O… Dans Müzik ve Estetik Buluşması Genç Bir Yetenek…

RÖPORTAJ: SEVGÜL EROĞLU

Şamanlar, ruhsal ve doğasal dengenin koruyucusu, görünen ve görünmeyen dünyaların aracısı, ruhların yönlendiricisi, karşı tarafı ötekileştirmeyen , tek başına da etkinlik yapan, dansları ve enstrümanlarını kullanarak güneşi selamlayan, kırmızı davul kullanıp, kartal tüyü takıp, sazını alıp, oynayıp sıçrayan görsel ve işitsel ile bir gösteri şöleni sergileyen bir toplum …

Hindu mitolojisinde ise Nataraj ,ilahi kişiliğin farklı bir yönünü vurgulayan göksel kozmik dansı, yaratılış ve yıkımın ebedi döngüsünü sembolize eder. Karmaşık sembolizm ve derin manevi önemiyle Nataraj, evrenin sürekli hareketinin ve varoluş içinde çeşitli güçlerin etkileşiminin özünü yakalar. Yüce Dansın Efendisi Nataraj, sadece dans sanatındaki ustalığını değil, aynı zamanda yaratılış, korunma ve yok oluşun kozmik dansı üzerindeki aşkın egemenliğini de ifade eder. Dansçıların Efendisi- Dans Aşığı ve Mutluluk Dansı… bu isimler, Nataraj'ın sembolünün çok yönlü doğasını ve müritlerinin manevi ve sanatsal arayışlarıdır…

Bu arada çok sevdiğim Roman dansı ile yıllar önce tanışmış dersler almış ve onların 9/8 ritmde nasıl bir dil kullandıklarını deneyimlemiştim. Eğlenceli figürleri ve doğaçlamaya dönük duyguların ifadesi figürleri ile her yaştan insana hitap eden kıvraklık heyecanlarını gösterdiği Roman dansı müzikleri, kıyafetleri ve renkli kültürüyle bizleri büyüleyici bir dünyaya çağıran başka bir dans kültürü…

Tabii bir de mehter marşımız var… Selçuklulardan Osmanlılara geçen askerî müzik geleneğinin bir parçası olan mehter, kös veya nevbet davulu ile askeri cesaretlendirirken düşmanı korkutma niteliğindedir. Nefesli sazlar ve davul eşliğinde çok sesli olarak geliştirilen mehterimiz ne yazık ki evrensel hale getirilemedi.

Sevgili Barış Mola; Seni medyada ilk gördüğüm zaman sezdiğim bir karma oluştu kafamda. Şaman gibi … dans tanrısı gibi… araya serpiştirilmiş klasik balenin estetik bir çiçeği gibi, Roman, modern dans gibi… Ben bu hissi Anadolu Ateşi’nde de yaşamıştım ve derken onları sahneye hazırladığı bilgisine de ulaşınca parçalar yerine oturdu.

Benim penceremden görünen Barış Mola tanrı vergisi bir yetenekle yukarıdaki tüm özelliklerin harmanını dansına aktarıyor diye böyle uzun uzun bir grizgah yaptım.

Sizi tanıtan üç kelime demek kısıtlamak olur. Gelin bize siz anlatın kimdir Barış Mola?

Ben hareketle kendini var eden bir hikâyeyim. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Çağdaş Dans eğitimi alıyorum. Aynı zamanda Anadolu Ateşi bünyesinde çocuk gruplarıyla çalışarak, edindiğim tecrübeleri öğretmenlik yoluyla aktarıyorum.

Türkiye’nin birçok ulusal ve kültürel projesinde yer aldım; bu projeler aracılığıyla hem sahne deneyimimi derinleştirdim hem de farklı anlatım dilleriyle temas etme şansı buldum. Türk dansının DNA’sını, modern bir beden ve çağdaş bir bakışla yeniden yazmaya çalışan bir öğrenciyim. Dans benim için yalnızca estetik bir ifade değil; kültürel hafızayı beden üzerinden yeniden üretme ve paylaşma biçimi.

Motivasyonunuzdan yola çıkarak, eğitim süreci, zorluklar, hedefler ve kişisel deneyimleriniz hakkında neler söylersiniz?

Motivasyonum, bedenimin zihnimde çizdiği sınırları her gün biraz daha aşma isteğinden geliyor.

Dans benim için “yapabiliyorum” ile “yapamam” arasındaki o görünmez çizgiyi her gün yeniden tanımlamak demek. Bedenim bazen zihnimden daha cesur, bazen zihnim bedenimi geride bırakıyor. Bu gerilimi ve tanımlayamadığım hali seviyorum; çünkü gelişim tam da orada başlıyor.

Eğitim sürecim kolay bir yolculuk olmadı. Bir dönem Türk ve Azeri hikayesini anlattığımız profesyonel bir toplulukta çalıştım ve bu süreç hem fiziksel hem de mental olarak beni çok zorladı. Her gün evimden iki saat uzaklıktaki provalara gidip geliyordum. Ekstra para kazanmak için küçük sahnelerde karşıma çıkan fırsatları deniyordum. Hafta sonları Kafkas akademi topluluğunun provalarına katılıyordum. Zaman, yorgunluk ve bedenin sınırlarıyla sürekli pazarlık halindeydim. Ama o yolculuklar bana sadece dayanıklılığı değil, disiplini de öğretti. Sahneye çıkmanın romantik tarafının arkasında çok ciddi bir emek olduğunu orada gerçek anlamda kavradım.

Hedefler konusuna gelince; ben bunu bir “varış noktası” olarak değil, bir yön duygusu olarak görüyorum. Kendimi tek bir tarz ya da kalıpla sınırlamak istemiyorum. Amacım, evrensel bir dili olan, çağdaş bir dansçı ve üretici olmak. Kişisel deneyimlerim bana şunu öğretti: Yol boyunca değişen hedefler başarısızlık değil, farkındalıktır.

Bugün baktığımda yaşadığım tüm zorlukların beni daha bilinçli, daha sabırlı ve daha cesur bir dansçıya dönüştürdüğünü görüyorum. O yüzden motivasyonum hâlâ çok canlı: Her gün bedenimle ve zihnim ile yeni sınırları zorluyorum.

Dansla tanışmanız nasıl oldu? Sizin için dansı özel kılan nedir?

Dansla tanışmam akademik bir başlangıçtan çok, hayatın içinden gelen bir deneyimdi. Çocukluğumun küçük bir kısmı köyde geçti. O dönem eğlencenin, bir arada olmanın ve paylaşmanın kaynağının Trakya düğünlerinin neşesi olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Ritmin, müziğin ve bedenin doğal bir şekilde buluştuğu o ortamlar, farkında olmadan bana ilk dans hafızasını kazandırdı. Çok küçük yaşta kısa bir süre halk oyunlarına gittim ama aynı zamanda spor lisesinde okuyordum ve o disiplinli spor serüveninden vazgeçemedim. Dans hayatımda hep vardı ama henüz bir “yol” olarak karşıma çıkmamıştı.Lisem bittikten sonra yaz dönemini çalışarak geçirmek istedim. Antalya’da, o dönem Gloria Serenity Resort’ta temizlik görevlisi olarak çalışıyordum. Her sabah yaklaşık 10–12 kilometre koşar, ardından duşumu alır ve işe girerdim. Bedenle kurduğum o yoğun ilişki, farkında olmadan beni başka bir şeye hazırlıyormuş.

Bir gün elime geçen bir broşürde modernize edilmiş bir halk dansları gösterisi gördüm. İsmi PASHA Dance Theatre idi. Anadolu Ateşi’ne benzetilebilir ama anlatmak istedikleri hikâye bambaşkaydı. Büyük bir heyecanla koreograflarına ulaştım ve onlarla çalışmak istediğimi söyledim. Ancak kabul edilmedim; ekip neredeyse tamamen Rus dansçılardan oluşuyordu ve teknik seviyeleri oldukça yüksekti.

O reddedilme beni durdurmadı, tam tersine hırslandırdı. O an dansçı olmadığımı ama dansçı olmak istediğimi çok net fark ettim. Yaz bitmeden, başka bir projede dansçı eksikliği olduğunu söyleyen bir hocamdan telefon aldım. O an çok zor bir karar verdim; çalıştığım işten ayrıldım ve dansçı olma yolunu seçtim.

2025 yazında, bir zamanlar kapısından geri döndüğüm PASHA Dance Theatre’da dans etme fırsatı buldum. Benim için bu sadece bir sahne deneyimi değil; sabrın, ısrarın ve vazgeçmemenin bedende karşılık bulmuş hâliydi.

Bugün geriye dönüp baktığımda, o günlerin bana sadece dansı değil; cesaret almayı, risk almayı ve kendime inanmayı öğrettiğini görüyorum. Dans benim için bu yüzden özel: Hayatın içinden geliyor, bedeni olduğu kadar insanı da dönüştürüyor.

Kaç yıldır dans ediyorsunuz?

Doğduğumdan beri müzikle beraber hareket ediyorum ancak karar verip ben bu işi öğreneceğim dediğim andan itibaren 3-3.5 yıl oldu.

Tüm olumsuz şartlara rağmen dans etmekten vazgeçmeyen Romanlar sizi bir tık daha çok çekiyor gibi görünüyor. Yanılıyor muyum?

Roman değilim ve Roman bir ailenin içinde büyümedim. Ama Roman arkadaşlarım var ve özellikle müzikle kurdukları ilişki açısından, bugüne kadar onlardan daha iyisini çok az gördüm. Bu bir övgüden çok, birebir tanıklıkla oluşmuş bir tespit.

Trakya’da uzun zaman geçirdim. İnsanların neyi sevdiğini, neye nasıl tepki verdiğini, ritmi nerede yükselttiğini, nerede bıraktığını çok iyi bilirim. Roman kültüründe beni çeken şey; müziğin sadece çalınan bir şey değil, yaşanan bir şey olması. Zor koşullara rağmen üretmeye devam etmeleri, neşeyi bir direnç biçimine dönüştürmeleri ve bunu bedenle ifade edebilmeleri çok etkileyici.

Roman dansı benim için bir kimlik meselesi değil; bir dil meselesi. Doğaçlamaya açık olması, anı yakalaması, müzikle kurduğu yüksek frekanslı bağ ve sahici duygusu beni içine çekiyor. Orada gösterişten çok gerçeklik var. Belki de bu yüzden, tüm zorluklara rağmen dans etmekten vazgeçmeyen Romanlar bana ilham veriyor.

Ben bu kültüre ait olduğumu iddia etmiyorum; ama bu kültürden öğreniyorum. Ve öğrendiklerimi, saygıyı merkeze alarak, kendi bedenim ve estetik anlayışım içinde yeniden yorumluyorum.

Klasik duruş veya kalıpları olmayan Roman havası ritimle yüksek bir uyum yakalayarak zor jest ve mimikler genellikle bakışlar ve gülme üzerine kuruluyken özellikle partnerli oyunlarda karşı tarafa sataşmaya ya da partneri kızdırmaya yönelik. Siz bunu nasıl yorumlarsınız?

Roman havasında beni en çok etkileyen şey, bedenin müzikle kurduğu doğrudan ve filtresiz ilişki. Orada klasik anlamda bir duruş ya da kalıp yok; çünkü esas olan form değil, an. Jestler, mimikler, bakışlar ve gülme; hepsi ritmin bir uzantısı gibi çalışıyor. Partnerli oyunlarda görülen sataşma ya da karşı tarafı kızdırmaya yönelik tavır ise bana göre bir rekabetten çok, bir oyun dili. Bu, agresif bir meydan okuma değil; zekâ, hız ve esneklik üzerine kurulu bir iletişim biçimi. Beden, burada sözün yerini alıyor. Bir bakışla anlatılan şey, bazen sayfalarca konuşmadan daha güçlü olabiliyor ki tarihte eminim buna benzer hikayeler vardır. Roman dansında seyirci sadece izleyen değil, o anın bir parçası hâline geliyor.

Bu da dansı yaşayan, nefes alan bir şeye dönüştürüyor. Ülkemizde insanlar bunu eğlenceye ihtiyacı var dese de sahnede bizleri izlemeye başladıkları anda kalplerine bizler ayna tutuyoruz dansçılar olarak...

Şu anda nasıl bir eğitim alıyorsunuz? Haftada kaç gün ve kaç saat çalışıyorsunuz? Dans eğitimi almanın en zor yanı nedir?

Şu anda çağdaş dans tekniği, klasik bale, doğaçlama, repertuvar ve anatomi dersleri alıyoruz. Haftada 5 gün, günde ortalama 4 saat yoğun bir programla çalışıyorum. Eğitim sürecim hem fiziksel hem de zihinsel olarak oldukça disiplin gerektiriyor.

Dans eğitimi almanın en zor yanı ise her sabah dansa karşı aynı istek ve motivasyonla uyanamamak. Dansı ne kadar sevsek de, programlar yoğunlaştıkça bedenin olduğu kadar zihnin de sınırları zorlanıyor. Beynimiz, alıştığı güvenli alanın dışına çıkmayı her zaman kabul etmiyor; direnç gösteriyor. Ama tam da o noktada gelişim başlıyor. O isteksizlik hâlini yok saymak yerine, onunla birlikte çalışmayı öğreniyoruz. Her gün mükemmel hissetmek mümkün değil; önemli olan, o gün de stüdyoya girebilmek. Zamanla anlıyorsunuz ki disiplin, motivasyonun bittiği yerde devreye giren şey.

Bir dans öğrencisi olarak bir gününüz nasıl geçiyor?

Güne uyanıştan sonra genellikle bir sabah koşusuyla başlıyorum. Bu, hem bedenimi hem de zihnimi güne hazırlamak için benim için önemli bir ritüel. Ardından kahvaltımı yapıyorum; sağlıklı ve hafif atıştırmalıklarla başlamak kesinlikle tercihim. Haftanın beş günü okulda vakit geçiriyorum. Günümün büyük bir kısmı stüdyoda geçiyor; dersler, provalar ve tekrarlarla dolu yoğun bir tempo var. Eve kalan zamanımı ise mümkün olduğunca kişisel gelişime ayırmaya çalışıyorum. Okumak, izlemek, bedenimi dinlemek ve öğrendiklerimi sindirmek bu sürecin bir parçası.Hafta sonları ise kişisel gelişim için ayırabildiğim zaman biraz daha kısıtlı oluyor. Ancak çocuklara bir şeyler öğretirken, aslında kendim de çok şey öğreniyorum. Öğretmek, bilgiyi aktarmaktan çok; yeniden düşünmek, sadeleştirmek ve derinleştirmek anlamına geliyor.Bu döngü benim için dengeli bir öğrenme alanı yaratıyor: Hem alan hem veren, hem çalışan hem paylaşan bir süreç.

En zorlandığınız teknik veya tarz hangisi ya da fiziksel ya da mental olarak sizi en çok zorlayan şey ne desek?

Limitlerimi en çok zorlayan alanın klasik bale olduğunu söyleyebilirim. Kendimi yaratıcı ve ifade gücü yüksek biri olarak görüyorum; ancak bu tek başına yeterli değil. Bale, bedenden çok hızlı, net ve tekrar eden reaksiyonlar talep ediyor. Özellikle baleyle daha geç yaşta tanışmış bir beden için bu süreç oldukça zorlayıcı.Bale bana sabrı öğretmiyor; aksine sabırlı kalmayı çok daha zor hâle getiriyor. Spor lisesi geçmişimde, emek verdiğimde sonuçlarını daha hızlı aldığım bir sistemin içindeydim. Burada ise gelişim çok daha yavaş, katmanlı ve zaman isteyen bir süreç. Bu değişime alışmak, fiziksel olduğu kadar zihinsel olarak da kolay değil.Son dönemlerde kariyerimde sabrı bir hedef değil, bir zorunluluk olarak ele alıyorum. Her ilerlemeyi, her küçük kazanımı; aralarından geçen bir bağ doku gibi düşünüyorum. O bağlar güçlendikçe, beden de dönüşüyor. Ama bu dönüşüm aceleyle değil, kabulle mümkün oluyor.Bu yüzden yaşadığım zorlanmayı bir eksiklik olarak değil, bedenimin yeni bir dile adapte olma süreci olarak görüyorum.

Motivasyonunuz kaybolduğunda toparlamak için nasıl bir yol izliyorsunuz?

Zihnimde bir savaş alanı canlandırıyorum. Kendimi, bir savaşa hazırlanan ordunun kralı olarak görüyorum. Bedenim bu ordunun kendisi; her kas, her alışkanlık ve her düşünce ise yetiştirilmesi gereken birer asker. Askerlerim, benim günlük davranışlarım. Örneğin her sabah koşmak, yediğim yemekler askerlerimin yemekleri… Bu, sadece fiziksel bir eylem değil; zihnimde ve bedenimde enerji yaratan, düzen kuran bir komut. Askerlerimi inandığım doğrulara göre yetiştiriyorum. Onları rastgele değil, bilinçli ve disiplinli bir şekilde hazırlıyorum. Bu yüzden motivasyonu beklemiyorum. Benim için motivasyon, gelmesini umduğum bir duygu değil. Disiplin gerçektir. Hedefin varsa, ona doğru yürürsün; iyi hissetsen de hissetmesen de. Zorlandığım anlarda beynimin içinde duygularım beni yönetmiyor; ben bir orduyu yönetiyorum. Çünkü herkes bilir ki reaksiyon her şeydir. Savaş kapıya dayandığında hazırlanamazsın; öncesinde hazır olman gerekir!

Okul- iş- sosyal hayat ile dans nasıl bir denge içinde?

Okulda günlerim oldukça düzenli ve normal bir tempo içinde geçiyor. Haftanın büyük kısmı eğitim ve stüdyo çalışmalarıyla dolu. Hafta sonları ise Anadolu Ateşi’nde çocuk gruplarına eğitmenlik yapıyorum. Bu benim için hem sorumluluk hem de ayrı bir öğrenme alanı. Açıkçası bu dönemde sosyal aktivitelere çok fazla zaman kalmıyor. Ama bunu bir eksiklik olarak görmüyorum. Şu an hayatımda, çalışabildiğim ve öğrenebildiğim kadar öğrenmenin daha kıymetli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu zamanların geçici, kazanımların ise kalıcı olduğunun farkındayım.Aynı zamanda sakatlanmamaya özellikle dikkat ediyorum. Yoğunluk arttıkça bedenle kurulan ilişki daha bilinçli olmak zorunda. Kendimi zorlamakla kendimi korumak arasındaki dengeyi kurmaya çalışıyorum. Uzun vadede üretmek ve sahnede kalabilmek için bunun şart olduğuna inanıyorum. Bu dönem benim için biraz içe dönük, biraz yalnız ama çok öğretici bir süreç.

Dansla ilgili hayalleriniz neler? Önümüzdeki yıllarda gerçekleştirmek istediğiniz projeler ?

Hayallerimi tek bir başlık altında toplamıyorum; çünkü dans benim için sabit bir nokta değil, sürekli dönüşen bir alan. Kısa vadede hedefim, bedenimi mümkün olan en güçlü ve en sağlıklı hâline getirmek. Teknik olarak derinleşmek, farklı disiplinlerle temas etmek ve sahnede daha bilinçli bir ifade alanı kurmak istiyorum. Uzun vadede ise, köklerinden beslenen ama evrensel bir dili olan işler üretmek en büyük arzum. Roman ritimleri, Anadolu’nun hareket hafızası, çağdaş dansın özgürlüğü ve klasik disiplinin bilgisini aynı potada eritebileceğim projeler hayal ediyorum. Bu, bir “füzyon” dan çok; içsel olarak birbirine temas eden, organik bir yapı olsun istiyorum. Müziği bu süreçte özellikle önemsiyorum. İmkânlar doğrultusunda canlı müziği destekleyen üretimlerin, dansın derinliğini ve sahnedeki etkileşimi çok daha güçlü kıldığına inanıyorum.Aynı zamanda öğretmek de bu yolculuğun önemli bir parçası. Bilgiyi yalnızca sahnede değil, aktarım yoluyla da çoğaltmak istiyorum. Çünkü dansın kalıcı olabilmesi için sadece üretilmesi değil, paylaşılması gerektiğine inanıyorum.

Benim için başarı; hızlı tanınmak ya da görünür olmak değil. Zamanla olgunlaşan, bedende ve zihinde gerçek bir karşılığı olan işler üretmek. Acelem yok ama her gün biraz daha gelişiyorum. Bir koreografi hazırlama fırsatıyla karşılaştığımda da, bunu değerlendirmekten çekinmiyorum.

İlham aldığın dansçılar kimlerdir? Hangi özellikleri sizi çekiyor?

Dansla ilgili birçok yenilikçi fikrim var; ancak ülkemizde bu tür üretimlere yatırım yapacak alanları ve kişileri bulmak şu an için oldukça zor. Bu durum beni durdurmaktan çok, yönümü daha stratejik düşünmeye itiyor. En somut hedeflerimden biri, yurt dışında iyi bir üniversite kazanarak eğitimime orada devam etmek. Farklı disiplinlerle temas edebileceğim, araştırma ve üretim alanı sunan bir yapının içinde olmak istiyorum. Bu geçişi, sadece bireysel bir kariyer adımı olarak değil; ileride üreteceğim işler için sağlam bir zemin olarak görüyorum. Uzun vadede ise, kolektif bilinci merkeze alan sahne projeleri üretmeyi hayal ediyorum. Kendi müziğini ve enstrümanlarını üreten, bedeni bir araştırma alanı gibi ele alan işler… Bunu bir gösteriden çok, bir dans laboratuvarı olarak düşünüyorum. Dansçıların, müzisyenlerin ve farklı disiplinlerden üreticilerin bir araya gelip birlikte düşündüğü, denediği ve dönüştürdüğü bir alan. Hayallerimi zamana yayarak, acele etmeden ama sürekli üreterek gerçekleştirmek istiyorum. Bugün imkânlar sınırlı olabilir ama fikrin ve niyetin güçlü olduğuna inanıyorum. Doğru zemin oluştuğunda, bu projelerin karşılığını mutlaka bulacağına güveniyorum. Aslında belirli bir ilham kaynağı olarak işaret edebileceğim tek bir dansçı yok. Her dansçının kendine ait güçlü ve zayıf yönleri olduğuna inanıyorum. Benim yaklaşımım; bu farklı özellikleri gözlemlemek, iyi olanları almak, eksik ya da sorunlu gördüklerimden ise ders çıkarmak üzerine kurulu. Yetenek geliştirilebilir, teknik kazanılabilir, hatta insanlar bir noktaya kadar taklit edilebilir. Ama iyi bir insan olarak kalmak, bence çok daha köklü ve kalıcı bir mesele. Ben çalışmalarımı, bu etik zemini kaybetmeden ilerletmeye özen gösteriyorum. Gelecekte bırakmak istediğim iz, yalnızca sahnedeki performansımla değil; insanlara, öğrencilerime ve birlikte çalıştığım alanlara kattığım değerle ölçülsün istiyorum. Çünkü iyi bir insan olarak kalmanın, sanatsal başarıdan çok daha uzun soluklu bir tecrübe bıraktığına inanıyorum.

Kökten doğan ışığı dansa taşımak mottosu ile sizce dünyanın akıl almaz hızına bakınca sanat nasıl varlığını sürdürebilecek?

Sanat, hız çağında bir direnç alanı olabilir. Her şey tüketilirken, sanat kalıcı olmayı; her şey kopyalanırken, özgün kalmayı seçebilir. Dans bu noktada çok güçlü bir araç. Çünkü beden yalan söylemez. Algoritmalarla değil, hafızayla çalışır.

Dansa gönül vermiş yeni nesle nasıl bir mesaj olur? Dansa yeni başlayacak öğrencilere ne tavsiye edersiniz?

Kimsenin size bir yol açmasını beklemeyin. Yol, yürüyenlerin altında oluşur. Disiplininizi kimse sizin yerinize kurmaz, bedeninizi kimse sizin adınıza taşımaz.

Yetenek sizi başlatır ama istikrar sizi ayakta tutar.Kendinizi başkalarıyla değil, dünkü hâlinizle kıyaslayın. Her gün küçük bir adım yeterlidir; ama o adımı her gün atmak zorundasınız. İlham güzeldir ama disiplin gerçektir.

Ve şunu unutmayın:

Dans sadece hareket etmek değil, sorumluluk almaktır. Kendinizden, bedeninizden ve yolunuzdan sorumlu olduğunuzda; liderlik zaten kendiliğinden gelir. Dansın içinde kalın ve dalların sizi kısıtlamasına izin vermeyin. Tek bir alana sıkışmadan, her yönden kendinizi geliştirmeye özen gösterin.

Okumak ve yazmak, bizim alanımızda çocukken çoğu zaman öğretilmeyen ama sonradan fark edilen büyük bir eksikliktir.

O boşluğu kendiniz doldurun. Bu noktada zihnimde hep yer eden Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözü aklıma gelir: “Acizler için imkânsız, korkaklar için inanılmaz görünen şeyler; kahramanlar için idealdir.”

Dans da böyledir. Zor olanı seçtiğinizde, aslında kendinizi seçmiş olursunuz.

Hedeflerini koyan, akıllı bu gence başarılar diliyorum ve eğitimini tamamlayıp ünü sınırlarımızı aştığında Barış Mola’nın gururumuz olacağına inanıyorum.

Yolunuz açık olsun…