Bir Nobel ödülünün arkasındaki büyük soru

Hukuk güçlüleri de durdurabilecek mi?

Bir kadın ömrünü adalete adadı. Nelson Mandela'nın savunulmasından Ruanda'daki soykırım davalarına, Birleşmiş Milletler'den uluslararası mahkemelere uzanan bir mücadele yürüttü. Şimdi dünyanın en prestijli barış ödüllerinden biri onun adını taşıyor. Fakat asıl soru, bu ödülün kime verildiğinden çok daha büyük: Uluslararası hukuk gerçekten herkesi bağlayabilecek mi?

Dünya, 9 Ekim'de açıklanan Nobel Barış Ödülü'nün ardından bir kez daha aynı gerçekle yüzleşti: Barışı korumak için yalnızca iyi niyet yetmiyor. Kurallar, kurumlar ve o kuralları herkes için uygulayabilecek bir irade gerekiyor.

2026 Nobel Barış Ödülü'nün sahibi, Güney Afrika doğumlu hukukçu Navi Pillay oldu.

Ancak Pillay'ın hikâyesini yalnızca bir ödül haberi olarak okumak, meselenin özünü kaçırmak demek.

Çünkü onun hayatı, adaletin yalnızca mahkeme salonlarında verilen kararlarla değil, o kararları verebilecek kurumların varlığıyla ve bağımsızlığıyla da ilgili olduğunu gösteriyor.

Bugün dünyanın önündeki soru şu:

Bir insan, bir devlet veya bir güç merkezi hukukun sınırlarını aştığında onu kim durduracak?

Bu soru, yalnızca savaş bölgelerinde yaşayanları değil, hukukun bir gün kendilerini de koruyacağına inanan bütün insanları ilgilendiriyor.

APARTHEİD'DEN DÜNYANIN EN ZOR DAVALARINA

Navi Pillay'ın hikâyesi, Güney Afrika'daki ırk ayrımcılığı döneminde başladı.

Hint Tamil kökenli bir ailenin çocuğu olarak Durban'da dünyaya gelen Pillay, apartheid rejiminin insanları ırklarına göre ayırdığı ve temel hakların eşit biçimde tanınmadığı bir toplumda yetişti.

1967'de kendi hukuk bürosunu kurdu. Ayrımcılığa karşı mücadele edenlerin ve siyasi nedenlerle baskı görenlerin haklarını savundu. Savunuculuğunu üstlendiği isimler arasında Nelson Mandela da vardı.

Onun meslek hayatı, hukukun yalnızca güçlülerin elindeki bir araç olmadığını, gerektiğinde güç karşısında durabilmenin de aracı olabileceğini gösteren bir çizgide ilerledi.

1995'te Güney Afrika Yüksek Mahkemesi yargıçlığına atandı. Daha sonra Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde görev aldı ve mahkemenin başkanlığını yaptı.

Ruanda'da 1994 yılında yaşanan soykırımın ardından yürütülen yargılamalar, uluslararası ceza hukukunun gelişiminde önemli bir dönüm noktası oluşturdu.

Bu davalarda cinsel şiddetin savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar kapsamında ele alınması, hukukun yıllarca görmezden gelinen mağduriyetlere yaklaşımını değiştiren gelişmelerden biri oldu.

Pillay'ın çalışmaları da bu dönüşümün önemli parçaları arasında yer aldı.

Ardından Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde yargıçlık yaptı. 2008-2014 yılları arasında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri olarak görev üstlendi.

Şimdi 85 yaşındaki hukukçunun adı, barış ve uluslararası hukukun korunmasına yönelik çalışmaları nedeniyle Nobel Barış Ödülü ile birlikte anılıyor.

Bu kariyerin dikkat çekici tarafı, yalnızca ulaştığı makamlar değil. Birbirinden farklı görevlerde aynı soruyla karşılaşması: İnsan hakları ihlal edildiğinde, mağdurun başvurabileceği gerçek ve etkili bir hukuk yolu var mı?

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI'NDAN SONRA VERİLEN SÖZ

Bugünün uluslararası hukuk düzeni, büyük ölçüde İkinci Dünya Savaşı'nın ardından yaşanan felaketlerin üzerine inşa edildi.

Milyonlarca insanın hayatını kaybettiği savaş, soykırım ve kitlesel insan hakları ihlalleri, devletlerin kendi sınırları içinde yaptıklarının her koşulda yalnızca iç mesele sayılamayacağını gösterdi.

Birleşmiş Milletler kuruldu. Uluslararası hukuk mekanizmaları geliştirildi. Savaş suçlarının, insanlığa karşı suçların ve soykırımın soruşturulması için yeni yollar açıldı.

Temel düşünce açıktı: Barış, yalnızca silahların susmasıyla sağlanamazdı. İnsanların haklarının tanındığı, suçların soruşturulabildiği ve sorumluların hesap verebildiği bir düzen gerekiyordu.

Fakat aradan geçen on yıllar, bu idealin önünde ciddi engeller bulunduğunu da gösterdi.

Uluslararası hukuk metinleri var. Mahkemeler var. Sözleşmeler ve kararlar var.

Peki, bütün bunların uygulanmasını kim güvence altına alıyor?

Uluslararası sistemin en zor sorunu burada başlıyor.

Bir mahkeme karar verebilir. Bir soruşturma başlatılabilir. Bir suçun işlendiğine ilişkin deliller toplanabilir.

Ancak kararların uygulanması için devletlerin iş birliği, kurumların çalışabilmesi için bağımsızlık ve uluslararası toplumun ortak hareket edebilmesi gerekiyor.

Bu koşullar her olayda aynı ölçüde oluşmuyor.

İşte uluslararası adaletin en önemli açmazı bu: Hukuk, kurallarını ilan edebilir; fakat bu kuralların etkili biçimde uygulanması, onları hayata geçirecek siyasi ve kurumsal iradeye de bağlıdır.

HUKUK HERKES İÇİN Mİ, YOKSA BAZILARI İÇİN Mİ?

Bir hukuk düzeninin güvenilirliği, yalnızca suç işleyen sıradan insanların yargılanabilmesiyle ölçülemez.

Asıl sınav, güç sahibi kişilerin ve devletlerin de aynı hukuk ilkeleriyle karşı karşıya kalıp kalmadığıdır.

Uluslararası Ceza Mahkemesi, en ağır suçlardan bazıları bakımından bireysel cezai sorumluluğu araştırmak üzere kurulmuş bir kurumdur. Ancak yetkisi sınırsız değildir. Hangi olayları soruşturabileceği ve yargılayabileceği, mahkemenin kuruluş sözleşmesi, yargı yetkisi ve davanın koşulları gibi hukuki unsurlara bağlıdır.

Üstelik mahkemenin kendi kolluk kuvveti yoktur. Tutuklama kararlarının uygulanmasında ve şüphelilerin teslim edilmesinde devletlerin iş birliği önem taşır.

Bu durum, uluslararası hukukun hem gücünü hem de sınırlarını ortaya koyuyor.

Bir yanda ağır suçların cezasız kalmaması için çalışan yargıçlar, savcılar ve araştırmacılar var. Diğer yanda uluslararası kurumların kararlarına itiraz eden, yetkilerini tartışmaya açan veya bu kurumlarla iş birliğini reddeden devletler bulunuyor.

Devletlerin bir uluslararası mahkemenin yetkisini kabul edip etmemesi, her davada aynı hukuki çerçeve içinde değerlendirilmez. Ancak sonuç değişmiyor: Kurumların etkili olabilmesi, yalnızca hukuki yetkilerine değil, kararlarının uygulanabilirliğine de bağlı.

Bir insan hakları ihlalinin belgelenmesi önemlidir. Suçun soruşturulması da önemlidir.

Fakat mağdur açısından adaletin tamamlanması, çoğu zaman bundan daha fazlasını gerektirir.

Sorumluların belirlenmesi, yargılamanın adil biçimde yürütülmesi, kararların uygulanması ve mağdurun haklarının korunması gerekir.

Bunlar gerçekleşmediğinde, hukuk ile adalet arasındaki mesafe büyür.

Ve o mesafe büyüdükçe insanların uluslararası kurumlara duyduğu güven de sınanmaya başlar.

BİR ÖDÜL, BİR UYARI

Nobel Barış Ödülü'nün Pillay'a verilmesi, bu nedenle yalnızca bir hukukçunun kariyerinin takdir edilmesi olarak okunmamalı.

Norveç Nobel Komitesi, ödülün gerekçesinde onun barışın ve uluslararası hukukun geliştirilmesine yönelik çalışmalarını öne çıkardı. Komite ayrıca, uluslararası hukuk kurumlarının siyasi baskılarla karşı karşıya bulunduğu bir dönemde hukukun üstünlüğünün önemine dikkat çekti.

Bu mesajın anlamı açık: Uluslararası hukukun varlığı tek başına yeterli değil. Onu koruyacak kurumların da korunması gerekiyor.

Çünkü bağımsız bir yargıç, ancak görevini baskı altında kalmadan yerine getirebildiğinde gerçek anlamda adaletin güvencesi olabilir.

Bir mahkeme, ancak delilleri serbestçe değerlendirebildiğinde ve kararlarını hukuka göre verebildiğinde güvenilirliğini koruyabilir.

Bir uluslararası kurum da ancak yetkileri, sorumlulukları ve çalışma koşulları sürdürülebilir olduğunda görevini yerine getirebilir.

Burada gözden kaçırılmaması gereken bir başka ayrıntı var.

Uluslararası hukuk kurumlarını eleştirmek ile bu kurumların bağımsız çalışmasını engellemek aynı şey değildir. Bir kararın hukuki gerekçelerini sorgulamak, delillerini tartışmak ve yetki sınırlarını değerlendirmek hukuk düzeninin doğal parçasıdır.

Ancak hukuki eleştiri ile kurumları işlevsiz bırakabilecek baskılar arasındaki farkın korunması gerekir.

Aksi hâlde sorun yalnızca belirli bir mahkemenin veya yargıcın meselesi olmaktan çıkar. Uluslararası toplumun ortak kurallarla hareket edebilme kapasitesini ilgilendiren bir meseleye dönüşür.

ADALETİN OLMADIĞI YERDE BARIŞ NE KADAR KALICI OLABİLİR?

Dünyada çatışmaların sona ermesi elbette önemlidir. İnsanların ölmediği, ailelerin parçalanmadığı, çocukların korkuyla yaşamadığı bir düzen, insanlığın ortak hedefi olmalıdır.

Fakat silahların susmasıyla bütün sorunların ortadan kalktığını düşünmek de yanıltıcıdır.

Ağır suçların soruşturulmadığı, mağdurların seslerinin duyulmadığı ve sorumluların hesap vermediği durumlarda, geride kalan acılar toplumların hafızasında yaşamaya devam eder.

Adaletin sağlanması her zaman kolay değildir. Delillerin toplanması, sorumlulukların belirlenmesi ve yargılamaların tamamlanması yıllar alabilir.

Üstelik her olayın hukuki koşulları farklıdır. Bir iddianın varlığı, tek başına suçun kanıtlandığı anlamına gelmez. Bir kişinin veya devletin sorumluluğuna ilişkin sonuçlara ulaşmak için yetkili kurumların delilleri incelemesi ve hukuki değerlendirme yapması gerekir.

Ancak bütün bu güçlükler, adalet arayışının gereksiz olduğu anlamına gelmez.

Tam tersine, adil yargılama ve hesap verebilirlik ilkeleri, intikam duygusunun yerini hukuka bırakabilmesinin koşulları arasındadır.

Barışın kalıcılığı da yalnızca çatışmaların durmasına değil, insanların haklarının korunacağına ve yaşadıkları haksızlıkların hukuk yoluyla ele alınabileceğine inanmasına bağlıdır.

DÜNYA HANGİ YÖNE GİDECEK?

Navi Pillay'ın hayatı, tek bir insanın uluslararası hukuk sistemindeki bütün sorunları çözebileceğini göstermiyor.

Zaten mesele de bu değil.

Bir hukuk düzeni, yalnızca cesur insanların omuzlarında ayakta kalamaz. Bağımsız kurumlara, ortak kurallara, etkili soruşturmalara ve bu kuralları uygulama iradesine ihtiyaç duyar.

Yargıçların, savcıların ve insan hakları savunucularının çalışmaları önemlidir. Fakat onların görevlerini yerine getirebileceği koşulların korunması da aynı derecede önem taşır.

Bugün dünya, iki farklı yaklaşım arasında bir sınav veriyor.

Bir tarafta sorunları hukuk, diplomasi ve ortak kurallar aracılığıyla çözme çabası var. Diğer tarafta ise uluslararası ilişkilerde güç mücadelesinin ve tek taraflı kararların öne çıkabildiği bir gerçeklik bulunuyor.

Bu iki yaklaşım arasındaki gerilim, önümüzdeki yıllarda uluslararası kurumların geleceğini de etkileyecek.

Nobel Barış Ödülü'nün bu yılki sahibi, yıllarını hukukun sınırlarını genişletmeye ve mağdurların haklarını savunmaya adamış bir hukukçu.

Fakat onun ödülü almasıyla birlikte asıl görev tamamlanmış olmuyor.

Asıl görev, bu ödülün işaret ettiği ilkelerin yalnızca törenlerde hatırlanmamasını sağlamak.

Çünkü hukuk, yalnızca suç işlendiğinde başvurulan bir metinler bütünü değildir. Güç sahibi olanların da kurallarla bağlı olduğunu gösteren bir güvencedir.

Ve o güvence zayıfladığında, bunun sonuçlarını yalnızca mahkeme salonlarında değil, bütün dünyada hissederiz.

Dünyada adaleti kim koruyacak?

Bu sorunun cevabı tek bir yargıç, tek bir mahkeme veya tek bir ödül olamaz.

Cevap; bağımsız kurumların, hukuka bağlı devletlerin, hesap verebilirliğin ve adaletin herkes için geçerli olması gerektiğine inanan insanların ortak sorumluluğunda yatıyor.

Çünkü dünyanın geleceğini belirleyecek mesele, yalnızca kimin daha güçlü olduğu değil.

Gücün de hukuk karşısında sınırlarının bulunup bulunmadığıdır.