Mor bir sümbül saklarım içimde, en çok onu büyütürüm…
Belki de bir çiçeğin taç yaprağında hâlâ annemin sesini işittiğimdendir; “sümbülüm” derken ruhuma dokunan o efsunlu şefkattendir bu tutku. Ne gösterişe muhtaçtır güzelliği ne de yapmacık bir edaya… Toprağın en yalın haliyle kuşanır ihtişamını; sükûtuyla sarar geceyi, mis kokusuyla örter kimsesizliği.
İşte bu yüzdendir sonbahara kırgınlığım, hiç barışamam yaprak döken o hoyrat rüzgârlarıyla. Mevsim dönünce her şey yavaşça solar, bilirim… Ama en çok sümbüllerin toprağa boyun eğişi yaralar içimi, en çok onların gidişi sessizleştirir beni.
Belki de bu yüzden kalbim bir sümbülün ikizidir. Kırılgandır, evet; ama narinliğini asla zayıflık saymaz. Kaç kez toprağa düşse de söküp atamaz köklerini. Her kış biraz daha çekilir kendi kabuğuna, derin bir sessizlikle bekler ve sonra, vakti geldiğinde, kimseye hesap vermeden yeniden giyinir o mağrur morunu.
Benim kalbim de tam olarak böyledir işte…
Çok kez koparıldı kendi dalından, kaç kez hoyrat ellerde incindi, ezildi. Ama ne kokusundan vazgeçti ne de ruhundaki o efsunlu zarafetten. İçinde hâlâ yeniden sevecek kadar geniş, kırıldığı yerden affedecek kadar derin ve vefasını yitirmeyecek kadar sadık bir mabet sakladı.
Belki de sümbülü bu yüzden böyle tutkuyla seviyorum; baktıkça onda kendi hakikatimi görüyorum.
Fırtınada bükülen ama toprağına ve sevgisine asla ihanet etmeyen o köklü kalbi…
Tıpkı benimki gibi.