söylüyor.

Buraya kadar her şey kulağa “çözüme dair olumlu bir gelişme” gibi gelebilir. Ancak şimdi merceği tekrar bize çevirelim.

Son dönemde yaşanan futbol şikeleri, savunma sanayindeki skandallar, Türkiye’nin bir kara para aklama cennetine dönüştüğü iddiaları, kurumlardaki çürüme ve pervasız açıklamalar… Tüm bunlar, “ufak bir taviz noktası” arayanlara Halkbank davası kadar geniş bir kapı açmıyor mu?

Peki bu düzeni kim sürdürüyor?
Devletine ve milletine sonuna kadar bağlı olan, gerektiğinde tüm imkânını feda etmeye hazır halk mı?
Yoksa halkın vergileriyle kendine rant alanı kuran çürümüş sistemin oyuncuları mı?

Yazının başında dediğim gibi: Tarih tekerrür eder.
Bugün yaşadığımız sistem, 90’ların mafyalaşmış düzeninin modernleştirilmiş hâlidir. Ve nedense en derindeki aktörler yine aynı isimlerden oluşuyor…

Elbette tavizler bunlarla sınırlı değil.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Eylül ayında Beyaz Saray’da Trump’la yaptığı görüşmeler sonrası hızlanan bir başka başlık daha var: Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılması.

Erdoğan, bu konuda “üzerimize düşeni yapacağız” diyor. Oysa daha önce bu adım, Yunanistan’daki Müslüman azınlığın haklarının iyileştirilmesine bağlanmıştı. Bugün ise tablo değişmiş durumda.

Papa’nın ziyareti de bu çerçevede verilen yeni bir tavizin işareti.

Bir diğer tartışma ise yeniden gündeme taşınan Kürt sorunu. Algı operasyonlarıyla tasarlanmış ikinci bir “çözüm süreci” görüntüsü yaratma çabası, somut olarak ne Türk halkına ne de Kürt halkına fayda sağlıyor. Bu başlığın arkasında taviz bekleyen tarafların İran ve İsrail olduğunu söylemek ise abartı değil, aksine sahadaki işaretlerin doğal sonucu.

Peki geriye ne kaldı?
Tabii ki göz bebeğimiz: Doğu Akdeniz.

Ben iddia ediyorum: Bugün yaşanan tüm bu planların asıl hedefi Doğu Akdeniz’dir. Enerji devrimi, önümüzdeki yılların kaderini belirleyecek. Enerjiye hükmeden, bölgeye hükmeder. Bu nedenle Türkiye, içeriden ve dışarıdan kıskaca alınmış durumda. Bu millete bedel ödetilerek taht hesaplarının çözülmesine hiç kimsenin hakkı yok.
Mavi Vatan’da verilecek küçücük bir taviz bile önümüzdeki yüz yılı etkileyecek bir kırılmaya yol açar.

Bu sırada kamuoyu “cambaza bak” medya manşetleriyle oyalansa da Yunanistan, İsrail ve arkalarında duran İngiltere, Doğu Akdeniz’de propagandalarını kesintisiz sürdürüyor.

Son günlerde olanlar da bunun kanıtı:
2019’da Libya ile imzaladığımız ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki pozisyonunu güçlendiren deniz yetki anlaşması, Yunanistan tarafından Hafter’e veto ettirilmek istendi. Ancak Libya yönetimi,
“Hiçbir ülke Libya’ya hangi anlaşmalara uyacağını dikte edemez” diyerek Atina’ya sert bir yanıt verdi.

Biz içerideki krizlerle oyalanırken, dışarıda herkes kendi hesabını yürütmeye devam ediyor.

Peki ne yapabiliriz?
Belki seçeneklerimiz sınırlı; ama zamanın sunduğu fırsatları kaçırmamak,
dönen oyunları görmek,
ve özellikle ülkenin bekası için doğru yerde durmak bizim elimizde.

Ayrışarak değil, inadına birleşerek.