Yürüyorum Manisa’nın dökülen sarı yaprakları arasında. Hafiften yağmur çiseliyor. Rüzgarla yüzüme vururken damlalar, Spil Dağı’nın görkemli duruşu gibi dağ gibi duruyorum ama aslında ah bir duyulsa…

ZeoJaweed'in dediği gibi.

"İşitme kaybı yaşatır içimdeki çığlık."

Az önce yürüyordum o kaldırım taşlarında.. Şimdi ise bir kafede oturmuşum; gözlerim dalıyor Manisa’mın sonbaharına, insanların bitmek bilmeyen o aceleci koşuşturmasına ve sadece seyrediyorum. Önümdeki çay soğurken, dışarıdaki herkes bir yerlere yetişme telaşında. Dünya akıp gidiyor önümden.

Dışarıdan bakanlar beni o dağın sarsılmaz heybetiyle görüyor, fırtınalara göğüs geren mağrur bir duruş seziyor.

Ama kimse bilmiyor ki o dağ gibi duruşun altında, her bir yağmur damlasıyla birlikte toprağa sızan gözyaşları, içimde taşları yerinden oynatan bir fay hattı var. Ben susuyorum, Manisa’nın sokakları sonbaharın hüznüyle fısıldaşıyor; ben susuyorum, içimdeki kıyamet avaz avaz bağırıyor.

Kimse görmüyor, kimse bilmiyor ama o parıltılı caddelerin gerisinde, şehrin o kuytu arka sokaklarında gizli benim kalp hıçkırıklarım. Her köşebaşında, kimseler fark etmesin diye içime doğru akıttığım o hıçkırıkların izi var. İnsan en çok da o dar sokakların gölgesinde, kendi gölgesine sarılmak isterken anlıyor kimsesizliğini..

Az önce içinden geçtiğim o caddelerde, şimdi bu kafeden izlediğim insanların arasında sarsılmaz bir kale gibi görünürken, aslında arka sokaklarda un ufak olmak ne acı bir çaresizliktir.

Kulakların biyolojik olarak işitmemesinden bahsetmiyorum; bu çok daha ağır, ruhu yavaş yavaş felç eden bir sağırlık. Karşınızdaki insanların gözlerinin içine baka baka en kırılgan yerinizi anlatırsınız da kelimeleriniz onların bencil dünyasına çarpıp yere düşer ya işte o an anlarsınız ruhsal bir görünmezliğe mahkûm olduğunuzu.

Siz içeride bendini yıkıp taşan bir nehir gibi gürlersiniz de dışarıdakiler sadece yüzünüzdeki o sakin ifadeyi izler.

Ben de denedim o sağır duvarları yıkmayı. İçimdeki acıya, anlaşılma özlemine bir çıkış yolu aradım. Bazen öfkeyle haykırdım, bazen Spil’in eteklerine dökülen yağmurlar gibi sessizce gözyaşı döktüm. O arka sokakların dilsiz duvarlarına anlattım derdimi, beni duymalarını bekledim. Fakat her defasında aynı umursamaz duvara çarptıkça sesim kırıldı, büküldü ve kendi içime doğru aktı.

Dışarıya sızamayan her feryat, insanın kendi kalbini kanatıyormuş meğer. Zamanla "Nasılsa duymuyorlar" diyorsunuz ve o ağır, o kapkara suskunluk pelerinini omuzlarınıza geçirip bir dağ gibi susmayı seçiyorsunuz.

Şimdi bu kafenin camından dışarıyı seyrederken, bu yazıyı okuyan sana, evet tam şu an gözleri bu satırlarda olan sana sormak istiyorum: Sen en son ne zaman birinin sadece dışarıdaki o güçlü duruşuna bakıp, arka sokaklarında gizlediği kalp hıçkırıklarını fark ettin?

Şu an sokakta koşturan o insanların hangisinin içinde ne çığlıklar atılıyor, hiç düşündün mü?

En son kim seni hiçbir yargıda bulunmadan, sadece ruhuyla dinledi?

Bu çağın en büyük trajedisi bu işte. Birbirimizin sessiz feryatlarına karşı sağırlaştık. Yanı başımızdaki insanların yüzündeki o Spil Dağı gibi dimdik duruşun, aslında içlerindeki bir çığlığın son direnci olduğunu göremiyoruz. Herkes sadece kendi sesinin, kendi koşuşturmasının peşinde. Bugün kendime ve benim gibi dışarıya dağ gibi görünüp, arka sokaklarında kalp hıçkırıklarıyla yürüyen herkese bir selam, bir sarılma bırakıyorum bu yazıyla. Sesimizin dışarıda bir yankı bulamaması, o sesin değersizliğinden değil; dünyanın kalbindeki o bencil sağırlıktandır.

İçimdeki çığlığı bugüne kadar o kaldırımlar, o koşturan insanlar duymamış olabilir ama inanıyorum ki bugün bu satırlarda o feryat ortak bir hıçkırığa dönüştü. Artık sadece bana ait değil; belki de tam şu an bu yazıda kendini bulan senin de çığlığın oldu.

Unutma; hiçbir çığlık sonsuza kadar dilsiz kalmaz ve dağ gibi duran her yaralı ruh, er ya da geç kendini gerçekten duyacak o şefkatli kalbi bulmayı hak eder..