
― Kamuran Bey kitabınıza geçmeden önce biraz sizleri tanıyabilir miyiz?
Aslen Siirtliyim. Henüz 13 yaşındayken gurbete çıktım. Bir süre turizm sektöründe çalıştıktan sonra vatani görevimi tamamladım. Ardından İzmir’de yaşamaya karar verdim ve uzun bir dönem hayatımı orada sürdürdüm. Çalışma hayatım ağırlıklı olarak kafe ve restoran sektöründe geçti. Hayatın insanı nereye sürükleyeceğini önceden kestirmek pek mümkün olmuyor. Bugün ise Kocaeli’nde yaşıyor ve bir restoranın yöneticiliğini yapıyorum. Okul yıllarıma dönecek olursam, bu konuda kendimi çok şanslı hissettiğimi söyleyemem. Türkiye’nin ekonomik şartları birçok insan gibi beni de zorladı. Ancak hiçbir zaman pes etmedim. Çocukluk yıllarımdan itibaren edebiyata büyük bir ilgi duydum ve bulduğum her fırsatta kitap okuyarak kendimi geliştirmeye çalıştım. Eğitimin insanın kendisini geliştirmesi için önemli olduğuna her zaman inandım. Yaşım nedeniyle örgün eğitime dönmem kolay değildi ama bu beni vazgeçirmedi. Açık öğretime kayıt yaptırarak sınavlarımı aksatmadan tamamladım ve lise mezunu oldum. Üniversite okumak da en büyük hayallerimden biriydi. Birkaç yıl öncesine kadar bunu gerçekleştirmek için ciddi planlar yapıyordum. Ancak bir yandan çalışıp hayatımı idame ettirmek, diğer yandan eğitimime devam etmek benim için oldukça zorlaştı. Bu yüzden bu hayalimden vazgeçmedim; sadece zamanı gelene kadar rafa kaldırdım.
― “Kuzgun Yemini”nin hikâyesi nasıl başladı? Sizi bu kitabı yazmaya yönlendiren en önemli faktörler nelerdir?
“Kuzgun Yemini”nin hikâyesi, aslında insan ruhunun en derinlerinde saklanan ve çoğu zaman dile getirilemeyen sırları sorgulama arzusuyla başladı. Çocukluğumdan beri yaşadığım çevrede haksızlıklara, adalet eksikliğine ve insanların sessizce taşıdığı acılara tanıklık ettim. Bunların hiçbirini görmezden gelemedim. Her biri içimde birikti. Hatta çoğu zaman başımı yastığa koyduğumda vicdanım rahat olmadığı için uyuyamadığım geceler oldu. Bugün bile aynı duyguları taşıyorum. Adalet, insanlığın yüzyıllardır peşinden koştuğu ama tam anlamıyla ulaşamadığı en temel değerlerden biridir. Dışarıdan bakıldığında her şey çok net ve kolay görünür. Oysa perde arkasına geçtiğinizde gerçeklerin, çıkarların ve güç mücadelelerinin ne kadar karmaşık olduğunu görürsünüz. İşte beni yazmaya iten en önemli duygu da buydu. Bir noktadan sonra düşündüm ki; belki dünyayı tek başıma değiştiremem ama kelimelerle insanların zihninde bir iz bırakabilirim. Bazen bir roman, uzun bir konuşmadan daha güçlü olabilir. Ben de sesimi edebiyat aracılığıyla duyurmaya karar verdim. “Kuzgun Yemini” böyle doğdu. Kuzgun, mitolojiden edebiyata kadar sadakatin, sırdaşlığın, bilgeliğin ama aynı zamanda karanlığın ve ölümün simgesi olmuştur. Bir kuzgun kolay kolay unutmaz, yaşadığını hafızasına kazır. Benim romanım da hafızadan silinmek istenen, fakat bir yemin gibi insanın peşini bırakmayan geçmişin hikâyesidir. Bu kitabı yazarken okura yalnızca bir cinayet ya da polisiye olay örgüsü sunmak istemedim. Asıl amacım, insan psikolojisinin sınırlarını, vicdan ile intikam arasındaki ince çizgiyi sorgulatmaktı. Okur kitabı bitirdiğinde kendisine şu soruyu sorsun istedim: “Ben olsaydım bu yemini tutar mıydım, yoksa karanlığa teslim mi olurdum?” Eğer bu soruyla baş başa kalabiliyorsa, ben amacıma ulaşmışım demektir.
― “Kuzgun Yemini” sizce, diğer polisiyelerden farklı olarak okurlarınızı hangi yönü ile daha derinden sarsacak ve etkileyecek?
Aslında “Kuzgun Yemini”ni yalnızca klasik bir polisiye olarak tanımlamak ona haksızlık olur. Ben bu romanı yazarken sadece bir cinayetin peşinden gidilen bir hikâye anlatmak istemedim. Benim için asıl mesele, insanın hangi kırılma noktalarından geçerek suçla, vicdanla ve karanlıkla yüzleştiğini gösterebilmekti. Klasik polisiyelerde okur çoğunlukla “Katil kim?” sorusunun cevabını arar. Ben ise okurun zihnine “Bir insan nasıl bu noktaya gelir?” sorusunu yerleştirmeyi amaçladım. Çünkü bana göre en büyük gizem, suçun kendisi değil; onu doğuran insan ruhudur. Bu romanda okurlar yalnızca olay örgüsünü takip etmeyecek; karakterlerin vicdan azaplarına, korkularına, travmalarına ve iç hesaplaşmalarına da ortak olacaklar. Sayfalar ilerledikçe siyah ile beyazın güvenli sınırlarından çıkıp, doğruların ve yanlışların birbirine karıştığı gri bölgelerde dolaşacaklar. Sanırım kitabın en sarsıcı tarafı da bu olacak. Okur, bir noktada ister istemez kendi vicdanıyla baş başa kalacak ve “Ben olsaydım ne yapardım?” sorusunu kendine soracak. Siz de romanı okudunuz. Bu yüzden özellikle şunu söylemek isterim: Kitaptaki karakter dönüşümü benim üzerinde en fazla çalıştığım konulardan biriydi. Uzun süre psikoloji, tarih ve insan davranışları üzerine araştırmalar yaptım. Amacım, okurun sadece katili öğrenmesi değil; o dönüşümün her aşamasını hissederek yaşamasıydı. Romanın diğer polisiyelerden ayrılan en önemli yönlerinden birinin de bu psikolojik dönüşüm olduğunu düşünüyorum. Bir başka ayrıntı ise romanın tarihsel ve kültürel katmanları. Kitabı okuyan birçok kişinin Osmanlı Devleti’nin ve Bizans İmparatorluğu’nun bazı dönemlerini, Leonardo da Vinci’yi ve Korkunç Ivan’ı araştırdığını biliyorum. Bu benim için çok kıymetli. Çünkü edebiyatın yalnızca bir hikâye anlatmasını değil, aynı zamanda okurun merakını uyandırmasını ve onu yeni keşiflere yönlendirmesini de önemsiyorum.
― Benim en sevdiğim soruya gelelim, bir kitabı yazarına sormak ve kitabı az da olsa spoiler yemeden yazarından öğrenmek çok keyifli oluyor benim açımdan. Kitap kulübümde de sizleri mutlaka bu kitabınızla konuk edeceğim ama öncesinde; Kamuran Elagöz’ün yorumları ile “Kuzgun Yemini”ni dinleyebilir miyiz?
Öncelikle davetiniz için çok teşekkür ederim. Kitap kulübünüzde okurlarla bir araya gelmek benim için büyük bir mutluluk olur. “Kuzgun Yemini”, ilk bakışta bir cinayet soruşturması gibi görünse de aslında insanın vicdanı, geçmişi ve karanlık tarafıyla yüzleşmesini anlatan bir roman. Romanın merkezinde çözülmesi gereken bir cinayet var. Fakat hikâye ilerledikçe okur şunu fark ediyor: Asıl gizem, işlenen suçtan çok o suçu doğuran sebeplerde saklı. Her karakterin taşıdığı bir yük, sakladığı bir sır ve vermek zorunda kaldığı bir bedel var. Bu nedenle romandaki hiçbir karakteri yalnızca iyi ya da kötü olarak değerlendirmek kolay değil. “Kuzgun Yemini” aynı zamanda tarih, psikoloji ve insan doğasının kesiştiği bir yolculuk. Osmanlı Devleti’nin ve Bizans İmparatorluğu’nun bazı dönemlerinden izler taşıyan, sanat tarihine ve tarihte iz bırakmış bazı isimlere göndermeler yapan katmanlı bir kurguya sahip. Okurun yalnızca olayları takip etmesini değil, araştırmasını, düşünmesini ve kendi çıkarımlarını yapmasını istedim. Benim için bu romanın en önemli tarafı ise şu: Okur son sayfayı kapattığında katilin kim olduğunu hatırlasın elbette; ama asıl unutamasın istediğim şey, karakterlerin yaşadığı dönüşüm ve kendi vicdanında verdiği cevaplar olsun. Eğer kitap bittikten günler sonra bile “Ben olsaydım ne yapardım?” sorusu zihnini meşgul ediyorsa, işte o zaman “Kuzgun Yemini” amacına ulaşmış demektir. Kısacası “Kuzgun Yemini”, yalnızca bir katilin peşinden gidilen bir polisiye değil; insanın karanlıkla, vicdanla ve geçmişiyle yaptığı uzun ve sarsıcı bir hesaplaşmanın hikâyesidir.