Gülay Hanım’la tiyatrodan koçluğa, hayallerden cesarete uzanan bir söyleşi… Kadın emeğiyle kurulan sanat okulları, sahneler, eğitimin dönüştürücü gücü ve sanatın çocuk ruhundaki izler bu röportajda buluşuyor.
Merhaba Gülay Hanım, hem oyuncu koçusunuz hem de oyunculuk geçmişiniz var. Sanatla iç içe bir yaşam sürüyorsunuz. Bu sanat yolculuğunda sizi besleyen, büyüten şey neydi?
Oyunculuğu her zaman sevdim. Ekrandan çok, tiyatro sahnesinde olmayı tercih ettim. Bir yandan eğitmenlik, danışmanlık ve koçluk yapmaya başladım. Çalışmalarım arttıkça çevremdeki insanlar da çoğaldı. Beni en çok besleyen şey çocuk ruhu diyebilirim. Bir de merak etmenin gücü.
Oyunculuk aklınızı nasıl çeldi?
Annem ve büyükbabamla büyüdüm. Babam daha sonra hayatıma dahil oldu. Büyükbabamın çevresinde birçok doktor arkadaşı vardı. Benim de doktor olmamı çok isterdi ama asla zorlamazdı. “Doktor olsan ne güzel olur” derdi hep, canımın içi. Ben de uzun süre doktor olmayı istedim. Okulda sürekli doktor karakterlerini oynar, monologlar ezberlerdim. Meğer yaptığım şey tiyatroymuş. O zamanlar içimde olan şeyin adı aslında “oyunculuk”muş. 12-13 yaşlarımda kendimi alaylı gruplarla çalışırken buldum. Muazzam ustalarım oldu. O günden bu yana hiç durmadım. Sahne, en çok mutlu olduğum yerdi. Perde arkasında çalışmak da bana ayrı bir mutluluk veriyordu. Sürekli üretmeyi seviyorum.

Eğitmenliği seçmenizin nedeni, oyunculuğun tüm kavramlarını deneyimlemiş olmanız mı?
Oyunculuğun tüm kavramlarını tamamlayabilmek gibi bir şey varsa bir gün deneyimleyebilmeyi çok isterim. (gülerek) Oyunculuğun eğitimi de dönüşümü de hiç bir zaman bitmez çünkü. Çok sevdiğim hocam hep şöyle derdi; “Biz oyuncular ölürken de aaa böyle ölünüyormuş diyeceğiz sanırım.” Oyunculuk böyle bir şey. Fakat eğitmenlik bambaşka bir alan. Keyif almadığım hiçbir işi yapmadım. Ne yapmayı çok sevdiysem onu yaptım. Çocuklarla çalışan bir eğitmen olarak, keyif almıyorsam o çocuğa büyük bir haksızlık etmiş olurum. Çocukların sanırım beni bu kadar sevme nedeni de onlarla birlikte çalışırken çok eğleniyor olmamız. Herkesin hayata gelişinin bir amacı vardır. Benimkini düşündüğümde, “benden sonra gelecek nesillere bir parça da olsa doğru deneyimi aktarabilirsem” ne mutlu bana.
Say Sanat ve Yabancı Sahne gibi hem eğitim hem de sahneyle bütünleşen bir mekân kurma fikri nasıl doğdu?
Bu soruya koca bir kahkahayla başlamak istiyorum. Yabancı Sahne’yi, o dönemki ortağım Deniz Bey ile birlikte kurduk. Özel tiyatrolarda klasik metinleri sahneleyen bir yer yoktu. Oysa klasik metni, kendi estetik algısından çıkarmadan sahneye taşımak istiyorduk. “Eski metin, yeni dramaturji” diyerek yola çıktık ve iyi ki de yapmışız.
Say Sanat’ın kuruluş fikrini ise Osman Sonant verdi. Yıllar önce “Beş Kardeş” dizisini çekerken, “Sen bu işte çok iyisin, neden kendine bir yer açmıyorsun?” demişti. O zamanlar prosedürüyle, detayıyla uğraşmak istemediğim için hep erteledim. Sonra eski bir gazeteci arkadaşımla ortak açtık. Zamanla o ayrılmak isteyince yolculuk tamamen bana kaldı (gülerek). Hayat bir şeyi önünüze koyuyorsa, ondan kaçamıyorsunuz. “Arşın oradaysa, halef buradadır” derim hep. Risk almayı ve harekete geçmeyi severim. Hayata minnettarım.
Hem çocuklarla hem de yetişkinlerle çalışıyorsunuz. Bu döngü içinde çocuklarla çalışmak zorlayıcı mı?
Hayır, aksine çok kolay. Dışarıdan zor gibi görünse de yetişkinlerle çalışmak çok daha zor. Çocuklarla çok eğleniyorum. Sette onlarla beraber tabiri caizse yaramazlık yapmak çok keyifli; çünkü bir çocuk, yaramazlığın tadını çıkarmadan nasıl eğlenebilir ki? Onlarla vakit geçirmek bana çok şey öğretiyor ve o kadar açık ve netler ki, hayranım çocuklara. Keşke tüm yetişkinler de bu kadar net ve açık olsa, o zaman oyunculuk yolculukları daha da konforlu geçecek (gülerek).
Eğitim, hepimizin hayatını şekillendiren en önemli unsurlardan biri. Sizin bu hayattaki en büyük öğretiniz nedir?
Artık “Acele etme” diyorum. Başlarda her şeyin bir an önce olmasını istiyordum. Şimdi biraz durup izleyerek yol almak daha keyifli. Bir başkasına bir şey öğreteceksem, önce “merak edin” derim. Hayatı ne kadar merak ederlerse, o kadar keşfedecek ve dönüşecekler. Bu yaşımda artık daha sakin kalmayı tercih ediyorum. Merak etmeyen öğrenemez.

Tiyatro kökenlisiniz ama çocuklarla dizi/film setlerinde de koçluk yapıyorsunuz. Bu iki alan arasında içsel olarak ne gibi farklar görüyorsunuz?
Her ikisi de çok keyifli. Ama ben tiyatroyu daha çok sevenlerdenim. Tiyatroda zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum. Dizi oyunculuğu da yaptım ama orası bana göre bir “hizmet sektörü”. O zamansızlığı kamera önünde yaşayamıyorum. Oyunculuk yapmak isteyenlere konservatuvarları öneriyorum. Tiyatro yapıp yapmamak kişinin kendi kararı ama eğitim hep şart.
Sizce bir oyuncunun sadece sahne becerisi değil, aynı zamanda hangi içsel becerilere de sahip olması gerekir?
Öncelikle spor. Yeni nesil neredeyse hiç hareket etmiyor. Oysa oyunculuğun enstrümanı bedendir. 34 beden olmak değil kastettiğim. Bedensel ve zihinsel gelişim, oyunculukta en önemli çalışma alanlarıdır. Sonra bilgilenmek, bilinçlenmek. En az bir enstrüman çalmak, tarih, felsefe, psikoloji bilmek ve dahası.
"Netoçka Nezvanova" oyunundaki performansınızla ödül almışsınız. Bu oyunun sizin için özel bir yeri var mı?
İstanbul’a ilk geldiğimde “Suç ve Ceza” tiyatromuzun ilk oyunuydu ama “Netoçka”, sahnede kendimi bulduğum, kendimle karşılaştığım en kıymetli karakterlerimden oldu. Bir gün Jülide Kural oyuna gelmişti. Tek kişilik oyunların kraliçesidir bana göre. Oyundan sonra, “Tek kişilik oyun oynamak büyük bir karardır, tebrik ederim. Bu zorluğu ruhu deli olan yapar” demişti. O cesaret ve özgürlük, beni çok geliştirdi. Kariyerime her anlamda katkısı oldu. Önce cesur olmak lazım.

Bugünün Türkiye’sinde tiyatronun rolünü nasıl görüyorsunuz? Toplumu dönüştürücü bir gücü olduğunu düşünüyor musunuz?
Bir yıl öncesine kadar bu inancımı yitirmiştim. Tiyatroya dönmek dahi istemiyordum. Çünkü bu ülkede bir şey yapmaya çalıştığınızda genellikle suçlanıyorsunuz. “Sanatı nasıl ortaya koyacağız?” diye çok düşündüm. Ama artık boş salon olmadığını görüyorum. Seyirci, bir şeyler izlemek istiyor. Ben de seyirci koltuğundan bakınca hâlâ çok güzel şeyler söyleyen topluluklar görüyorum. İnancım yeniden filizlendi.
Çocuklarla ve gençlerle yaptığınız çalışmalarda, sanatın hayatlarını nasıl değiştirdiğini gözlemlediniz mi?
Hepsinin farkındalıklarının arttığını gördüm. Kendilerini ifade etme biçimleri ve hayattaki duruşları değişiyor. Estetik kaygıları olağanüstü gelişiyor. Hanımefendiler ve beyefendiler yetişiyor diyebilirim. Ne mutlu.
Henüz gerçekleştiremediğiniz bir hayaliniz var mı?
Yaşamsal bir kaygı duymadan, hayvanlar, yaşlılar ve çocuklarla ilgilenebileceğim bir yerde yaşamak istiyorum. Bir sosyal sorumluluk projesinden bahsetmiyorum. Kimsenin bilmesine gerek yok. Nerede olduğu da önemli değil.
Erkek egemen bir sektörün içindesiniz. Bu durumun zorluklarını yaşadınız mı?
Oyuncu koçluğunda kadın olduğum için geri planda kaldığımı hiç hissetmedim. Bilginiz ve emeğiniz varsa, mutlaka değer görüyorsunuz. Sektörümüzde çok başarılı kadın yapımcılar var. Lale Eren, Müge Kolat, Pelin Ekinci Kaya gibi isimler gençler için adeta bir okul niteliğinde.
Kötü bir anım olmadı ama egosal anlamda farklar yaşadım. “Ben erkeğim, bilirim; siz kızlar sonra anlarsınız” gibi ifadelerle çok karşılaştım. Ancak hiçbir zaman sessiz kalmadım. Kendimi korumayı bildim. Hatalarını fark ettiklerinde özür dileyenler oldu. Bu biraz da sizin yaklaşımınızla ve duruşunuzla ilgili. Dünyanın her yerinde hak ihlalleriyle karşılaşıyorsunuz; önemli olan, ayaklarınızı sağlam basmanız.
“Bir kadının gücü, fırtınalara meydan okuyan sessiz bir duruluğa benzer” derler. Bugün kendi ayakları üzerinde duran, özgür bir kadınla sohbet ediyoruz. Kendi hayallerinin peşinden gitmek isteyen kadınlara ne söylemek istersiniz?
Asla korkmasınlar. Başarı, dünyasal bir algıdan ibarettir. Bugün başarılısınızdır, yarın olmayabilirsiniz. Buna kafayı takanlar zaten başarısızlığa mahkûmdur. Cesaretle, kimseye aldırış etmeden sadece çalışmaya ve harekete odaklanırlarsa, başarı zaten onları bulur. Gerisi mutluluk…