
― Bu polisiyeyi kurgularken, katili ve çözümü en başından bilerek mi yazdınız, yoksa siz de polislerle birlikte iz sürerek mi kurgunun sonuna vardınız?
Bu sorunun cevabı benim için çok net: Evet, katili de finali de en başından beri biliyordum. Hatta sadece katili değil, ilk sayfaya bırakacağım ipuçlarının son sayfada nasıl karşılık bulacağını da büyük ölçüde planlamıştım. Bana göre polisiye yazarlığı, biraz satranç oynamaya benzer. Hamlelerinizi önceden düşünmezseniz oyunun sonunda kendi kurgunuza yenilirsiniz.
Okur, polisiye yazardan zekâsını hafife almamasını bekler. Bu yüzden tesadüflere sığınan ya da sonradan eklenmiş hissi veren çözümler beni hiçbir zaman tatmin etmedi. Elbette yazım sürecinde bazı sahneler değişti, bazı karakterler beklediğimden daha fazla gelişti ve hikâyeye yeni katmanlar eklendi. Ama romanın omurgası, katilin kim olduğu ve olayların nereye varacağı en başından beri belliydi. Çünkü ancak bu şekilde ilk sayfaya bıraktığınız en küçük ayrıntının bile ileride bir anlamı olabilir.
Ben polisiye okuruna her zaman adil davranılması gerektiğine inanıyorum. Okur, katili tahmin edemeyebilir; ama kitabı ikinci kez okuduğunda bütün ipuçlarının aslında gözünün önünde olduğunu fark etmelidir. Benim hedefim de tam olarak buydu. Dolayısıyla ben polislerle birlikte katili aramadım; tam tersine, katilin izlerini en baştan okurun gözü önüne yerleştirdim. Asıl mesele onları saklamak değil, okurun bakmasına rağmen göremeyeceği kadar doğal bir şekilde hikâyenin içine yedirebilmekti. İşte “Kuzgun Yemini”i yazarken beni en çok heyecanlandıran şey de buydu.
― Kamuran Bey şunu da merak ediyorum, Gölge’nin zihnine girmek, onun motivasyonlarını kaleme almak bir yazar olarak sizi psikolojik olarak nasıl etkiledi?
Bu soruyu cevaplamak benim için biraz zor. Çünkü Gölge’yi yazmak, sadece bir karakter oluşturmak değildi; onun zihnine girmek, acısını anlamaya çalışmak ve dünyaya onun gözlerinden bakabilmekti. Bir yazara sık sık “Karakterlerinizi siz mi yönetiyorsunuz?” diye sorulur. Ben buna her zaman şöyle cevap veriyorum: Bir süre sonra karakterler de yazarı yönetmeye başlıyor. Gölge’yi yazarken bunu çok yoğun yaşadım. Onun öfkesini, sessizliğini, yalnızlığını ve içindeki fırtınayı anlamaya çalışırken, ister istemez ben de o karanlık dünyanın içine girdim.
Bazen yazdığım sahneler günlerce aklımdan çıkmıyordu. Hatta daha önce de söylediğim gibi, karakterlerimin rüyalarıma girdiği zamanlar oldu. Yazarken yalnızca olayları kurgulamıyordum; sanki onların yaşadığı duyguları da birlikte yaşıyordum. Bu yüzden bazı sahneleri yazdıktan sonra bilgisayarın başından kalkıp uzun süre hiçbir şey yazamadığım anlar oldu.
Fakat burada önemli bir ayrım yapmak isterim. Ben Gölge’yi haklı göstermek için yazmadım. Onu anlamaya çalıştım. Çünkü bir yazarın görevi yargıç olmak değil, insanı bütün yönleriyle anlatabilmektir. Okurun, onun yaptıklarını onaylamasını değil; onu bu noktaya getiren kırılmaları görmesini istedim. Aslında Gölge’yi yazarken en çok şu gerçekle yüzleştim: İnsan doğuştan karanlık değildir. Bazen yaşadığı travmalar, bazen adaletsizlikler, bazen de görmezden gelinen acılar onu bambaşka birine dönüştürebilir. Gölge de benim için kötülüğün sembolü değil; ihmal edilmiş bir hayatın, bastırılmış acının ve yıllarca taşınan sessizliğin vücut bulmuş hâlidir. Belki de bu yüzden Gölge, yazdığım en zor karakter oldu. Çünkü onu yazarken yalnızca bir katilin zihnine değil, insan ruhunun en karanlık odalarına da girmek zorunda kaldım. Bir yazar olarak beni en çok yoran da en çok geliştiren de bu yolculuk oldu.
― Kamuran Bey kitaplardan alıntı almaya bayılan birisiyimdir. Yazarlara da kendi kitapları ile ilgili bunu sormayı çok severim. “Kuzgun Yemini” kitabınızda, sizin gözünüzden en keyif aldığınız alıntılardan paylaşabilir misiniz?
Bu soru benim için ayrıca güzel, çünkü bir yazarın kendi kitabından alıntı seçmesi biraz da kitabına dışarıdan bakmasını gerektiriyor. “Kuzgun Yemini”ni yazarken bazı cümlelerin yalnızca olay örgüsünü değil, romanın ruhunu da taşımasına özellikle dikkat ettim. Benim için öne çıkan birkaç alıntıyı paylaşmak isterim:
“Ruhumu çaldılar çürümüş vicdanlar. Sarstılar küçücük dünyamı, hayallerimi. Ay ile dost oldum, güneşe düşman. Sustum yıllarca, konuşmadan, ağlamadan. Masum bedenimi sardım. Ebediyete kadar.” Bu alıntıyı özellikle seviyorum çünkü Gölge burada kim olduğunu açıkça söylemiş.
“En büyük korku bilinmeyen değil, insanın henüz tam keşfedemediği kendi zihnidir; çünkü adalet de zulüm de önce orada başlar.” Bu alıntının romanın genel atmosferini çok iyi yansıttığını düşünüyorum. Çünkü “Karanlık, her zaman korkutucu değildir, bazen de öğreticidir.”
Aslında bir kitabın en sevdiğiniz cümlesini seçmek kolay değil. Çünkü bazı cümleler yazıldığı anda değil, okurdan gelen bir yorumla başka bir anlam kazanıyor. “Kuzgun Yemini”nde de benim için böyle olan birçok cümle var. Ancak bu üçü, romanın ruhunu en iyi yansıtan alıntılar arasında.
― Kurguda baş karakterinizi yaratırken gerçek hayatta direkt bir kişiden mi esinlendiniz yoksa bazı tanıklıkların bir birikimi mi size bu protagonisti yaratma ilhamını verdi?
Daha önce de belirtmiştim sevgili Uğur. Yıllar önce yazdığım, ancak hiçbir zaman yayımlamadığım polisiye romanlarım var. Bugün geriye dönüp baktığımda onları yayımlamama nedenimin aslında çok basit olduğunu görüyorum: Fazlasıyla klasiktiler. Ben aynı hikâyeleri tekrar etmek istemedim. Polisiye yazacaksam daha önce karşılaşılmamış, okurun alıştığı sınırların dışına çıkan bir karakter yaratmak istedim. Gölge de aslında böyle doğdu.
Gölge'nin oluşumunda gerçek hayattan tek bir kişiyi model almadım. O, yıllar boyunca tanıklık ettiğim insan hikâyelerinin, adalet duygusunun, haksızlıkların ve insan psikolojisine dair sorgulamalarımın birleşiminden ortaya çıktı. Bir anlamda Gölge, gerçek hayattaki insanların birebir kopyası değil; benim zihnimde yıllarca büyüyen bir sorunun cevabıydı.
Fakat Gölge'nin yalnızca güçlü ve tehlikeli bir karakter olmasını da istemedim. Onun asıl gücünün yaşadıklarından geldiğini düşündüm. Bir insanın çocukluğunda yaşadığı travmaların, kayıpların ve adaletsizliklerin onu yıllar içerisinde nasıl değiştirebileceğini göstermek istedim. Bu yüzden Gölge'yi yazarken onun ne kadar güçlü olduğundan çok, neden böyle birine dönüştüğünü düşündüm.
― En merak ettiğim detaylardan biri de şu oldu: Hikâyede karakterlerinizin duygularını da bana göre, okuyucuya muazzam hissettirdiniz. Bu duygu yoğunluğunu aktarmayı neye borçlusunuz? Ya da bu ince detay kâğıda nasıl döküldü?
Sevgili Uğur, sanırım bunun en önemli nedeni karakterlerimi sadece yazmamam, onları yaşamaya çalışmam. Bir sahneyi kaleme alırken karakterin ne söylediğinden önce, o anda ne hissettiğini düşünürüm. Korkuyorsa neden korkuyor? Öfkeleniyorsa öfkesinin altında ne var? Sessiz kalıyorsa gerçekten susmak mı istiyor, yoksa söyleyemediği bir şey mi var? Benim için karakterin duygusu, söylediği cümleden çok daha önemlidir. Bir de şuna çok inanıyorum: İnsanı tanımadan insan yazamazsınız.
Ancak Gölge gibi bir karakterde ise bu çok daha zordu. Çünkü onun duygularını doğrudan anlatmak yerine, çoğu zaman sessizliğinin içinden göstermem gerekiyordu. Bir insanın konuşmaması da bir duygudur. Ağlamaması da bir tepkidir. Bazen tek bir bakış, sayfalarca anlatımdan daha fazla şey söyleyebilir. Bu yüzden duyguyu okuyucuya doğrudan vermek yerine; onun karakterini, davranışlarından ve sessizliklerinden okuyucunun kendisinin çıkarmasını istedim. Sanırım asıl mesele de burada. Okura “Bu karakter üzgün” demek yerine, onun üzüntüsünü okura hissettirebilirseniz karakter kâğıttan çıkıp yaşamaya başlıyor. Benim için yazarlığın en güzel tarafı da tam olarak bu.
― Kamuran Bey öncelikle çok kıymetli bir röportajdı benim için. Zaman ve emek harcadığınız için çok teşekkür ederim. Üçlemenin ikinci ve üçüncü kitaplarında da görüşmek ve konuşmak üzere.
Sevgili Uğur, asıl ben bu güzel ve kıymetli röportaj için size teşekkür ederim. Kitabımı yalnızca okumakla kalmayıp, karakterlerin ve hikâyenin derinliklerine inerek böylesine güzel sorular hazırlamanız benim için ayrıca çok değerliydi. Bir yazar için eserinin anlaşılması, üzerine düşünülmesi ve okurla böyle güzel bir sohbetin parçası hâline gelmesi büyük bir mutluluk. Umarım ikinci ve üçüncü kitapta da yeniden bir araya gelir, bu kez hikâyenin bizlere açacağı yeni kapıları birlikte konuşuruz. Emeğinize, zamanınıza ve güzel sözlerinize gönülden teşekkür ederim. İyi ki okudunuz, iyi ki bu güzel sohbeti gerçekleştirdik ve iyi ki sizi tanıdım.