Bilimkurgu ve distopyalar çoğunlukla yazıldığı kendi zamanlarından gelecek dünyaya bir mesaj bırakırlar. Bu tarz eserlerin yazarları, öngördükleri ve gerçekleşme ihtimali olabilecek toplumsal bir problem ile ilgili insanlığı uyarmak ve aydınlatmak için mürekkeplerini harcamışlardır. Yazdıkları distopyaları ve bilimkurguları ile bizleri düşünmeye, araştırmaya ve hayal etmeye zorlarlar.

K İ T A P-6

451 Fahrenheit, bir kitap kağıdının tutuşup yanma sıcaklığıdır. Fahrenheit 451 ise Ray Bradbury'nin teknoloji çağında artık kimse kitap okumayacak düşüncesiyle yazdığı spekülatif bir kurgudur. Yangına dayanıklı evlerin olduğu bir dünyada, kitaplar itfaiyeciler tarafından yakılıyordu. Sundurmalar, mobilyalar ve bahçeler ise insanlar burada oturup da fikir alışverişinde bulunmasın diye iptal ediliyordu. Kitap okurken yakalanan insanlar da kitaplarla beraber yakılıyordu. İnsanlar zamanlarını evlerinde televizyon karşısında eğlence programları izleyerek geçiriyorlardı.

Televizyon ve teknolojinin hüküm sürdüğü bu dünyada Guy Montag işini seven bir itfaiyeciydi. Kitaplar ise neredeyse yok olmak üzereydi çünkü Montag ve diğer itfaiyeciler yangınları söndürmek yerine kitapları yakıyorlardı. Bu işi neden yaptığını asla sorgulamayan Montag’ın, bir gün yeni komşusu Clarisse ile tanışması sonucunda tüm hayatı ve bakış açısı değişecekti. Kitapları okumaya başlayacaktı. İtfaiyeciler kitapları yakmaya devam ederken, bazı insanlar ise gizlice kitapları ezberleyerek, kitapların yeniden basılacağı ve kitap okumanın serbest olacağı dönem yeniden gelir düşüncesiyle her biri bir kitap olma görevini üstleniyordu. Kimisi Arthur Schopenhauer’dan Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar, kimisi Marcus Aurelius’dan Kendime Düşünceler kimisi ise Platon'un Devlet'i oluyordu. Ezberledikleri kitapların bir gün yeniden yazılmasına yardımcı olmak istiyorlardı. Bakalım bu karanlık dünya yeniden kitapların serbest olacağı aydınlık bir dünyaya dönüşebilecek mi? Yoksa teknoloji çağı kitapların sonunu mu getirecek?

Kitaptan aldığım güzel bir alıntı:

“Herkes ölünce ardında bir şeyler bırakmalı. Ne olduğu önemli değil. Bir çocuk, bir kitap, bir tablo, inşa edilmiş bir ev veya duvar, yapılmış bir çift ayakkabı. Veya ekilmiş bir bahçe. Böylece insanlar ektiğin o ağaca veya çiçeğe baktığında sen orada olursun.”

Ray Bradbury bu kadim eseri ile bilgisayar, televizyon ve teknoloji çağının kitap okumayı bitireceğini 1950’lerde görerek insanlığı uyarmış. Herkesin bir kez daha düşünmesi gereken ciddi bir sorun var. Sosyal medya ve televizyona ayırdığınız zamanı, kitap okumak için de ayırıyor musunuz? Yoksa bir boş vaktim kalırsa belki kitap okurum diyenlerden misiniz? Hem bizler düzenli olarak kitap okumalıyız hem de gelecek nesilleri kitap okumaya teşvik etmeliyiz. Bu bizim en önemli sosyal sorumluluk projelerimizden biri olmalıdır.

OTOMATİK PORTAKAL

Bazı sorular sorarak başlamak istiyorum. İyi ya da kötü nedir? Kötülük içten mi geliyor? Devletin cezai yaptırımları insanın içten gelen bu kötülüğünü ve suç işlemesini tamamen engelliyor mu? İnsan özgür iradesi ile kaderini seçebilir mi? Özgürlük çok aşırı olduğunda insanlığı suç işlemeye mi sevk ediyor? Ya da özgürlük devlet tarafından çok kısıtlanırsa insan bundan nasıl etkileniyor?

Tüm bu sorularımı ele alan bir esere değinmek istedim ve siz kıymetli okurlarım için bu hafta Anthony Burgess’ın Otomatik Portakal kitabını inceledim. Bu tarz konulara birçok usta yazar distopyalarında yer verdi ancak Burgess’ın eserinde çok iyi yanları olduğu gibi eleştirilmesi gereken kötü bir yanı var ve on sekiz yaş altı okuyucuların bilgilendirilmesi gereken kritik bir konu bulunuyor. Queer as a clockwork orange, görülebilecek en tuhaf davranışları sergileyen ve başkaları tarafından yönetilen kişi anlamına geliyor. Burgess kitabını yazmaya başlarken rengi ve kokusu hoş bir meyvenin kullanıldığı bu deyişin tam da anlatmak istediği duruma yani Pavlov kanunlarının uygulanmasına dayalı bir hikâyeye çok iyi oturduğunu düşünür. Kitabın isim hikâyesi buradan gelmektedir. Bu arada roman 1971 yılında Stanley Kubrick tarafından filme de uyarlanır.

Toplumsal şiddeti, geceleri sokakları terörize eden genç yaştaki insanları, uyuşturucu madde kullanımının insanlarda yarattığı psikolojiyi, argoyu, cezai yaptırımların insanların suç işlemesi üzerindeki etkilerini ve özgürlük kavramını ele alan bir distopyadır Otomatik Portakal. Eserde suça ve şiddete eğilimin aşırı derecede fazla olduğunu görüyorsunuz. Devletin ise bu durumla olan mücadelesine ve suç işlemeyi engellemek için insan özgürlüğüne müdahale etmek zorunda kalmasına tanık oluyorsunuz. Sonunda ise bu yolun doğru bir yol olup olmadığını sorguluyorsunuz.

Kitabı aslında üç bölümde incelememiz gerekmektedir. Birinci bölümünde liderlerinin Alex olduğu genç yaşta bir çete, ahlaki değerlerden yoksun olarak insanlara şiddet göstermektedir, tecavüz etmektedir, hırsızlık yapmaktadır ve tüm bunlar çok abartılı bir argo çatısı altında gerçekleşmektedir. İnsanların can ve mal güvenliği bulunmamaktadır ve şiddet giderek artmaktadır. Kitabın ikinci bölümünde çete lideri Alex yakalanarak hapse girer ve bir süre boyunca burada devlet tarafından beyin yıkama tedavisi altında bir deneye maruz kalır. Kitabın son bölümünde ise özgürlük kavramından yoksun olarak otomatikleştirilmiş bir bireye dönüşmüş bir şekilde hapisten çıkan Alex’in toplum içindeki mücadelesi başlar.

Anthony Burgess’ın yazdığı bu distopyasında net bir şekilde, devletin insan özgürlüğünü kısıtlayan cezai uygulamalarının, kişinin içinden gelen bu kötülüğe ve suç işlemesine engel olmadığını anlıyorsunuz. Aslında kişi ahlak sahibi olsa, zaten özgürlük sınırlarını bilerek yaşayacak, başkasının hakkına müdahale etmeyecek ve toplumsal düzen her zaman korunacaktır. Ancak kitapta yer alan Alex gibiler ise her toplumda her zaman var olacaktır, zaten Burgess’ın da anlatmak istediği tam olarak bu kişilerdir ve önemli olan cezai yollarla onların özgürlüklerini kısıtlamak, otomatikleştirmek değildir. Önemli olan bu gibi insanları suç işlememeye yöneltecek yönetim sistemini bulabilmektir.

Çünkü “Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna bir baskı yöntemi uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum.” diyor sevgili Anthony Burgess.

Kitabın konusu oldukça ilgi çekici ve ele alınan tema çok kıymetli ancak eleştiri yapmak istediğim çok önemli bir konu var. Bir yazar ele almak istediği toplumsal meseleyi anlatırken, bunu her yaştan herkesin okuyabileceğini düşünmelidir. Benim kitabımı on yaşında bir çocuk da okuyabilir ya da yirmi yaşında bir genç de okuyabilir diyebilmelidir ve yazılarını bu üslup ile yazmalıdır. Böyle bir eser konusu ne olursa olsun bu kadar argo ve belden aşağısını içermemelidir, içeremez. Kitabın neredeyse her sayfasında aşırı derecede argo yer almaktadır ve dolayısı ile kitabı on sekiz yaş altı kimseye asla tavsiye etmiyorum. Özür dileyerek söylüyorum ama bu kitabın kapağında koskocaman bir “artı on sekiz” simgesi olmalıdır.

Bu kitaptan aldığım güzel bir alıntı:

“Bugünlerde kitap okuyan birini görmek gerçekten göz yaşartıcı.”

Çok okuyun, kitapla ve sevgiyle kalın…