Futbol bazen futbol değildir.

Bazen bir ülkenin aynasıdır.

Bazen bir toplumun hafızasıdır.

Bazen de o toplumun vicdanının ne kadar karardığını gösteren bir projektördür.

Kızıl Yıldız'ın hikâyesi tam da budur.

Bir futbol kulübünün hikâyesi gibi görünür.

Ama biraz yakından baktığınızda karşınıza futbol çıkmaz.

Siyaset çıkar.
Milliyetçilik çıkar.
Savaş çıkar.
Propaganda çıkar.
Suç çıkar.
Ve en sonunda vicdan çıkar.

Asıl mesele de burada başlar.

Çünkü bir toplumun neye inandığını yalnızca meclis kürsülerinden anlayamazsınız.

Gazetelerine bakarsınız.

Televizyonlarına bakarsınız.

Okullarına bakarsınız.

Anıtlarına bakarsınız.

Ve bazen…

Tribünlerine bakarsınız.

Çünkü tribün, toplumun projektörüdür.

Toplumda ne varsa onu büyütür.

Öfkeyi büyütür.

Nefreti büyütür.

Kahramanlaştırmayı büyütür.

Unutmayı büyütür.

Ve bazen suçluyu kahramana dönüştürme cesaretini de büyütür.

MARAKANA'DA SADECE BİR DAKİKA

Belgrad'daki Marakana'da Kızıl Yıldız ile Partizan karşı karşıya geliyor.

Futbolcular sahada.

Tribünler dolu.

Maç başlayacak.

Sonra oyun duruyor.

Bir dakikalık saygı duruşu.

Kime?

Ratko Mladić'e.

Bosna Savaşı'nın en karanlık isimlerinden birine.

Srebrenitsa Soykırımı nedeniyle uluslararası mahkemeler tarafından mahkûm edilmiş bir isme.

Ve tribünlerden yükselen mesaj bununla da bitmiyor.

“Pravac Potočari.”

Yani:

“Potočari yönü.”

İşte mesele tam olarak burada.

Çünkü Potočari sıradan bir yer adı değildir.

Potočari, Srebrenitsa'dır.

Potočari, annedir.

Potočari, kayıp oğuldur.

Potočari, yıllarca aranan kemiktir.

Potočari, mezarı bugün bile tamamlanamayan binlerce insandır.

Ve Potočari, Temmuz 1995'in hafızasıdır.

Dolayısıyla bir stadyumda “Potočari yönü” yazılı bir pankart açmak, yalnızca bir futbol tezahüratı değildir.

Bunun ne anlama geldiğini anlamak için tarih bilmek gerekmiyor.

Vicdan yeter.

ASLINDA MESELE MLADİĆ DEĞİL

Burada daha büyük bir problem var.

Mesele yalnızca Ratko Mladić'in bir grup taraftar tarafından yüceltilmesi değil.

Mesele, bir toplumun bir savaş suçlusunu nasıl hatırladığıdır.

Bir toplum suçlusunu suçlu olarak mı hatırlıyor?

Yoksa onu kahramana mı dönüştürüyor?

İşte medeniyet ile barbarlık arasındaki çizgi bazen burada başlıyor.

Çünkü suçlu geçmişte kalmaz.

Eğer suçlu kahramanlaştırılırsa, suçun kendisi de geleceğe taşınır.

Bugün bir portrede başlar.

Yarın bir tezahüratta devam eder.

Sonra bir pankarta dönüşür.

Bir sonraki kuşak bunu normal kabul eder.

Ve bir gün…

Çocuklar, kendilerine neden böyle bir adamın kahraman olduğunu sorduklarında, cevap verecek kimse kalmaz.

İşte tehlike budur.

Soykırım yalnızca insanları öldürmez.

Hafızayı da öldürmeye çalışır.

Önce insanı öldürürsünüz.

Sonra mezarını saklarsınız.

Sonra gerçeği inkâr edersiniz.

Sonra suçluyu kahraman yaparsınız.

Sonra kurbanı suçlu ilan edersiniz.

En sonunda da çocuklara bütün bunların hiç yaşanmadığını anlatırsınız.

Böylece savaş biter.

Ama savaşın ideolojisi yaşamaya devam eder.

KIZIL YILDIZ NEDEN ÖNEMLİ?

Çünkü Kızıl Yıldız yalnızca bir futbol kulübü değildir.

Tıpkı Partizan'ın da yalnızca bir futbol kulübü olmadığı gibi.

Bu kulüpler Yugoslavya'nın kuruluş döneminin siyasal ve toplumsal atmosferinde doğdular.

Bir dönem Yugoslavya'nın ortak kimliğinin parçalarıydılar.

Sonra Yugoslavya dağıldı.

Kimlikler değişti.

Siyaset değişti.

Tribünler değişti.

Ve bazı tribünler, milliyetçiliğin en güçlü kürsülerinden birine dönüştü.

İşte futbolun toplumsal gücü burada ortaya çıkıyor.

Bir siyasetçi milyonlara ulaşmak için televizyona çıkar.

Bir hükümet propaganda yapmak için medya kullanır.

Bir ideoloji okul kitaplarına girer.

Ama bir futbol kulübünün milyonlarca insanın duygusuna aynı anda dokunabilmesi çok daha farklıdır.

Çünkü futbol insanlara sadece fikir satmaz.

Aidiyet satar.

“Biz” duygusu yaratır.

Bayrak verir.

Renk verir.

Marş verir.

Düşman verir.

Kahraman verir.

Ve bazen…

Ölü bir savaş suçlusuna bile kahramanlık payesi verir.

DELİJE VE GROBARİ

Kızıl Yıldız'ın Delije'si…

Partizan'ın Grobari'si…

Normal şartlarda birbirlerinin en büyük düşmanlarıdır.

Belgrad'ı ikiye bölen tribün kültürünün iki büyük tarafıdır.

Birbirlerine küfrederler.

Kavga ederler.

Bayrak çalarlar.

Tribün üstünlüğü için savaşırlar.

Ama konu Ratko Mladić olduğunda?

Birbirlerine düşman olan iki tribün aynı noktada buluşabiliyor.

İşte bu görüntü, futbol açısından değil…

toplum açısından korkutucudur.

Çünkü burada artık taraftarlık yoktur.

Burada bir hafıza siyaseti vardır.

Bir tercih vardır.

Bir taraf seçme vardır.

Ve o tercih, kurbanların değil suçlunun yanındadır.

BİR SPOR KULÜBÜ TOPLUMUN PROJEKTÖRÜDÜR

Bir kulübün armasına bakarsınız.

Tribününe bakarsınız.

Söylediği marşa bakarsınız.

Kimi alkışladığına bakarsınız.

Kimin fotoğrafını taşıdığına bakarsınız.

Ve aslında o toplumun bir bölümünün zihninin içini görürsünüz.

Bu yüzden spor küçümsenecek bir alan değildir.

Futbol siyasetin dışında değildir.

Tam tersine, Balkanlar bize futbolun siyasetin en etkili araçlarından biri haline gelebileceğini defalarca gösterdi.

Stadyum bazen parlamento kadar politiktir.

Tribün bazen gazete manşeti kadar etkilidir.

Bir pankart bazen diplomatik nota kadar ağırdır.

Ve bir dakikalık saygı duruşu…

Bazen bir toplumun tarih karşısındaki pozisyonunu anlatmaya yeter.

ANTI-FAŞİST MİRASIN ÇELİŞKİSİ

İşin en acı taraflarından biri de burada.

Kızıl Yıldız'ın beş köşeli yıldızı…

Partizan'ın adı…

Yugoslavya'nın anti-faşist mirasını çağrıştırıyor.

Partizan adı bile İkinci Dünya Savaşı'nın anti-faşist direnişine gönderme yapıyor.

Fakat bugün bu sembollerin altında bir savaş suçlusunun yüceltilmesiyle karşılaşıyorsanız, ortada ciddi bir tarihsel çelişki vardır.

Arma başka şey söylüyor.
Tribün başka şey söylüyor.

İsim başka şey söylüyor.

Pankart başka şey söylüyor.

Tarih başka şey söylüyor.

Ve işte toplumların çöküşü bazen böyle başlıyor.

Önce semboller anlamını kaybediyor.

Sonra kelimeler.

Sonra tarih.

Sonra vicdan.

“ONLAR BİLMİYOR” DEMEYİN

Belki de en kolay açıklama şu olur:

“Bilmiyorlar.”

Hayır.

Bence mesele bu kadar basit değil.

Çünkü Potočari'nin adını kullanmak için Potočari'nin ne olduğunu bilmek gerekir.

Mladić'in fotoğrafını taşımak için Mladić'in kim olduğunu bilmek gerekir.

Bir savaş suçlusunu kahramanlaştırmak için onun hikâyesini en azından bir ölçüde bilmek gerekir.

Dolayısıyla mesele cehalet değil.

Daha ağır bir şey.

Bilerek tercih etmek.

İşte bununla yüzleşmek çok daha zor.

SIRBİSTAN'IN VİCDAN TESTİ

Bugün Sırbistan'ın önünde yalnızca siyasi bir mesele yok.

Bir vicdan meselesi var.

Çünkü geçmişle hesaplaşmak, geçmişi sevmemek değildir.

Tam tersine.

Bir toplum kendi tarihindeki suçlarla yüzleşebiliyorsa güçlüdür.

Almanya bunu yaptı.

Güney Afrika bunu farklı bir yöntemle yaptı.

Başka toplumlar kendi karanlık dönemleriyle hesaplaşmaya çalıştı.

Çünkü gerçek vatanseverlik, ülkesinin bütün suçlarını savunmak değildir.

Gerçek vatanseverlik, ülkesinin yaptığı yanlışa “yanlış” diyebilmektir.

Srebrenitsa'da öldürülen Boşnakları anmak Sırplara düşmanlık değildir.

Ratko Mladić'i suçlu olarak görmek Sırp halkına düşmanlık değildir.

Tam tersine.

Bir toplumun kendisini suçlularından ayırabilmesidir.

ANNELER HÂLÂ BEKLİYOR

Bugün Srebrenitsa anneleri hâlâ çocuklarını arıyor.

Bir kemiğin peşinden yıllar geçiyor.

Bir mezar bulunuyor.

Bir cenaze kaldırılıyor.

Sonra başka bir mezar aranıyor.

Ve bütün bunlar olurken, birkaç yüz kilometre ötede bir stadyumda onların çocuklarının katillerinden biri alkışlanabiliyor.

İşte insanlığın asıl utancı budur.

Ölüler sessizdir.

Ama tribünler konuşur.

Ve bazen tribünlerin söylediği sözler, mezarlıklardan daha yüksek çıkar.

SON SÖZ

Ben futbolun siyasetten uzak tutulması gerektiğini söyleyenlerden değilim.

Çünkü futbol zaten toplumun içindedir.

Toplum neyse tribün de odur.

Toplumda milliyetçilik yükseliyorsa tribüne yansır.

Nefret yükseliyorsa tribüne yansır.

Demokrasi güçleniyorsa tribüne yansır.

Ve vicdan varsa…

O da tribüne yansır.

Bu yüzden Marakana'da yaşananları yalnızca “taraftar taşkınlığı” diye geçiştirmek büyük bir yanılgıdır.

Bir koltuğu kırmak holiganlıktır.

Meşale yakmak tribün eylemidir.

Kavga etmek suçtur.

Ama bir savaş suçlusunu kahramanlaştırmak…

Siyasettir.

Bir soykırımın gerçekleştiği yere tehdit göndermek…

Hafıza siyasetidir.

Kurbanların acısını küçümsemek…

Ahlaki bir tercihtir.

Ve bütün bunlara toplum olarak sessiz kalmak…

Normalleştirmedir.

Kızıl Yıldız'ın hikâyesi bu yüzden yalnızca bir futbol kulübünün hikâyesi değildir.

Bir toplumun nasıl değiştiğinin hikâyesidir.

Bir toplumun kendi geçmişiyle hesaplaşmak yerine onu yeniden üretmesinin hikâyesidir.

Bir spor kulübünün, nasıl olup da toplumun projektörüne dönüştüğünün hikâyesidir.

Ve belki de en önemlisi…

Bir toplumun, kahramanını seçerken aslında kendi vicdanını seçtiğinin hikâyesidir.

Srebrenitsa'nın anneleri hâlâ çocuklarını arıyor.

Potočari hâlâ orada.

Mezarlar hâlâ orada.

Gerçek hâlâ orada.

Ve tarih de orada.

Değişmeyen tek şey şu:

Soykırımın suçluları kahraman değildir.

Ve bir toplum, suçlusunu kahramanlaştırdığı gün yalnızca geçmişini değil, geleceğini de kirletmeye başlar.

Yönümüz Potočari.
Unutmadık.
Unutturmayacağız.