Bu hafta bir polisiye bir de klasik esere yer verdim kitap tavsiyesi bölümümde. Oyuk İğne romanını genel olarak beğensem de eleştirmem gereken çok önemli bir detayı vardı ve onu açık açık dile getirdim. Tembellik Hakkı eseri ise geçmiş yıllarda okuduğum bir eserdi. Ara ara okunması ve tekrarlanması gereken bir başucu eseri olarak görüyorum bu kitabı.
OYUK İĞNE
Polisiye romanları, okuyucusunu roman boyunca bilmeceleri çözmeye, kurgunun detaylarını keşfetmeye ve suçluyu bulmaya zorlar. Macera boyunca sürekli bir arayış içerisinde oluyorsunuz. Dolayısı ile kişi polisiye okurken düşünür, merak eder, sorgular ve tüm bunların hepsi beynimizi çalıştıran faaliyetlerdir. Maurice Leblanc polisiye romanlarında protagonistini kanunun karşı tarafında yarattı. Arsen Lüpen kibar, saygılı ve zeki bir karakter ancak polisi parmağında oynatan bir hırsızı canlandırıyor ve her kitabında bizi heyecan dolu serüvenle buluşturuyor.
İşte bunlardan en ilgi çekenlerinden biri olan Oyuk İğne, Fransa krallarının Sezar zamanından bu yana birbirlerine aktardıkları tarihi bir sırrı da saklıyor. Kitabın kurgusunda hazine değerindeki tabloları çalan, inanılmaz zeki taktiklerle oyununu oynayan Arsen Lüpen’in karşısında üç hırslı dedektif bulunuyor. Çalınan tablolarla birlikte bir kadının da kaybolması sonucunda, dedektiflerden Ganimard ve Herlock Sholmes kibar hırsızı yakalayabilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Ayrıca henüz lise öğrencisi olan ve çok zeki bir dedektif olma yolunda ilerleyen genç Beautrelet ise Lüpen’e bu müthiş polisiyede soluk aldırmıyor.
Bu üç korkusuz dedektif olayları çözebilmek için uğraşırken, Lüpen de polisi parmağında oynatmaya devam etmek için elinden geleni yapıyor ancak yaşadığı bir aşk onu bu kovalamacada epeyce zora sokuyor. Kitabın kurgusu dahice yazılmış, ayrıca sürükleyiciliğinden dolayı da inanılmaz beğendim. Bir günde bitirebileceğiniz bu romanı, polisiye severlere kesinlikle tavsiye ediyorum.
Ancak romanı tavsiye etmemin dışında, eleştirmek istediğim bir yanı var. Bu zamana kadar kitap incelemelerimi yaparken bardağın hep dolu tarafından bakarak, olumlu yanları dile getirdim, çok fazla eleştiriye girmeden kitap neyi anlatmak istiyorsa, özetle sizlere onu aktarmaya çalıştım. Leblanc’ın bu eserinde ise eleştiri yapmam gereken bir konu olduğunun zorunluluğunu hissediyorum.
Maurice Leblanc’ın kitabındaki protagonisti Arsen Lüpen’in karşısına dedektif olarak Herlock Sholmes karakterini yaratmasını, Sir Arthur Conan Doyle ve karakteri Sherlock Holmes’e saygısızlık olarak düşünüyorum. Bir yazarın, başka bir yazarın ana karakterini konu etmesi ve kurgusunda kendi protagonistine karşı bu karakteri mağlup etmesi bence büyük bir ayıp. Leblanc, Lüpen’in karşısına istediği kadar dedektif yaratabilirdi ancak bu Conan Doyle’un protagonisti Sherlock Holmes’ü akıllara getiren Herlock Sholmes olmamalıydı.
Kitaptan aldığım güzel bir alıntı:
“Hayatın sıradan olduğunu söylüyorlar ama hayat son derece sevilesi bir şeydir, sadece nasıl yaşayacağını bilmek gerekir.”
TEMBELLİK HAKKI
Yazar cezaevindeyken kitabında bir ön söze yer veriyor ve Fransa’da III. Cumhuriyet’in ilk cumhurbaşkanı olan Adolphe Tiers’ı ağır bir şekilde eleştiriyor. Thiers’ın sözde ruhban sınıfını hâkim kılmak istediğini ve halka bu dünyaya zevk için değil acı çekmek için gelindiği mesajını verdiğini ancak kendisinin mala, mülke ve zevke batmış olduğunu dile getiriyor. Ayrıca Thiers’ın ekonomik ve politik üstünlüğünü de dinle desteklediğini açıklıyor. Devrimci sosyalistlerin, burjuva filozofların ve hiciv yazarlarının yürüttüğü kavgayı yeniden başlatması gerektiğini belirterek, kapitalizmin ahlakına ve toplumsal kuramlarına karşı saldırıya geçilmesi gerektiğini dile getiriyor.
Kitapta ön söz kısmından sonra “Feci Bir Dogma”, “Çalışmanın Takdisi”, “Aşırı Üretimin Sonuçları”, “Yeni Müziğe Yeni Şarkılar Lazım” isimlerinden oluşan dört ana başlık bulunuyor. Ek ve son notlar kısmıyla da kitap son buluyor.
Yazar “Feci Bir Dogma” adını verdiği birinci bölümde, kapitalist uygarlığın hüküm sürdüğü ulusların işçi sınıflarını tuhaf bir çılgınlığın sardığını ve bu çılgınlığın mahzun insanlığa eziyet ettiğini, bireysel ve toplumsal sefaleti getirdiğini belirtirken, bu çılgınlığın adına da “çalışma aşkı” diyor. Rahiplerin, iktisatçıların ve ahlak kuramcıların buna karşı çıkması gerektiğini düşünen Lafargue, aksine onların bu durumu kutsallaştırdığını dile getiriyor. Bu bölümde son olarak proletaryayı ağır bir şekilde eleştiren yazar, bu durumla alakalı olarak “Tüm bireysel ve toplumsal sefaletler proletaryanın çalışma tutkusundan doğdu.” sözlerine yer veriyor.
“Çalışmanın Takdisi” başlığıyla yer alan ikinci bölümde ise Lafargue “An Essay on Trade and Commerce” isimli kitabı eleştiriyor. Yazara göre bu kitap yoksulları ideal çalışma evlerine kapatarak günde on dört saat çalıştıracaklarını anlatıyor ve kitabın bunu gurur olarak saydığını açıklıyor. Yine 1848’den sonra fabrikalarda çalışma süresini on iki saat ile sınırlayan yasayı eleştiriyor. Ve bu yasayı kabul edenler için de “Sanki devrimci bir kazanımmış gibi kabul edebildiler.” sözlerini dile getiriyor. İnsanların, işe gidip gelme süreleri de eklenince on beş saati bulan günlük çalışmalara ulaştığını hatta bazı manüfaktürlerde iş gününün on sekiz saati bulduğunu söylüyor. Kürek mahkûmlarının on saat, Antiller’deki kölelerin ise dokuz saat çalıştıklarına yer veren yazar, Fransız proletaryasına yine ağır eleştirilerde bulunuyor.
Buğdayın hasadını yapan, bağ bozumunu yapan insanların buğday ambarlarına koşarak açız demelerini, insanların bu durumu kabullenmelerini ve baş kaldırmamalarını “zavallılık” olarak nitelendiriyor. Giyimden, gıdaya en üst sınıf için üretim yapan bu işçi sınıfının asla bu kıyafetlere ve yiyeceklere sahip olamayacaklarını vurgularken bu durum için “Bir Yahudi’nin bile gözünü rahatsız edecek yamalı elbiselerin içinde Hristiyan camiasının ipek elbiselerini onlar dokudu.” sözlerine yer veriyor.
Lafargue “Aşırı Üretimin Sonuçları” adını verdiği üçüncü bölümde, makinelerin mükemmelleşip insanın çalışmasını aşağıya çekmesine rağmen işçinin dinlenme süresinin bu oranda artmadığını vurguluyor. Aksine işçi-makine rekabetinin başladığını vurguluyor. Sonradan görme burjuva erkek ve sosyete kadınlar ismini taktığı aşırı tüketimi ve zevki seçen insanları eleştiriyor. Ve bu sınıfı hiç üretmemekle, aşırı tüketmekle suçluyor.
İngilizler günde on saatten fazla çalışmayı yasaklayınca, Fransa’daki iktisatçılar bununla ilgili olarak İngiliz sanayisini mahvedeceğini ileri sürüyor ve Lafargue bunun üzerine ülkesindeki iktisatçıları bu düşünceleri hakkında eleştiriyor, insan verimini artırmak için çalışma saatlerini azaltmak ve izinli gün sayısını artırmak projesini büyük İngiltere devrimi olarak nitelendiriyor. Bununla ilgili de “İngiltere devrimden sonra da dünyanın birinci sanayisi olmaya devam etti.” sözlerine yer veriyor.
“Yeni Müziğe Yeni Şarkılar Lazım” ismi verilen dördüncü bölümde ise modern üretim koşullarını aktarmaya çalışan yazar, işçilerin saçma sapan çalışma tutkularını baskılamak gerektiğini anlatıyor ve proletaryanın ürettiği bu malları tüketmeye mecbur olduğunu belirtiyor ve bu düşüncesini kanıtlamakla uğraşıyor.
Kitabın ek kısmında ise Antik halkların tarihine ve onların filozoflarının metinlerine yer veriliyor. Herodotos, Platon, Cicero gibi insanların düşünceleri anlatılarak, bu insanların söyledikleri cümlelerden alıntılar paylaşılıyor.
Lafargue bu kitabında sadece kapitalizmi eleştirmiyor, aksine kapitalizmi sorgusuzca kabullenen proletaryayı daha ağır bir şekilde eleştiriyor. Ve işçi sınıfının tembellik hakkı için, onların daha az çalışıp daha çok dinlenmesi için insanlığa mesaj veriyor. Dünya Klasikleri arasında kanonlaşmış bir eser olan “Tembellik Hakkı” kesinlikle tavsiyemdir.
Çok okuyun, kitapla ve sevgiyle kalın…