Yıllardır yazılarımda; uluslararası alanda tek kutuplu dünya düzeninden çok kutuplu düzene geçişin sancılarını ve bu yeni sistemin hangi temeller üzerine inşa edileceği sorusunun hayati önemini vurguluyorum. Görünen o ki; çok kutupluluğa doğru evrilen küresel sistem, son derece dengesiz bir yapıya bürünüyor. Tek kutuplu konfor alanını kaybeden küresel aktörler, artık kuralları hiçe sayarak tamamen “sonuç odaklı” hareket ediyor. Yenidünya düzeni artık “kural temelli” bir evrensellikten ziyade, “seçici ve keyfi” işliyor. Büyük aktörler, meşruiyeti müzakere masasında değil, sahada ürettikleri “oldu-bittilerle kuruyor. Bu da gidişatın “kurallı bir denge”ye değil, “kuralsız bir kaosa” evrildiğini gösteriyor. İki hafta önceki yazımda; ABD’nin yeni güvenlik doktrininin, küresel jandarmalıktan vazgeçip “Batı Yarım Küre”yi, yani kendi evini öncelikleyen, daha içe kapalı ve Atlantik merkezli bir yapıya döndüğünü belirtmiştim. Bu tespitimin ne kadar acı bir gerçeğe dönüştüğünü geçtiğimiz hafta tüm dünya izledi. Amerikan ordusu, yaklaşık 150 hava aracının katıldığı birkaç saatlik bir operasyonla, egemen bir devletin başkanı olan Nicolas Maduro ve eşini evlerinden kaçırarak New York’a götürdü. Başta Rusya ve Çin olmak üzere birçok ülke, ABD’nin bu eylemini BM Güvenlik Konseyi’nde sert dille eleştirdi. Çin Daimi Temsilcisi Fu Cong’un; “Hiçbir ülke dünyanın polisi, hiçbir devlet uluslararası yargıç olamaz” çıkışı, diplomatik bir tepkiden öte, tarihe düşülen bir nottu. Uluslararası hukukun iflası
Onlarca insanın hayatını kaybettiği bu operasyon ve Maduro’nun ABD topraklarında yargılanmak istenmesi, uluslararası hukukun açıkça “rafa kaldırılması”dır. Washington, Maduro’yu “uyuşturucu çetesi lideri” ilan edip başına 50 milyon dolar ödül koymuştu. Ancak uzmanlar, BM Şartı’nın 2. maddesinin 4. fıkrasını işaret ederek, bu eylemin açık bir ihlal olduğunu haykırıyor. Çünkü o madde, bir ülkenin “siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanılmasını” yasaklar. ABD, bu operasyon için ne BMGK’den ne de kendi Kongresi’nden yetki aldı. “Meşru müdafaa” tezi ise ABD’nin Venezuela’ya karşı ezici askeri üstünlüğü karşısında gerçekçi değil. Uluslararası Adalet Divanı’nın (ICJ) ArrestWarrant kararında açıkça ortaya koyduğu üzere; görevdeki bir devlet başkanının yabancı bir devlet tarafından zorla tutuklanması, uluslararası hukukun en ağır ihlallerinden biridir. Maduro olayı ABD tarafından Panama’da Noriega’nın yakalanması, Irak’ta Saddam Hüseyin’in devrilmesi ve Libya’da Kaddafi rejiminin sona erdirilmesini hatırlatmaktadır… Ancak bu olay; Panama (1989), Haiti (1994), Irak (2003) ve Libya (2011) müdahalelerinden çok daha farklı ve tehlikeli bir kırılmadır. Çünkü burada, “demokrasi ihracı” kılıfına bile ihtiyaç duyulmadan, doğrudan devlet başkanının şahsına yönelik bir “paketleme” operasyonu yapılmıştır. Egemenlik ilkesi, yerini “güçlünün hukuku”na bırakmıştır. *** Neden Venezuela? İşte cevabı…
Peki, ABD bütün uluslararası hukuku, diplomatik teamülleri ve küresel tepkileri neden göze aldı? Sadece “demokrasi aşkı” veya “uyuşturucuyla mücadele” mi? Cevap, Venezuela topraklarının altında yatan muazzam servette gizli. 2025/2026 verilerine göre tablo şudur: -Petrol: Venezuela, 303,2 milyar varil ile dünyanın en büyük petrol rezervine sahip. Güncel fiyatlarla bu rezervin değeri yaklaşık 20 trilyon dolar. -Doğal Gaz: Ülkenin kanıtlanmış doğal gaz rezervi 6 trilyon metreküp. Bunun ekonomik karşılığı 1,5 – 2 trilyon dolar. -Altın: 8-9 bin ton arasındaki altın rezervinin piyasa değeri 500 – 550 milyar dolar. -Diğer Madenler: Tahmini 400 milyar dolarlık demir, 200 milyar dolarlık boksit/alüminyum ve 100 milyar dolarlık elmas… Sonuç Olarak; Karşımızdaki tablo bir “hukuk operasyonu” değil, toplam değeri 23-24 trilyon doları bulan bir servetin kontrol altına alınması operasyonudur. Büyük güçlerin fiili uygulamaları uluslararası hukuku yok saydığında, geriye sadece şu acı gerçek kalıyor: Yeni dünya düzeninde “haklı olan” değil, “güçlü olan” kazanıyor. Ve Venezuela örneği, bu orman kanununun en vahşi, en güncel ispatıdır.

(Kıbrıs Gazetesi'nden alıntıdır)