Röportaj

Erol Hızarcı



RÖPORTAJ: GİZEM YILDIZ

Öncelikle Şevkat Yerimdar filmini yazmaya nasıl karar verdiniz? Şevkat gibi bir karakteri yaratmak sizin için zor oldu mu?

Şevkat yerimdar karakteri ‘Oldu Teşekkürler’ projesinin içerisinde yer alıyordu. yönetmen Bülent İşbilenin projesiydi ‘Oldu Teşekkürler’, mini skeçlerden oluşan bir projeydi ve ben o projede yoktum. O projenin içerisinde yer alan ve yine Özgürcan’ın canlandırdığı bir karakterdi Şevkat Yerimdar, şimdi olduğu gibi öfke kontrol sorunu olan bir karakterdi, sokaklarda görebildiğiniz, sokakta yaşayan bir karakter. Ama bu karakter biraz mafyözdü. Bülent benim eski arkadaşım, hep bir niyetimiz vardı beraber bir şey yapmaya, Çekirdek Aile dizisinde birlikte çalışmıştık, ondan sonra tekrar kısmet olmadı birlikte çalışmak. O 2013 nisan ayında, çok da iyi hatırlarım, beni aradı, Erol dedi, Şevkat Yerimdar karakterini biz filme alacağız, sinemaya dökeceğiz sen yazar mısın? Seni yapımcısıyla tanıştıralım. Tamam dedim ben ertesi günü gittim konuştuk filmin senaristliğini teklif ettiler, sen yazar mısın dediler? Ben de tamam yazarım dedim. ne zaman çekmeyi düşünüyorsunuz dedim, 3 haziran dediler. 25 nisan konuşuyoruz, 3 haziranda çekecekler ve ortada senaryo yok, filme ait hiçbir şey yok. Çekime denildiği gibi 3 haziranda başladık biz. Fakat bu karakter nasıl ortaya çıktı? Bu karakteri tümüyle ben yaratmadım, yani Bülent İşbilen, Özgürcan Çevik ve son olarak ben. Benim katkım da şöyle oldu; skeç karakterini bir film karakterine dönüştürdüm. Bir Türk filmi yapalım dedik, bir Yeşilçam filmi yapalım. Ertem Eğilmez, Memduh Ün, Atıf Yılmaz bugün film yapsalardı nasıl bir film yaparlardı onu düşünüp onun üzerinden gidelim, sulu komedilere gitmeyelim dedik. Onun da aklına yattı tamam dedi öyle yapalım, bunun üstüne ben Şevkat Yerimdar karakterini Yeşilçam’ın kenar mahalle delikanlısına dönüştürdüm, onu öyle mafyöz yapmadım aksine adil biri yaptım, iyilikten yana bir yaptım fakat bütün süper karakterler tek bir nitelik üzerine inşa edilirler. Mesela Superman uçar, ama bunun dışında bir Clark Kent’tir, gazetecilik yapan sıradan biridir. Şevkat Yerimdar da Yeşilçam’ın bildiğimiz, tanıdığımız kenar mahalle delikanlılarından biridir ama tümünden onu ayıran özelliği öfke kontrol sorunudur. Şevkat çok çabuk öfkeleniyor fakat öfkelendiğinde ne yapacağı hiç belli değil, bu da onu bir hikaye karakteri yapıyor. Hem de hikaye üretmeye elverişli niteliğini korur hale getiriyor, bu yüzden onu yaratırken zorlanmadım ama tekrar söylüyorum tek başıma yaratmadım. İkincisi benim babam dokuz kardeş, annem altı kardeş, benim elli kuzenim var. Sülale Şevkat Yerimdar’dan geçilmiyor, bende kırk farklı modeli var.

Senaryo yazarlığına ilk hangi filmle başladınız? Meslek serüveniniz nasıl başladı?

1994 de batık aşklar müzesi isimli bir senaryomu Adnan Azar Trt üzerinden sinema filmi olarak çekti. O zamanlar ben öğrenciydim hukuk fakültesinde okuyordum ve yeni yeni hikayeler yazmaya başlamıştım. Bir edebiyat dergisinde birkaç tane hikayem yayınlanmıştı böyle bir dost meclisinde tanıştık, sohbet ettik Adnan Azar şairdir aynı zamanda ve TRT de çalışan bir yönetmendi. O gün böyle pat diye teklif etti bana ‘Erol dedi yazar mısın?’ ağabey ben ömrümde senaryo görmedim bana bir tane senaryo getir dedim, onu bir okuyayım yazıp yazamayacağımı sana söylerim. Bana akşama bir dizi senaryosunu getirdi, onu biraz okudum formatı gördüm, sonra Adnan ağabeyi aradım, yazarım peki sen nasıl bir şey istiyorsun dedim. Onun üzerine oturduk hikayeyle ilgili konuştuk daha doğrusu ben ona bir hikaye önerdim aklına yattı, onu yazdım film oldu. Hiç aklımda yoktu ne senaryo yazmak vardı, ne de profesyonel bir yazar olmak vardı

Yani şimdi bunu nasıl yazacağım dediğiniz bir dizi veya bir film oldu mu?

Hayır, hiç olmadı

Şevkat Yerimdarı dizi haline getirmek sizden gelen bir fikir miydi yoksa filmin yapımcı mı istedi?

Şimdiki yapımcı Hayri Aslan istedi, bunu dizi yapalım dedi hatta ben ona dedim ki boşver Şevkat Yerimdarı başka bir şey yapalım. Israrla Şevkat Yerimdarı istedi hatta dizinin adının da Şevkat Yerimdar olmasını istedi. Ben karakterin ismini de değiştirirdim, başka bir şey yapalım dedim şimdi biz bir hikaye anlattık bir aşk hikayesiydi, bir zengin – yoksul hikayesiydi, bir Yeşilçam ruhunun yenilenmesi gibi bir şeydi bizim için konu kapanmıştı aslında ama ısrar etti, ille de bunu istiyorum dedi. Çünkü televizyonda tekrar tekrar yayınlanan ve sevilen bir karakterdi, dizinin adının da karakterle aynı olması Şevkat Yerimdar olması inan ki 1 – 0 önde başlatır bizi dedi o nedenle biz de tamam dedik.



En çok hangi konuları yazmakta iyisiniz? Dram, korku, komedi, aksiyon, aşk?

Polisiye ve korku dışında galiba herşeyi yazdım. Hiçbirinde de zorlanmadım açıkçası, kitap yazarken edebiyatta dram, hüzün, şiir işçiliğine yakın bir dilim var, daha çok seviyorum dille uğraşmayı. Televizyon ve sinemaya ben hep meslek gözüyle baktım, geçim kaynağım olarak. Dram yazarken de, komedi yazarken de zorlanmıyorum ama meslek olarak, gelir olarak komediyi tercih ederim. Çünkü herkes komedi yazamaz, ikincisi komedi yazarken gerçekten eğlenirsiniz şimdi dizilerin süreleri yüzünden bütün haftayı o hikayeyle geçiriyorsunuz, dramatik bir şeyi sürekli yazıyor olmak kasvet çöktürür diye düşünüyorum ama komedi yazmak gerçekten neşe veren bir şey, her şeye rağmen mesela yazarken yazmayı bırakıp kahkaha attığımı bilirim, ben de eğlenirim yazarken, o nedenle komediyi tercih ediyorum. Kazanç için yapılan bir işte komediyi tercih ederim.

Yazar olmanızın senarist olmanıza bir faydası oldu mu? Yani kaleminizin iyi olmasını en çok neye bağlıyorsunuz?

Karşılıklı, ikisi de birbirine pozitif katkı sağlıyor. Ben dört yaşından beri hayal kuruyorum, çocukken de tek başıma çok oynuyordum, oynarken bir yandan film üretiyordum. Yani o arabalarla, oyuncaklarla oynarken, yastıklarla oynarken bir hikaye içerisinde gelişiyordu her şey. Aslında o zamandan seçmişim mesleğimi fakat yazar olmayı hiç düşünmedim, avukat olmayı da hiç düşünmedim ama bana hep söylenen oydu ‘avukat ol sen iyi bir hitap yeteneğine sahipsin ve güven veren birisin’ diyorlardı. Aynı şekilde özellikle arkadaşlarım limona yazsana, gırgıra yazsana diyorlardı, çok mektup yazardım ben, özellikle arkadaşlarıma, derste sıkıldığımda bir arkadaşıma matrak bir şey yazardım. Ama onlar dediklerinde yok ya yapamam diyordum, hani öyle profesyonelce yaptığında bunun tadı tuzu kaçar ama hayat öyle aktı ki, hukuk fakültesini kazandım ve artık avukat olurum diyordum, hukuk fakültesindeyken de birden bire yazmaya başladım, bu sefer avukatlık hiç yapmadım, profesyonel bir yazar oldum. Bazı meslekler insanı seçiyor, ben yazarlığı seçtim diyemiyorum, bütün kapılar buradan açıldı.



Senarist olmak zor bir meslek, bu sektörde en çok hangi konuda zorlandınız? Yazmak mı yazdıklarınızı satmak mı?

Yazmak da, yazdıklarını satmak da beni zorlamadı, beni zorlayan kriz yönetimi oldu hep, bir de hayat bilgisi. Şöyle ki ben çok az kendim yazdım, hep sipariş üstüne yazdım. Bir projeyi satın alır mısınız? diyen bir yazar değilim, hep sipariş üstüne yazdım. Sadece bir senaryom var kendi yazdığım, bir dizi bile üretmedim durup dururken.

Hangi senaryo?

O daha film olmadı, Meleklerin Sessizliği. Benim Babam Bir Melek’i ilk önce ben roman olarak yazdım, şimdi onun senaryosu film oluyor fakat o bile aldığım bir sipariş üzerine yazdığım senaryoydu ama ben yazarken müdahale ettiler, ben de istemiyorum dedim, yarıda kaldı. Hikayeyi o kadar sevdim ki profesyonel bir iş yapmaktan vazgeçtim, bunu kendi istediğim şekilde yazacağım dedim, senaryoyu dilediğim gibi yazıp bitirdim. Sonra onu kitap olarak yazdım, kitabını yazdıktan sonra senaryonun son halini yeniden verip, şimdi ANS yapıma teslim ettim. FOX TV de yayınlanmak üzere çekildi. Beni hep zorlayan şu oldu; hayat tecrübesi ya da meslek tecrübesi diyebileceğimiz şeyler, basitçe insan ilişkileri çünkü insan sevdiği işi yaparken zorlanmaz ama hayali karakterlerle uğraşıyoruz. (gülerek) gerçek karakterlerle uğraşmak çok zor, şunu gördüm bir de, derler ya sanatçılar karanlığı aydınlatır, yazarlar karanlığı aydınlatır diye. Bu edebiyat için söylenen bir şeydir, profesyonel bir senarist için böyle bir şey söylenmez. Ama yazarlıkta öyle bir şey var ki -aslında tümüyle yazarlığa özgü bir şey değil bu-, fikir üreten insana özgü evrensel denge belki, hep cehalete rağmen yazmak zorundasın. Bundan kaçış yok, hiçbir zaman kaçış yok yani, ne kadar profesyonel ekiplerle bir araya gelirsen gel, bir yazar mutlaka cehaletle karşı karşıya kalacaktır ve bunu aşmak zorundadır, bunu öğrenmek zorundadır. Kaçamaz, en çok burada zorlanır.

Güzel bir konu buldunuz yazmaya başladınız, kafanızda herşeyi oturttunuz. Bu projeyi hayata geçirmek için nasıl bir yol izliyorsunuz?

Eğer sinema ya da televizyondan söz ediyorsanız dediğim gibi çoğunlukla bana sipariş gelir, Şevkat Yerimdar’da olduğu gibi ucu açık siparişler de aldım. Biz bu karakterle film yapmak istiyoruz diyorlar, yazar için nimet, nasıl istiyorsan onu yap. Orada ilk önce bir fikirden yola çıkıyorum. Bir sipariş aldıysam da mutlaka karşımdakine sorarım, ‘sen bunu neden yapmak istiyorsun?’ ikincisi ‘Senin bu projeden beklentin ne?’ Senarist mimar gibidir aslında, bir edebiyat yazarı gibi değildir. Mimarla müteahhit ilişkisine benzer yapımcıyla senaristin ilişkisi, birisi size bir ev ya da gökdelen ya da bir köşk sipariş ettiğinde burada kim oturacak, nasıl bir hayat sürmek istiyorsun diye sorarsınız, ona göre evi şekillendirirsiniz. Hiç kimse bir mimara ‘şu arsayı satın aldım, göster hünerini bakalım’ demez. Senariste de demez çünkü karşınızdaki insan mutlaka bu işe para yatıracaktır ve o para onun çoluğunun çocuğunun rızkıdır. Şununla şov yap bize demeyecektir, dememesi gerekir, derse de senaristin onu düzeltmesi gerekir, dolayısıyla ilk önce karşımdakine bunları soruyorum. ‘Bunu neden yapmak istiyor, ne bekliyorsun’? Onun üzerine düşünerek bir fikir oluşturuyorum, fikirden yola çıkıyorum fikrin ağırlığından belli belirsiz bir hikaye şekillendiğinde senaryo aşamasına geçmeden önce o hikayeyi kafamda tasarlar kurarım ama en önemlisi benim için finaldir. Finalini bulmadan hikayeyi yazmam, ikincisi hikayenin finalini bulduktan sonra bu hikaye oraya nasıl varır diye düşünmeye başlarım. Bir hikayeye başlayıp bu hikaye nasıl biter diye hiç düşünmedim, ilk önce sinemaya yaraşır bir final kurup şimdi bu hikaye buraya nasıl gidecek diye düşündüğümde ben bilmiyorsam nasıl gideceğini oraya kadar seyirci zaten bilemez.

Hayatımın şekillendiği nokta dediğiniz bir yer var mı?

Baba olmak, kızım geldi herşey değişti

Şuan FOX TV için hazırladığınız yeni projeniz hakkında bizi bilgilendirir misiniz? Dizinizi ekranlarda ne zaman göreceğiz?

Bir sonrakini mi soruyorsunuz?

Benim babam bir melek adlı projenizi

İlk kez yazdığım bir roman filme uyarlanıyor, kitaplarımdan birinin film olmasını çok istiyordum zaten. Çok kısa bir sürede hazırlanmamız gerekiyordu, yönetmen Emrah Saltık’la çok iyi anlaştık ve çok iyi çalıştık. Televizyon filmi için senaryonun romandan daha kısa olması, film maliyetinin düşük olması gerekiyordu, bunları yaparken de hikayenin özünün zedelenmemesi gerekir. O yüzden oturup profesyonelce yapımcıyla konuştuk ‘sen bu hikayenin içerisinde bütçenden nerelere parayı helal edersin, nerelerden kısalım?’ diye sorduk. Sonra daha kısa, daha yoğun, daha yüksek tempolu bir hikaye çıkarttık. Olgun Toker ile Nilperi Şahinkaya başrollerde oynayacak, çocuk rolü çok önemliydi, Aybars Kartal Özson çok karakterini canlandıracak. Çok yetenekli bir kadro. Ayrıca Meral Çetinkaya, Seher Terzi gibi saygın ve tecrübeli oyuncular da var.

Bu bir dizi değil

Film, Yeşilçam’dan alıştığımız, seyircinin hem güldüğü hem hüzünlendiği gözyaşı döktüğü, neşe ve hüznün bir arada olduğu bir hikaye. Çok çarpıcı bir finali var, akıllardan çıkmaz, bundan eminim. Okuma provasını tamamlayamadık, son sahnede herkes ağladı ve orada bitirdik.

Sizce Türkiye yapısında ekranı ayakta tutan en önemli unsur ne?

Bence yoksulluk, bu ülkede niye bu kadar çok televizyon seyrediliyor ben anlamıyorum. Yapacak bu kadar çok iş varken insanların her gün 4 – 5 saat televizyon karşısında pasif bir şekilde oturmasını da, izlemesini de hakikaten ben anlamıyorum ve mutsuzluğa, küçük bir yaşama çekilmişliğe bağlıyorum, bunun nedeni herhalde yoksulluk ve mutsuzluk olsa gerek. Biz çok sıcak bir toplumuz, değişikliklere çabuk adapte olan bir toplumuz, ayrıca dokunmatik bir toplumuz, çabuk samimiyet kurarız, evleri değil dışarıyı severiz, mesela siyahı, griyi sevmeyen sarıyı güneşi seven bir toplumuz. Buna rağmen insanlar neden evde oturup uzun uzadıya televizyon seyrediyor ben anlamıyorum toplumsal olarak baktığımızda ben televizyonu ayakta tutan dinamiğin yoksulluk ve umutsuzluk olduğunu düşünüyorum.

Televizyon dizi yazarı olarak insanların ekran başında bu kadar çok vakit geçirmesini anlamsız buluyorsunuz.

Evet, ikincisi çok izlenmiyor artık, eski reytingler yok giderek düşüyor. Kendi çaplarında çok izleniyor, diziler sadece majör kanalların prime time larını domine ediyor, artık eskisi kadar izlenmiyor. Bir nevi aktörlerin artması, kanal sayısının artması küçük oranda olsa da birincisi reklam mecrası hala televizyon reklam verenlerin gözdesi ama bu yavaş yavaş internete kayacaktır. Bizim mesleğimizin geleceği televizyonda değil internette olacaktır, ikincisi de televizyon hala hem siyasi iktidarların kendi seslerini duyurma ve toplumu bir şekilde yönlendirme ya da daha geniş kapsamlı algı yönetimi dediğimiz eski adıyla psikolojik savaşın en güçlü silahıdır, dolayısıyla gücü elinde tutanlar bu silahtan zaten kolay kolay vazgeçmeyip kullanabildikleri kadar kullanacaklardır. Bu silahı yok edecek şey internetin yaygınlaşması, internette eşitlik kurulabiliyor, internet kuşağı dediğimiz kuşak eşit ilişki kuruyor nicklerin ardında, ulaşılmaz dediğimiz insanlar tümüyle ulaşılır durumda, sosyal medya hesapları var. Mesaj atıldığında cevap alıyorlar. Sinemada gördüğümüz insanlar eskiden bizim için devasal karakterlerdi çünkü beyaz perdede karakterler bizden çok büyüktürler. Tanrılar, tanrıçalar gibidirler, o yüzden sinema dünya çapında büyük yıldızlar yarattı, insanlar onları sokakta gördüklerinde çığlığı basıyorlardı. Televizyonda karakterler tersine küçüldüler, kumandayla idare edilir hale geldiler. Televizyon yıldızlarının hayatlarına herkes burnunu sokabiliyor ayrıca, ‘o karısını aldatmış, öbürü başka bir şey yapmış, kim kiminle birlikteymiş’ gibi şeyler. Bu nereden geliyor, herkesin elinde bir kumanda var zaplıyorsun onu, istersen tekrar karşına alabiliyor, geriye sarabiliyorsun. Seyirci kumandayı seviyor kumanda elindeymiş gibi hissediyor. Ama internette eşit ilişki kurulduğu için sosyal medyada gördüğü kişileri sokakta gördüğünde birisi ‘hocam Naber’ diyebiliyor, daha aynı seviyede ilişki var, bu bizim ekranları ayakta tutan sütunları zaman içerisinde yıkacaktır. Yıkarsa da iyi olur daha demokratik bir alan.

Dizilerin bu kadar uzun olduğu bir sektörde zaman açısından sorun yaşıyor musunuz?

Hem de nasıl, eşime kızıma sorun bu soruyu (gülerek) yanar mıyım diyorum böyle gece gündüz yazarak geçirdiğim zamanlara sonra? Benim mesleğimin bu konuda tek avantajı nerede çalışabileceğimi kendim belirleyebiliyorum. Yani üç dört gün kapanarak yazıyorum Çınarcık’ta, Adada sonra evime dönüyor, birkaç günümü kızımla geçiriyorum, bu sayede ilişkimizi pekiştirme fırsatlarını hiç kaçırmadım ama lüzumsuz uzun dizilerle uğraşmak, aynı şeyleri tekrar yazmak zorunda kalmak çok can sıkıyor, çünkü bu zamanları kızımın en güzel çağından yiyorum, acırım tabii, yoksa işten kaçınmam. Herkesin işi zordur, zor bir iş ya da çok vaktini alan bir iş yapmaktan şikayet etmemelisin, ama umarım değer.



Şevkat Yerimdarı yazarken senaryo bazında destek aldığınız bir başka meslektaşınız var mı? Yoksa tek yazanlardan mısınız?

Diziyi tek başıma kurdum, iki filmin senaryolarını da tek yazdım ama dördüncü bölümden sonra Yaşar Arak, Resul Ertaş ve Ömer Pınar katıldılar senaryo ekibine, şu an onlar tretmanları yazıyorlar. Bölüm tretmanları yapım şirketinin editörleri tarafından okunuyor ve bana kilitli halde geliyor. Bana gelen tretmanı senaryolaştırarak teslim ediyorum. Yani son halini ben veriyorum ama bazen şu oluyor, bu karakteri niye bu kadar çok izliyoruz gibi senaristle ilgili seslenenler oluyor sosyal medyadan, o senarist bey sadece ben değilim. Hikayelerin akışını ben belirlemiyorum, ben sadece dünyayı kurdum, replikler de çoğunlukla benim.

Hayalini kurduğum mesleği yapıyorum, o hayatı yaşıyorum diyebilir misiniz?

Hayalini hiç kurmadığım bir mesleği yapıyorum ama gördüm ki, zaten başka bir şey yapamazmışım. Hukuk fakültesinden mezun oldum ama geceleri yaşayan biri olduğum için mezun olduktan sonra şunu fark ettim, ben uyanıyorum adliye kapanıyor, nasıl olacak bu iş. Ben sabah erkenden kalkıp işine gücüne koyulacak bir adam mıyım? Onu hiç sormadım kendime, avukatlık fena meslek değil diye okudum, böyle bir ahmak yani senaryoları yazan. Çünkü insan biraz öyledir (gülerek)

Yayından erken kalkan dizileri nasıl değerlendiriyorsunuz? Büyük bir emekle yola çıkılan yapımların şans verilmeden kaldırılmaları hakkında ne söylemek istersiniz?

Bir yandan emeklere yazık günah, birçok insanı zor duruma düşürüyor ki düşün bir dizi ekibi en az 50 kişidir, çoluk çocuğuyla bir dizinin yayından kalkmasıyla doğrudan etkilenecek insanların sayısı 200, 300ü bulur, hayat bile karartabilir. Aylarca emek verdiğiniz dizi yayına girdiğinde ‘cep telefonumu yenileyeceğim, araba alacağım’ diyenlerin yanı sıra birileri ‘annemin ameliyatını yaptırabilirim’ diyebilir. Düşünebiliyor musunuz? Birden tak diye hadi herkes yoluna, bu bir felaket, ikincisi de bir dizinin yayına girmesine, o diziye doğrudan doğruya emek veren ekip belirlemez. Bir dizinin yayına girmesine de, yayından kalkmasına da aynı kişiler karar veriyorlar ve karar veren kişilerin projeye olan emekleriyle, o projeyi hayata geçiren insanların emekleri mukayese edilemez. Kanal yönetimine finans gibi başka sektörlerden gelen insanlar bu kararları verirken vicdanları titremeyebilir. O yüzden kanal yöneticileri bu sektörün üretim kısmından gelen insanlar olursa mesleğimiz gelişir. Örnek olarak Futbol Federasyonuyla, Basketbol Federasyonunu vermek isterim. Basketbol Federasyonu Başkanı Turgay Demirel 15, 20 yıl boyunca o görevi sürdürdü ve milli takım kaptanıydı, yerini de başka bir milli takım kaptanına bıraktı. Şu an Türkiye Basketbol Ligi Avrupa’nın en kaliteli ligi ve NBA den sonra dünyanın en iyi ligi, Türk Futboluysa hala şike söylentileriyle devam eden, rezil olmuş bir lig. Bir işi bizzat yapan, emek vererek üreten insanların daha sonra karar mercilerine geldiği sistemle, bambaşka alanlarda çalışmış insanların, üreten kişilerin hayatlarını ve işlerini belirleyecek, karar verecek mercilere gelmesi arasındaki mukayese edilemeyecek örneklerle size bırakıyorum.

Kitap yazarlığıyla senaryo yazarlığı arasındaki en belirgin fark nedir?

Kitap yazarken çok özgürsün, senaryo yazarken özgür değilsin. Kitap yazarken sorumluluğun en başta kendinedir, senaryo yazarken ekibe karşı sorumlusundur, özellikle dizi yazarken, kara kışta yazdığın gece sahnesi ekipten bir sürü insanın telef olmasına, hasta olmasına sebep olabilir. Bir haftada, 140 dakika çekmek zorunda olan bir ekibe sen çok zor sahneler yazarsan, onlar bunu bitirmek için uykularından feragat ederler ve sabahın dördünde, beşinde evlerine dönmeye çalışırlarken yolda kaza yapıp ölebilirler, bunları yaşadık. Senaryo yazmak böyle bir şeydir.

Sizce bir diziyi ya da filmi yapılandıran nedir? Bu oluşumu en çok ne oluşturur? İyi senaryo mu yoksa kötü senaryo iyi oyuncu mu?

Her zaman iyi senaryodur, şunu söylerler ‘ iyi bir senaryo kötü bir filme dönüşebilir ama kötü bir senaryodan iyi bir film çıkmaz. Bu nedenle herkes iyi bir senaryo ister daha önce de söylediğim gibi senaryo yazarlığı edebiyata uzak mimariye yakındır, mimarın çiziminin estetiğinden önce mühendislik hesapları gelir. Estetik olarak çok iyi görünür ama çok küçük bir depremde yıkılır gider bütün ekip onun altında kalır o yüzden iyi bir senaryoyla başlamak en doğrusudur. Sinemanın ekip işi olduğunu unutmayın tek başına iyi bir senaryo hiçbir şeydir ya da iyi bir oyuncu hiçbir şeydir. Ekibin bir projeye ruhunu katıp katmadığı önemlidir, ruhunuzu katmadığınız hiçbir şey çalışmaz öncelikle bir senaryonun, bir projenin yapımcı tarafından alınması, kanal tarafından beğenilmesi değil, ekibin o projeye inanması çok önemlidir. Ve yola çıkıldığında, dizide senarist ekibe ne kadar hizmet ederse, ekip bunu mutlaka fark eder ve senaryoya hizmet etmek için hareket ederler, orada her şey tamam olur, bütün taşlar orada yerine oturur. Ekip orada kurulmuştur artık.



Hayallerinizde yaşattığınız olayları, insanları hayata geçiriyorsunuz. Karakterleri gerçeğe dönüştürmekte zorlanıyor musunuz? Olayları zincirlemek mi daha zor? Karakter oluşturmak mı?

Zor değil, ikisi de zor değil aslında ama karakterle başlamak en doğrusu yani bir karakter oluşturduğunda onun ne yapıp ne yapmayacağı bellidir, ikincisi bu neden film karakteri diye sorduğunuzda kendinize verdiğiniz yanıt onun neler yapıp neler yapmayacağını da belirler. Ardından olaylar zincirleme gelir, bazen karakter değil de özellikle gazete okurken ya da arkadaşlarım bir şey anlatırken bir olaydır, haberler çoğunlukla olaydır karakter değildir, kişi üstüne değildir, ya bunu kim yapar diye sorarsın, bunu yapan nasıl biridir diye sorarsın, o da işi yürütür. Samsun’da banka soyan bir kişi 1 ay sonra aynı banka şubesine gasp ettiği paraları yatırırken yakalandı. Bu bir olay ama ben bunu yapanı merak ederim. (gülerek) kimdir bu, nasıl bir karakterdir? İkisi birliktedir, ya olay karakteri yaratır ya da karakter olayları zincirleme belirler ama ikisi birbiriyle uyumlu hale gelmedikçe kolları sıvamamak gerekir, önce buradan başlamak lazım.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Alman Ligine bahis oynamayın, çok sürpriz oluyor. (gülüşmeler)