Merhaba Özlem Hanım, nasılsınız? Öncelikle sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

Merhaba Yudum Hanım. Teşekkür ederim. Okumayı sevdiği için yazan biriyim. Yazmak anı yakalamanın, anda kalmanın bir yöntemi benim için. Bugüne kadar uğraştığım işlerin çoğu da bu felsefeye uygun işler oldu. Uzun yıllar telif hakları, sinema ve çeşitli kültürel alanlarda mütercim-tercüman ve uzman olarak görev yaptım. Mevzuat çalışmalarında yer aldım. Son yıllarda ise yoğunlukla yazım faaliyetlerine yönelmiş bulunuyorum. Kitap yazıyorum, çeviri yapıyorum. Yayına hazırladığım ve editörlüğünü üstlendiğim kitaplar da mevcut. Evliyim. Bir oğlum, bir kızım var. Tüm yazın maceramı sevgiyle destekleyen, yakından takip eden bir aileye sahibim.

Özlem Hanım, Ankara Tevfik Fikret Lisesi ile DTCF İtalyan Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezunsunuz. Akabinde Eskişehir Anadolu Üniversitesi AÖF Tarih Bölümü’nü bitirdiniz. Peki, yazarlık ne zamandan itibaren hayatınıza dâhil oldu?

Yazmakla ilgili anılarım ilkokul 4. Sınıfa kadar gidiyor. Çizgili defterler edindiğimi ve ailemizin başından geçen komik olayları yazdığımı hatırlıyorum. Orta okul ve lisede de yazmayı sürdürdüm. Arkadaşlarımdan, hocalarımdan her zaman destek gördüm. Bundan dolayıdır ki verdiği eğitim-öğretim kadar öğrencisinin kişisel yetenekleri ile eğilimlerini de dikkate alan ve bunları geliştirmesine katkıda bulunan okul iyi okuldur diye düşünürüm hep.

Yetişkinlere yönelik “Deniz Kabuğunun Şarkısı”, “İyi İnsanların Kötü İşleri” ve “Eflatun Eldiven” adlı (e-kitap) üç öykü kitabınız var. Kaleminiz daim olsun. Bize kitaplarınızdan bahseder misiniz?

Teşekkür ederim. İnşallah yazan herkesin kalemi daim olsun.

“İyi İnsanların Kötü İşleri” ilk öykü kitabım. İyilik-kötülük, sadakat-ihanet, aşk-nefret vb. evrensel ve bilindik konulara dair öyküler içeriyor. “Eflatun Eldiven”de ise genç olduğu kadar yirmi seneden uzun geçmişe sahip öykülerim de var. Bence insan sadece başkalarına değil, kendisine, hatta yazdıklarına sadakat ve vefa göstermeli. İkinci kitabım işte bu duygularla örülü. Benim için diğer önemli özelliği yazdıklarımı dijital iletim gibi heyecan verici bulduğum bir mecraya taşıması.

“Deniz Kabuğunun Şarkısı” da üçüncü öykü kitabım. Büyük çoğunluğu fantastik anlatılardan oluşuyor. Temel bir sav üzerine kurulu: “Herkes aynı hayale sahip olabilir ve kimse aynı hayali kuramaz ama bütün hayaller paylaşılabilir.” Bana kalırsa tüm masalların, öykülerin ve şiirlerin çıkış noktası bu. O yüzden benzer konular, benzer hayaller ama binlerce farklı anlatı var kitabımı da esintileriyle besleyen ve kimisi çok sevilen, hatta yüzyılları aşıp günümüze ulaşan.

Çocuklara ayrı bir hassasiyetiniz olduğunu düşünüyorum. “Çocuk Yüreklerde Orhan Veli Kanık Şiirleri”, “Gulyabani” ile “Araba Sevdası” yine çocuklar için derleme ve sadeleştirmeler de yaptınız. Bu anlamda çocukların okumasında, topluma etkisi üzerine neler söylersiniz?

Haklısınız. Çocuklar başlı başına özel bir uğraşı benim için. Çünkü büyüklerden farklı bakış açılarına, daha derin algılara ve keskin idraklere sahipler. “Sevgili Çocuklar, güzel şeyleri siz de büyükler kadar anlar, büyükler kadar seversiniz,” diyor Orhan Veli. Yaptığım tüm çalışmalarda aklımdan çıkarmadığım, kendime rehber edindiğim bir tespit bu. O bakımdan çocuklar için yazmayı son derece ciddiye alıyorum. Anlayıp anlamayacaklarından hiç endişe duymuyorum, tamamen kendimi düzgün ifade etmeye odaklanıyorum. Çünkü eminim ki iyi ve güzel yaparsam onlar bunu bilir ve severler.

Okuyan çocuklar gelecekte de okuyan yetişkinler demek. Okuyan kişi açık fikirlidir, merak eder, düşünür ve harekete geçer. Değişmek, ilerlemek ister. Çocuklarımızı okumaya teşvik eder, doğru okumalar yapmalarını sağlarsak geleceğimiz bugünden daha aydınlık olur.

Öte yandan Dorlion Yayınlarının çok sevdiğim bir serisi var: “Çocuk Yürekler”. Tarihimizin önemli şahsiyetlerini çocuklarımıza tanıtmayı, eserlerini okutmayı ve sevdirmeyi hedefliyor. Az önce bahsettiğimiz çocuk kitapları aslında bu serinin bir parçası. Yunus Emre Hayatı ve Şiirleri ile Hacı Bayram Veli Hayatı ve Şiirleri de yine yazdığım ve bu başlık altında çıkan kitaplar.

Aynı bağlamda hazırladığım ve bence hepsinin önüne geçen bir de Atatürk serisi var. Üç kitaptan oluşan bir seri. Çocuk Yüreklerde Atatürk Çocukluk, Gençlik ve I. Dünya Savaşı Yılları, Kurtuluş Savaşı Yılları ve nihayetinde de Cumhuriyet. Üçüncü ve son yani Cumhuriyetimizin Atatürk’lü yıllarını anlatan kitap Cumhuriyetimizin 100. Yılında yayınlandı. Bu bakımdan benim için çok kıymetli, kendime verdiğim en önemli hediye belki de.

Yayına hazırladığınız “Atatürk Nezdinde Bir Yıl Elçilik – General Sherril”, “Tartuffe, Don Civani ve Adamcıl – Molière (Ahmet Vefik Paşa çevirisi ile)”, “Sokakta Harp Var – Kemal Ahmet”, “İşgal Facialarından Mütareke Acıları – Kemalettin Şükrü”, “Dünyada ve Bizde Casusluk – Aziz Hüdai Akdemir”, “Kıvırcık Paşa – Sermet Muhtar Alus” gibi kitaplar da bulunuyor. Bu noktadan yazarlığa daha çok arka plandan baktığınızı düşünebiliriz. Sizce elimizde kitaplar kadar kıymetli hazineler olduğu halde, bizlerden neden bir Franz Kafka, Emile Zola çıkmıyor?

Aslında çıkması da gerekmez. Onlar yaşadıkları çağın ve kültürlerin ürünü önemli şahsiyetler. Bizde de daha az kıymetlileri yok. Hatta fazlası var. Sorun şu ki; alanında uzmanları dışında yeterince tanımıyor, bilinmiyorlar. Okuma eylemi popüler alışkanlıklar üstünden sürüyor sadece. Çocuklarımıza albenisi yüksek çekici renkli kapaklarla okuma alışkanlığı kazandırmaya çalışıyoruz. Görsel olarak hafızaya kazınan bu eylem sonraki yıllarda da aynı şekilde sürüp gidiyor. Burada eksik bıraktığımız materyal kadar içeriğin de değerli olduğu fikri. Bunu yapabildiğimiz zaman, sadece çocuklarımız değil bizler de popüler kültür kadar -ki asla karşı değilim- kültürümüzü meydana getiren yapı taşlarını da okur, tanır ve benimseriz. Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Karacaoğlan bizim. Namık Kemal, Recaizade Mahmud Ekrem, Hüseyin Rahmi, Reşat Nuri de bizim. Orhan Veli, Oktay Rıfat, Ümit Yaşar da. Aynı şekilde Buket Uzuner, İskender Pala, Ahmet Ümit de.

Ayrıca “yazarlığa arka plandan bakmak” tarifinizi çok sevdim. Hiç düşünmemiştim ama gerçekten öyle yapıyorum. Bu sayede Ahmet Vefik Paşa, Aziz Hüdai Akdemir, Sermet Muhtar Alus gibi günümüzde geri planda kalmış oysa ki her biri yaşadıkları dönemin önemli tanıklarından bu kıymetli kültür insanlarını yakından tanıma, ayrıca tanıtma veya hatırlatma imkânı buluyorum. Az önce söylediğim gibi aslında eksik kaldığını düşündüğüm tarafı tamamlamaya çalışıyorum.

İtalyanca ve Fransızca’dan çeviriler de yapmaktasınız. Prens, Güneş Ülkesi, Candide, Ankara’da Mustafa Kemal’in Yanında, Pinokyo, Küçük Prens ve Il Piccolo Principe bunlardan. Bir yazar olarak bu kadar donanımlı olmanızdan gurur duyuyorum. Belirtmek isterim. Ancak bu açıdan yaklaşınca bir soru sormak istiyorum. Bu çalışmalarına rağmen Özlem Pekcan sizce hak ettiği yerde mi?

Bu şekilde düşünmeniz beni mutlu etti. Teşekkür ederim. İşin gerçeği yerimin ne ya da nerede olduğunu ben de bilmiyorum. Zira böyle bir alanda “yer” dediğimiz şey hissettiğinizden ziyade başkalarının size atfettiği ile ilgili. Ancak şunu söyleyebilirim yaptıklarımın hepsini severek yapıyorum ve çok çalışıyorum. Her zaman ilerlemeye gayret ediyorum.

Her yazar için kitapları farklıdır. Ancak sizce okuyucu hangi kitabınızda nelere rastlayacaktır. Ve sizde yeri ayrı olan hangisidir?

Keşke her birini tek tek anlatabilsem ama mümkün değil. Bunun yerine kısa kısa örnekler verebilirim.

“İyi İnsanların Kötü İşleri”ni okuyanlar birbirlerine duydukları nefretten ötürü bir türlü ölemeyen iki canlı cenazenin mezarı başında bekleyen bekçi, kendisinden boşanmak isteyen kocasının ölmesine göz yuman kadın, vicdanın mahkemesinde yargılanan rüya hırsızı ve piyangodan büyük ikramiye kazanan müdürün sekretaryası ile rastlaşacaklar.

“Eflatun Eldiven”de ise yanlış adama öpücük veren sevgili, dargınları barıştıracak eflatun eldiven, saklandığı dolapta kurbanını beklerken onun karısıyla karşılaşan kiralık katil ve yaşadığı evin oturma odasında seyahatlere çıkan gezgin var.

“Deniz Kabuğunun Şarkısı”nda ise kendisini asla sevmeyecek adamın aşkına çaldığı kalple kavuşan kadın, zalim şahın zulmünden kurtulmaya çalışan mazlum güzel, bahçe makasından kaçan iki boyutlu genç kız, sevdiğini deniz kabuğundan kıskanan adam, devası Zümrüdüanka’nın külünde saklı hasta, sevdası uğruna küle dönüşerek kendisini feda eden deniz kızı, eski lambanın cini ile son kar tanesini arayan kral karşılıyor okurlarını.

Yazdıklarım arasında, “Deniz Kabuğunun Şarkısı”nın yeri farklı gerçekten. Bu biraz da isminden kaynaklanıyor. Şöyle ki; kitap tamamlandıktan sonra Dorlion Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Aydın Bey’e (Şimşek) öykülerin listesini göndererek bir isim seçmesini rica ettim. O da sağ olsun beni kırmadı ve iki sayfalık kısacık bir öykümün adını verdi kitaba. Hiç beklemediğim bir tercihti bu. Ama beni asıl şaşırtan adını alır almaz kitabımın mucizevi şekilde büründüğü büyülü havaydı. Tıpkı hayal ettiğim gibi.

Yazmasaydınız ya da eserleriniz tüm yayınevlerinden olumsuz dönüşler alsaydı pek sanmıyorum ama ne yapardınız?

Bu sorunuza bir örnekle cevap vermek istiyorum: Beni yakından tanıyan herkes sesim iyi olmamasına rağmen sırf sevdiğim için şarkı söylediğimi bilir. Aynı şekilde resim de yaparım. Sanırım burada da aynı şey geçerli olurdu. Yine yazardım. Çünkü yazmak yapabilmenin ötesinde çok sevdiğim bir eylem.

Başkaları tarafından okunduğunuzu bilmek size nasıl hissettiriyor?

Okurun eline geçtikten sonra hiçbir kitap yazarına ait kalmıyor. Sayfalar doldurduğu cümlelerden hiçbiri artık sadece onun önerdiği anlamı taşımıyor. Zira o andan itibaren okurun bakış açısı, duyguları, hayal dünyası da işe karışıyor. Öykülerimi değerlendiren okurlarımla konuşurken: “işte tam bunu anlatmak istemiştim” diyorum bazen, ama “evet ya, bu da mümkün,” dediğim de oluyor sık sık. İşte bu nedenle heyecan verici, bu nedenle sürprizli yazdıklarımın okunması.

Yazabildiğinizi ilk ne zaman ve nasıl fark ettiniz?

İlk okuldaydım. Babam eski model Opel marka bir araba satın almıştı. İlk arabamızdı ve “külüstür” tabirinin cisim bulmuş hâliydi. Onunla nerelere gittik, başımıza neler geldi hatıraları bugün bile güldürüyor bizi. Tekleyen motor, yolda kalışlarımız, babamın kaputla kavgası, annemin telaşı, biz iki kardeşin her olayı eğlenceye çevirişi, yağmurlu günlerde içeri sızan su, koldan vites, arka geniş koltuklar derken bir de baktım yaşadıklarımızı hikâye ediyorum.

Size ne söylenirse ne yapılırsa ya da başınıza ne gelirse yazmayı bırakırdınız?

Böyle bir şeyi hiç düşünmedim. Düşünmek de istemem.

Şu sıralar okuyucu ile buluşan ya da buluşmaya hazırlanan kitaplarınız veya başka çalışmalarınız var mı?

Bu yılın başında nehir söyleşi formatında bir nevi editörlüğünü yaptığım, değerli diplomat Vahit Özdemir’in anılarını anlattığı “Çarıklı Diplomat” isimli kitap yayınlandı. Belgesel niteliğinde yakın gelecekte referans kaynak olacağına inandığım çok değerli bir çalışmaydı. İlk bakışta kişisel tarih gibi görünse de aslında yakın tarihimizde cumhuriyet öncesi ve sonrası yıllarından günümüze erişen dünyada ve ülkemizde gerçekleşen pek çok olaya, Atatürk, İnönü, Celal Bayar, Johnson, Menderes, Shevardnadze gibi sayısız önemli isme rastlayacağınız genel bir tarih anlatısı aslında.

Büyük bir zevkle editörlüğünü yaptığım diğer çalışma da Gamze Demirezen’in kaleminden çıkan ve yine bu yılın başlarında yayınlanan “Cehennem Evreni ve Abaddon” isimli kitap. Zengin hayal gücü, ustalıklı ve akıcı anlatı, ayrıca sürprizli son. Üstelik gerçek dünyada başarıyla kurulan fantastik bir evrende geçen bir serüven. Bir editör daha ne ister?

Son günlerde ise yayına hazırladığım iki ayrı kitap var. Biri çıktı diğeri de çıkmak üzere. Ahmed Vefik Paşa’nın iki Molière çevirisi Unutturmadıklarımız Serisi’nde okurları ile buluştu: Zor Nikâhı ve Tabib-i Aşk (Aşk Doktoru.). Nihayetinde heyecanla basımını beklediğim aynı seriden yayınlanmak üzere olan Hüseyin Rahmi Gürpınar’a ait “Ölüm Bir Kurtuluş mudur?”

Sevdiğiniz, takip ettiğiniz ya da örnek aldığınız yazarlar veya şairler var mı?

Olmaz mı? İlk anda aklıma gelenleri şöyle sıralayabilirim. Edebiyatımızda; Ahmed Vefik Paşa, Reşat Nuri, Hüseyin Rahmi, Buket Uzuner, Nazlı Eray, Ahmet Ümit. Dünya edebiyatından ise: Alexandre Dumas, Boris Vian, Italo Calvino, Adam Fawer, Dan Brown. Şiire ayrı bir yer vereyim: Beaudelaire, Yunus Emre, Ömer Hayyam, Orhan Veli, Oktay Rıfat, Cemal Süreya. Bu liste daha uzayıp gider.

Bundan sonraki hayalleriniz ve hedefleriniz neler?

Yine bir öykü kitabı, mümkünse bir roman yazmak istiyorum. Çeviri yapmaya, ayrıca edebiyatımıza sizin deyiminizle “arka plandan bakmaya” devam etmek niyetindeyim.

Öte yandan yazmak kadar sevdiğim bir şey de başka yazarlarla ya da yazar adaylarıyla çalışmak. Dünyalarına girmek, hayata onların gözünden bakmak. Geliştirici editörlük kapsamında yürüttüğüm bu faaliyeti sürdürmek ve genişletmek de diğer hedefim.

Son olarak neler söylemek istersiniz?

“Deniz Kabuğunun Şarkısı”nın hazırlık aşamasında hayatım boyunca edindiğim bir tecrübenin ayırdına vardım. Kendinizinkiler kadar başkalarının hayallerini de paylaşabilmek başarı ve mutluluk getiriyor. Örneğin; Dorlion Yayınları ile çalışırken herhangi bir fikir ortaya atıldığında kimse “Olmaz!” diye ünlemiyor onun yerine herkes “Nasıl yaparız?”, “Daha iyi nasıl olur?” diye soruyor. Ahmet Bey (Kaygusuz) ve Aydın Bey’in yerleştirdiği bu yaklaşım sayesinde zengin seriler ortaya çıktı. “Çocuk Yürekler”, “Unutturmadıklarımız”, “Klâsik Polisiye” gibi.

Aynı durum ailemde de geçerli. Evimizde her birimize göre farklı farklı işleyen bir “haydi yap” mekanizması mevcut. Eşim ve çocuklarım benim için de sık sık kullanırlar bunu.

İşte tüm bu sebeplerle bizi okuyanlara son olarak şunu söylemek isterim: “Hayallerinizi paylaşanlarla yürüyün. Hayallerimizi paylaşanlarla yürüyelim.”

Öncelikle vakit ayırdığınız için ve içtenliğiniz için teşekkür ediyorum. Ve hazırlamış olduğum çocuk kitabında desteğinizi bir an olsun eksik etmediğiniz için size ayrıca minnettarım. Yolunuz açık kaleminiz daim olsun.

Ben de bana kitabınızı ve dünyanızı tanıma fırsatı verdiğiniz için size teşekkür ediyorum. Benim için büyük keyifti. Eminim ki çocuklar Sümsük Ailesi ile Kavruk’u çok sevecekler ve onları okurken yeni bilgiler edinecekler. Dilerim en kısa sürede raflarda yerini alır. Ayrıca diğer kitaplarınız için de seve seve destek vereceğimi bilmenizi isterim.