Sevda, tutku, kavga, coşku, hasret, özgürlük, umut, düşünce, sürgün…
Tüm bunlarla hatırlamak onu…
Kalbimize giren, ruhumuza işleyen sevdiğimizi hatırlamak gibi…
Onu yaşamak…
Yaşarken anlamak…
Anlarken yaşamak…
Raylarında ilerlediğimiz sevda yüklü vagonlarda; tutkulu, umutlu, kederli, coşkulu, hüzünlü ‘AN’larla hayatta yol almak…
Kimi zaman ırmak gibi çağlayarak…
Kimi zaman da yaprak gibi savrularak…
Kimi zaman da kubbe misali göğe uzanarak…
Onun gözleri ki, gökyüzünü kaplayan…
Onun yüreği ki, insanları kuşatan…
Ruhların topraklarını coşku ve umutla sulayan…
Meydanlarda, mitinglerde okunan, umutlandıran, coşturan onun şiirleri ki…
Dizeleriyle onun dünyasına girip, onu içselleştirmeye çalışmak, ona öykünmeden, duygu ve düşüncelerini anlayarak, ona dokunarak, onu okumak!
Otuz yıl önce, beş yıl önce, on beş ay, bir ay önce, bir hafta önce, 15 Ocak’ta doğumunun 124. yılında ve her gün!
Geçmişten geleceğe uzanarak…
Onun dizelerinde; kah sevdada, kah hasrette, kah tutkuda, kah vatanda, onun yaşamının satır aralarında kaybolmak…
Sevdayı, tutkuyu, kavgayı, hasreti, sürgünü, özgürlüğü, direnmeyi, yaşamı ve insanı hatırlamak…
Bir çiftçi için toprak ve öküz, bir marangoz için tahta ve rende, şair için kağıt ve kalem neyse Türk dili de onun için…
‘Bana öyle geliyor ki, bir tek insana, bir tek ağaca, bütün bir ormana, bir tek düşünceye aşık olmadan yaşamak, yaşamak değildir!’ diyen…
O ki;
Bizi sevgi prangalarına vuran…
Gün, her sabah ışıyor ama tortusu çöküyor duyguların.
Ve hızla değer kaybederken, bilinmez yaşanmazken tutkusu aşkın.
Günümüzde bulutlar geçerken haberlerle yüklü, ağır…
Buruşmuşken kalbimiz, duygular, insanlar olmuşken sağır.
Ne güzel şey 124 kere hatırlamak seni, Nazım Hikmet!
(Nazım Hikmet’in 15 Ocak 1902 tarihinde doğuşunun anısına…)