Merhaba Çiğdem Hanım, kişisel gelişim alanında başarılı çalışmalarınızı severek takip ediyoruz. Nlp Master, İş koçu, Nefes tekniği eğitmenlik gibi birçok alanda faaliyet gösteriyorsunuz. Son yıllarda bu alanlara talep çok fazla arttı. Son yıllardaki bu ihtiyacı neye bağlıyorsunuz?
Esasında bu sorunun tek bir cevabı yok. 1980’lerde “New Age” adında dünyaya pompalan bir akım başladı. Bu akım maalesef ülkemizde derin bir yankı buldu. Yeni öğretiler, galaktik bilgiler, kanal bilgileri, “İste olur evren sana verir” sloganlarıyla bilincimize ve kolektif alana yerleştirildi. Esas kırılma noktası pandemi ile başladı. Birdenbire evlere kapandık, dışarıda her şey durdu ve biz evimizde, ailemizle, çocuklarımızla veya evde tek başına kaldık. Herkes kendine göre içsel çatışmasını, duygu iniş çıkışlarıyla bastırdığı öfkesini, sustuğu kelimeleri fark etti. Teknolojinin sayesinde içsel duygulara bakmak yerine, çareyi dışarda aradık ve her alanda ‘suçlu’ bulduk. Gerçekse, içsel olarak hissettiklerimiz, yaşadığımız ilişkilerdeki sorunlar, çatışmaların çözümsüz hale gelmesidir. Bu durum kişisel gelişim alanına yönelmemize sebep oldu.
Hepimizin en büyük ideali iyi yaşamak, ama çevremize baktığımızda mutlu insan görmemiz çok zor. İyi yaşam nedir?
Kişi yaşamını oluşturan alanlarda, (iş, aşk ilişkisi, toplumsal etkinlikler, hobiler vs.) nasıl yaşamak istediğinin farkındaysa, yani değer ve idealleriyle ilişki içindeyse ve yaşamını bunlara dönük yaşıyorsa, bununla birlikte davranışları, konuşmaları ve değerleriyle uyumluysa, kendini iyi ve mutlu hisseder. Mutluluk kendi başına bir hedef değildir. Kendi alanımız ve kendi merkezimizde olduğumuzda ortaya çıkan sonuçtur. İyi yaşam hem ruhsal hem de bedensel anlam da iyi olmayı içerir. Bu durumda; duygularımız, düşüncemiz, algılarımız, davranışlarımızı etkiler.
Beynimizin bilgisayar gibi çalıştığını söylemiştiniz. Peki, duygularımız hayatımıza nasıl yön vermemizi sağlıyor?
Öncelikle insan ve yaşam planı hakkında, bildiklerimi paylaşayım; bizler saf bilinç halinde iken dünyaya gelme seçimi yapıyoruz. Bu seçimi daha önceki yaşam deneyimlerimiz sonucunda oluşturuyoruz ve bu programa en uygun aileyi, (Çözülmemiş hikayeler aile karmaları) ülkeyi ve çevreyi seçiyoruz. Kendi deneyimimize en uygun programı yapıyoruz. Sonra dünya realitesinde iki sistemle var oluyoruz:
1- Anne ve babamızdan alıp, geldiğimiz biyolojik genetik ve karmik yükler.
2- Bizim var ettiğimiz sistemler: Anne karnından itibaren aldığımız çevresel inanç kalıpları, arkadaşlarımız, ilk işimiz, ilk aşk deneyimlerimiz, hepsi bizim bilinçaltımıza kayıt oluyor; çünkü bizler biyolojik makineyiz. Bilinç altındaki bu yazılım, ifade bulmak için bu kayıtlara uygun insanları ve olayları, hayatına çekiyor ve biz buna rezonans yasası diyoruz.
Beynimizin bizimle gelen doğuştan gelen özellikleri nelerdir? Bunları nasıl bulabiliriz?
Bunun için benim kullandığım en kolay yöntem, çekirdek dilimizi bilmek. Ailede en çok hangi kelimeler konuşuluyor? Kök ailenin inanç kalıp nelerdir? Para kayıpları, hastalıklar ve nesillerdir tekrarlanan olaylar nelerdir? Ve biz en çok hangi kelimeleri fark etmeden kullanıyoruz? İşte bunları keşfetmek, çekirdek dilimizi bulmamız için bir adımdır. Çekirdek dil, ekmek kırıntıları gibidir. Bizi kaynağa götürür.
Ailelerimizden doğduğumuz an bize yüklenen genetik hikayelerimiz var. Ne kadar istesek de karakterimizde değiştiremeyeceğimiz şeyler. Bunları dönüştürebilir miyiz?
İlk başta anlattığım yaşama geliş yolculuğumuzda, bu programı biz yaptık. Lakın insanoğlunun en büyük niteliği unutmaktır. Şimdi hatırlama ve bulma yolundayız. Çok zorlayıcı bir hayat ve aile seçtiysek, mutlaka bu kodlara ihtiyacımız olduğu içindir.
Mesela aile soyunda hayat çok zordur. İnancı ve kaydı varsa, kişi bunu fark ederse, seçimi ile bunu değiştirebilir. “Soyumda herkes hayatı zor yaşadı Bunu ben de gördüm. Şimdi ben her şeyi kolaylıkla ve seçimlerimle yapmayı seçiyorum” derse, bu program, bu titreşimden çıkar. Bir daha bu konuyla ilgili hiçbir olayla rezone olmaz.
Hem bireysel hem de kurumsal çalışmalar yapıyorsunuz. Bu ikili arasındaki farklar nelerdir?
Bireysel çalışmalarım yüz yüze ve online olduğu için bana ulaşan ve bütçesi olan kişilerle çalışıyoruz (Yardımın sessizi makbuldür diyorum). Lakin kurumsal firmalarda Türkiye genelinde, kırsalda veya ücra bölgelerde çalışanlar için bu mümkün değil; çünkü sosyal medyada gördükleri, dinledikleri haricinde kendi sorununu anlatacak, çözüm bulacak birilerine ulaşmak, o şartlar için zor. Firmaların çalışanlara verdiği kişisel gelişim adındaki bu tarz çalışmalar, direkt yüz yüze olduğu için çok kıymetli. Ne şanslıyım ki, pandeminin ilk döneminde böyle bir alan açıldı. Uludağ Elektirik, bölge bayiliklerine atölye çalışması almak istediler. Tüm hijyen önlemlerini alarak bölgelerinde atölye çalışmaları başladı. Endişeleri, kaygıları, sorunları hakkında interaktif bir program oldu ve çok keyifliydi. Esas beni en mutlu eden ve bilginin kefaleti dediğim, bölgedeki en ücra ilçede yaşayan, bizlere gelme, sorunlarını anlatma imkanı olmayan insanlara ulaşmaktı. İşte esas mesele de bu işe katkı sağlaması için değil de çalışanların bedensel, zihinsel ve ruhsal sağlığını düşünen bir programdı. Bunun için her zaman, her yerde Uludağ Elektrik Erman Aytac ve ekibini takdir ederim. Şimdiki niyetim ise Güney Anadolu bölgesinde bu çalışmaları yapmak.

Pandemi süreci bizleri ruhsal olarak nasıl etkiledi? Siz pandemiden sonra danışanlarınızda neler fark ettiniz?
Pandemi bir kırılma noktasıydı. Hepimiz için bireysel çalışmalarda gözlemlediğim en önemli nokta, beyaz yakalıların yaşadıklarıdır. Özellikle erkekler “Ya işten çıkartılırsam? Çocukların okul taksiti, ev kirası, ben bunların altından nasıl kalkacağım?” endişe ve kaygısı üst sınırdaydı. Kadınlarda ise durum daha vahimdi, evde olan çocuklarla tartışmalar, ev işleri, hatta evde anne ile tartışıp anneannesine yerleşen çok çocuk oldu. Çünkü rutin bir program vardı. Çocukların okula, anne babanın işe gitmesi gibi rutindi. Bununla birlikte bir kesim vardı ki, bu durumu çok rahat geçirdi “Gider köyümde yaşarım, eker biçerim, bana bir şey olmaz” diyen bir kesimdi. Bu arada Pandemi sürecinin de bize kattığı çok şeyler oldu. İçe dönmemiz, içsel çatışmalarımız, şimdiye kadar bilmediğimiz gizli yeteneklerimizin açığa çıkması, bunun yanı sıra en önemli gerçeği hatırlattı; toprağa dönmemiz gerektiğini…
Olumlamalarla ilgili birçok kitap okuyoruz. Siz, insan hayatının olumlama yaparak değişebileceğini savunur musunuz?
Pandemi süreci kişisel gelişim adı altında birçok bilgiyi çalışmayı ortaya sürdü. İnsanlar da can sıkıntısından bu konulara yöneldiler. Size bir örnek vereyim; aile soyunuzda, “Çok para bela getirir, sadece hırsızlar para kazanır” diye, bir inanç varsa, siz ne yaparsanız yapın çok para kazanamazsınız. Kazansanız bile kaybedersiniz. Aylarca, yıllarca olumlama yapın, alt yazılımınızda onu reddeden bir kayıt varsa işe yaramaz. Ayrıca bedenin kayıt yerleri vardır; bir olumlama veya inanç kalıbını dönüştürmek istiyorsak, bedenin belli bölgelerine ritmik vuruşlar yapmalısınız ki, beden kayıt alsın. Şöyle bakın; sesli mesaj atacaksınız, cep telefonunda ne yapıyorsunuz? Tuşa basıyorsunuz.
Birçok ünlü isimle çalıştığınızı biliyoruz. Ünlülerin danışmanlığını yapmak zor oluyor mu?
Benim çalışmalarım kimliksiz alandır. Sistemsel akıştan bakarsak, zaten oyunculuk mesleğini seçmiş olan birey, bu yaşam programında deneyimlemek istediklerini hızlandırmak ve daha çabuk bu deneyim sonucunu elde etmek için oyuncu olmuştur. Çalıştığım oyuncuların, geçmiş hikayelerini veya acılarını gördüğümüzde, geçmişte rol aldığı bir konu olduğunu görüyoruz. Bunu idrak eden oyuncu, senaryo geldiğinde “bana bu rol geldi, içimin hangi parçasını bu dönüştürelim?” bilinç ve farkındalığına geliyorlar. Bugüne kadar şanslıyım ki; bana zor bir ünlü gelmedi. Lakin Türkiye’deki oyuncularda şu var; ünlü olma dinamitlerine bakarken, “Dünya çapında bir oyuncu olmak nasıl hissettiriyor?” dediğimde “ben zaten bu ülkede tanınıyorum. Bu bana yeter cevabını” da duymuyor değiliz. Oyuncular, fanları ve izleyicilerine ne kadar pozitif dengede enerji yayarlarsa, farkındalıkları ve konuşmaları yapıcı ise bu onun kitlesine ulaşır, değişim başlatır. Kurduğu bir cümle, bir bakış açısı onu takip edenlere de yansır. Bu da oyuncunun kitlesine karşı sorumluluğudur.
Netflix’de yayınlanan Zeytin Ağacı dizisinden sonra “Aile Dizilimi” ile birçok insan ilk kez tanıştı ve bu konuya ilgi fazlasıyla arttı. Aile dizilimi nedir?
İlk başta anlattığımız, bizi var eden sistemdir. Bu çalışmayı dünyada ilk gündeme getiren, Amerikalı sosyolog Virginia Satır’dır. Bilinene göre; asla iyileşmez denilen hastaların, adına aile heykeli denilen bu metot sayesinde, bedensel ve ruhsal sağlıklarına kavuştukları gözlemlenmiştir. Satır’ın amacı kişiler arası sağlıklı bir iletişim olmuştur. Psikolojinin kurucusu Freud, çocuk ebeveyn ilişkisinin, psikolojik gelişiminin en ince ayrıntısına kadar etkilediğini fark etti. Özellikle annemizle ilişkimizin bizi besleyip büyüttüğü kadar, nevroz karmaşa, ümitsizliğe neden olabileceğini keşfetti. Böylece aile sistemini yöneten kurallar ve etkenler, Satır ve diğerleri tarafından geliştirildi. Tanınmasını sağlayan ise Bertie Hellinger’dir. Tüm bu çalışmalara yeni bir boyut kazandırmıştır. Heliinger; kişinin yaşam senaryosunu önceki nesillerden devralıp, sanki kendi yazgısıymış gibi sahiplendiğini fark etti. Böylece kişinin gizli yaşam senaryosunu keşfetti ve bunun morfogenetik alanda çözüldüğünü gördü.
Aile dizilimi yaptırarak kendi içimizde sorunlarımıza nasıl bir çözüm bulabiliriz?
Tanımlayamadığınız duygularınızı, yaşadığınız olayların kökünde görürsünüz. Önemli olan bu hayatta yaşadığınız hikaye değil, bunu yaşama sebebinizdeki kök hikayedir.
Aile kolektifinde çözülmemiş, gizlenmiş, olaylar varsa bunlar bir sonraki nesle aktarılır. Bizler geleceğe aktarmadan, çalışma yöntemlerinden biri olan bu metodu kullanarak, bizde kayıtlı olan bu durumu görünür kılarız ve çözeriz. Dengeye gelen hikaye ise hayatımızdaki etkisini yitirir.

Şu ana kadar danışanlarınızın arasında asla unutmam diyeceğiniz bir danışanınız oldu mu?
Elbette çok hikaye biriktirdik. En keyif ile anlatacağım hikaye; bir şirket yetkilisi aradı “Firma sahibi ne zaman Türkiye’ye gelse, burada bizler ciddi sorun yaşıyoruz. Hatta ciddi para kaybı yaşıyoruz” dedi. “Firmanın İngiltere ve Dubai şubelerinde bir sorun olmuyor. Merkez İstanbul’da olunca patron ne zaman gelse aynı hikaye” dedi ve şirket sahibi ile havaalanından bize gelmesini programladı. Şirket sahibi havaalanından direkt bize geldi. Hikaye aynıydı. “Nerelisiniz? Hikayeniz nedir?” diye sordum. Göçmen bir ailenin oğlu, büyükbabası Bursa’ya göç ettiğinde çok zorlanmış. Babası da aynı şekilde zor şartlar altından yaşamış. Kendisi ise okuldan sonra Amerika’ya gitmiş ve bir arkadaşıyla iş kurmuş ve iş çok başarılı olmuş. Bunları anlattı ve ben bir soru sordum; “Bu kadar başarılı olmak ve kazanç sağlamak ne hissettiriyor size?” Durdu, bir an şok oldu. “Ben anladım, şimdi duygum ihanet etmek; babama; büyük babama… Bu ülkede onlar zor hayat yaşadılar, ben ise zengin olarak döndüm ve onlara ihanet ediyormuşum gibi hissediyorum” dedi. 10 dakikada çalışma bitmişti ve bir daha İstanbul ofis, o geldiğinde bir sorun yaşamadı.
Özellikle son yıllarda yaşanmış hikayelerin televizyona aktarıldığını görüyoruz. Özellikle Gülseren Budayıcıoğlu bu konuda bir yol açtı diyebilirim. Siz de bir gün aldığınız danışanlarınızdan bir kitap yazmayı ya da hikayeleri senaryolaştırmayı düşünür müsünüz?
Herkesin hikayesi kendine. Bu benim tercih ettiğim bir yol değil, yazarsam kendi hikayemi yazarım. Yıllardır yazmak gibi bir niyetim var, çünkü benim hikayem tam bir yol ve yolcu hikayesi. 80 kuşağı olarak birçok yola girdik, çıktık ve deneyimledik. İyi bir senarist ile yolum kesişmesi için niyetim var. Çünkü ben anlatıcıyım.
Yeni bir atölye çalışması hazırlığındasınız. Oyuncuların içsel yolcuğunu bulmasında yardımcı olacak bir atölye… Bu atölyeyi açmaya nasıl karar verdiniz?
Bu olayın çıkış noktası annem; 3 sene önce haftanın belirli günlerinde, annemin tansiyonu çok yükseliyordu. Başlarda anlamadım, sonra takibe aldığımda takip ettiği bir dizi vardı. Sanki olayların içinde kendi yaşıyor gibi seyrettiğini gördüm. Bu durumda bilinçaltı tamamen açık ve kayıt alıyor demekti. O an müdahale ettim ve “birkaç hafta seyretme, sonradan seyredersin” dedim ve annemin o süreçte bir daha tansiyonu çıkmadı. Sonuç olarak, bizler televizyonda dizilerle yaşayan ve onu gerçek olarak algılayan bir toplumuz. Çok örnekleri var da gerek yok tekrar etmeye. Durum böyleyse ben oyuncu ve oyuncu adaylarına farklı yönlerden bakmayı hatırlatmak isterim. Onlar da içinde bulundukları projelere, farklı bakış açıları getirebilirler.
Bu atölyenin içeriğinde neler olacak? Nasıl bir kapı açmayı düşünüyorsunuz?
Hepimiz hayatımızda bir oyuncuyuz ve oynuyoruz. Bu atölye çalışmam 35 yıllık bir yolculuğun iz düşümü. Kişilere, dışarıya değil de içe bakmayı, içe yönelmeyi hatırlatacağız. Sadece oyuncular değil, herkese açık bir çalışma. Hayatında ilerlemek isteyen herkese açık bir çalışma. Aile hikayeleri, içsel çatışmaları, soru sormak, bedenlerinde kayıtlı olan duygu titreşimleri, ün ve para dengeleri hızlandırılmış bir program olacak.
Kendi hayatınıza şöyle bir dönüp baktığınızda, Nlp, kişisel gelişim kelimeleri hayatınıza girdiğinde, sizin hayatınızda neler değişti?
Herkesin yolculuğu kendine özeldir, parmak izi gibi kendine münhasır. Ben çok meraklıydım. Olanın ardında, gerçeğin içindeki gerçekleri bilmeye çalıştım. Vura vura, canım acıyarak ilerledim. Benim de karşıma hocalarım çıktı ve yolumda destek oldu. Şimdi geldiğim noktada hala eğitim alıyor, kendimi güncelliyorum. Değişime direnç göstermeden ilerliyorum ve hala bende öğreniyorum. Kendime şu soruyu sormayı başardım “Çiğdem, bugün hayatında neyi tezahür ettirdin?”
Birçok insan sizden aldığı danışmanlıklarla hayatına yeni bir yön veriyor. Belki karar aşamasında olan insanlar, sizin açtığınız pencereden bambaşka bir manzaraya bakıyor. Bu güç sizi korkutuyor mu?
Ben müdahale edip yönlendirme yapmam, “Durumu kendin gördün, bu seçenek senin” deri. Seçim ve yolu karşımdakine bırakırım. Size bir olay anlatayım: Rahmetli babam askerdi ve bana 18 yaşındayken bir soru sordu “Bir tankı ne devirir?” bir sürü şey saydım ve o dedi ki “Dişlisinin arasına giren bir küçük taş”. İşte bu benim anahtarım oldu. Kişinin hikayesinde en kolay, en basit, göz ardı ettiği, önemsemediği veya şimdiye kadar fark etmediği yerlerini görmesine alan açarım. Bu yolu geçtiğim için nerede? Ne tuzak var? Zaten biliyorum ve onlara rehberlik yapıyorum. Güvenli alanda kalıp çıkmak istemezlerse, onların seçimi olur. O zamana kadar ben de dururum, onlar kendilerine izin verinceye kadar.
“Güç nedir?” sorusuna başka açıdan bakalım. Bu soruyu özellikle şirketlerde sorarım ve aldığım cevap; para, üst düzey tanıdıklar gibi sıralanır. Güç, heyecan verici bir kavramdır. İnsanların bu kavrama yaklaşımı da farklıdır. Bana göre güç; istediğimiz sonuçları yaratabilme ve olaylar içerisindeki diğer kişilere hak ettikleri değeri verebilme yeteneğidir. Güç düşüncelerimizi amacımıza uygun olacak şekilde yönlendirmek için, hayatımızı değiştirme yeteneğidir. Benim her zaman ki sloganım; “Fark et, kabul et, sorumluluk al, eyleme geç, şükret.”