GİZEM YILDIZ'ın röportajı için tıklayınız...

Zeynep Gür, iç mimarlıktan senaryo yazarlığına uzanan yolculuğunda kalemini hayatın içinden besleyen bir yazar. Yasak Elma ile başlayan serüveni, Kızılcık Şerbeti ile reyting rekorlarına taşındı. Karakterlerinin sesini kendi kulağında duyacak kadar onlarla bütünleşen Gür, başarıyı daha iyisini yazmak için bir motivasyon olarak görüyor. Onun için yazmak yalnızca bir iş değil; kimi zaman terapi, kimi zaman da hayatın en güzel yolu.

Whatsapp Image 2025 08 26 At 13.19.10

Merhaba Zeynep Hanım, Kızılcık Şerbeti dizisini yazıyorsunuz. Halkın Cuma akşamları koşa koşa eve gidip, adına partiler düzenlediği, reyting rekorları kıran bir iş oldu. Üç sezon boyunca hâlâ dinamiğini koruyan güçlü yapımlardan biri. Bu yolculuğa başlarken bu başarının yıllarca süreceğini, bu kadar ilgiyle takip edileceğini tahmin etmiş miydiniz?

Elbette düşündüm, çünkü hikâyenin daha önce hiç işlenmemiş olması ve konunun güncel yapısı bizi çok heyecanlandırmıştı. Senaryolar çıktığında da çok ses getireceğine emindim.

Kızılcık Şerbeti, iki farklı sosyokültürel düzeydeki ailelerin çocuklarının evlenmesiyle başlayan bir hikâyeyi anlatıyor. Ekranda muhafazakâr bir ailenin öyküsü ilk kez sizinle bu kadar ilgi gördü. Özel bir iş yazıyor olmanın sancılarını yaşadınız mı?

Hem de nasıl… “Büyük başın derdi büyük olur” diye bir söz vardır. Bizimkisi de öyle oldu biraz. Çok izlenmenin ve fenomen olmanın getirdiği büyük bir sorumluluk var. Ayrıca bulunduğumuz konumu korumanın yarattığı stresle baş etmek başlı başına bir zorluk. Zamanla bununla baş etmeyi öğrendim. Hiçbir şey kolay olmuyor.

Sosyal medyada çok fazla yorum alıyorsunuz. Bu durum yazarken sizi etkiliyor mu?

Hayır. Bence yazarlar bu tür yorumlardan etkilenmemeli. Eleştirileri dikkate alırım ama ona göre bir değişiklik yapmak söz konusu olamaz. Biz bir hikâye anlatıyoruz. Kimileri sever, kimileri sevmez. Bunu dile getirmelerinde de bir sakınca yok. Çok konuşulan ve izlenen işler için bu çok doğal. Bizim ekip olarak tek odağımız hikâyedir.

Her yazar, yazdığı karakterlere kendinden bir şeyler katar derler. Kızılcık Şerbeti’nde kendinizle bağ kurduğunuz bir karakter var mı?

Tek tek karakter ismi veremem. Kızılcık Şerbeti’ndeki tüm karakterler çok derinlikli ve üzerine çok çalışılmış karakterler. Dizinin sevilmesinin bir nedeni de onların gerçekçi olması. Dolayısıyla yazarken çoğuyla bağ kuruyorum. Bir şekilde neyi neden yaptığını anlayabiliyorum. Dizideki karakterler de tıpkı gerçek hayattaki insanlar gibi değişim gösteriyor. Bazen izleyici “Bu karakter çok değişti” diye eleştiriyor. Oysa hayatın doğal akışında bu çok normal. Geçen seneki senle bugünkü sen aynı olamaz. Yaşanan zorluklar, bir kayıp, bir başarı ya da bir karşılaşma insanı değiştirir.

Aile değerlerini farklı açılardan anlatıyorsunuz. Sizce insan, kendi doğduğu kültürün sınırlarını aşabilir mi?

Kesinlikle aşar diyemem ama aşmalı. Bu tamamen kişinin yapısıyla ilgili. Doğduğumuz aileyi seçemiyoruz. Büyüdüğümüz ortama ayak uydurmak zorundayız. Ama hayat bir noktada doğru gelmiyorsa, bazı şeylerden rahatsız olunuyorsa, bunu kabullenmek yerine mücadele etmek gerektiğini düşünüyorum. Elbette şartlar zorlayıcı olabilir. Sınırları aşmak kolay değil, gül bahçesi hiç değil.

İç mimarlıktan senaryo yazarlığına uzanan bir yolculuğunuz olmuş. İki farklı uç meslek, sizi nasıl buluşturdu?

Genç yaşta yanlış bölüm seçmekle başladı. İşletme okumak istemediğime emindim, bu yüzden iç mimarlığın bana uygun olduğunu düşündüm. Okul bitip çalışmaya başladığımda ise bana göre olmadığını anladım. Çok sonra yazmaya başladım. Önce küçük karalamalarla, ardından bir kitap yazma hevesiyle…

Üniversite yıllarında yazarlığa ya da edebiyata ilginiz var mıydı?

İç mimarlık okumak oldukça zordu. Bu yüzden yazmaya hiç vaktim olmadı. Aklımda da yoktu. Ama her daim iyi bir okurdum.

Bugüne kadar yazdığınız projeler çok sevildi. Kariyerinizde hep yukarı doğru bir ivme gördük. Bu süreç size neler kattı?

Yazmayı ve çalışmayı çok seviyorum. Bunu iş gibi görmüyorum. Her bölümün başına oturduğumda heyecanlanırım. İyi çıkmazsa tekrar tekrar yazarım. Bir hafta yazmasam sıkılırım. Bu biraz da projelerin sevilmesinden kaynaklı. Takdir görmek, şımarmak yerine daha iyisini yapmak için kamçılamalı.

Başarı, bir yandan mükemmel bir duygu, diğer yandan yükseldikçe düşme korkusunu da artırıyor. Yaratıcılığa dayalı bir mesleğiniz var. “Ya bundan sonraki projem bu kadar sevilmezse” diye düşündüğünüz oluyor mu?

Tabii ki oluyor. Reyting bir puan düşse günüm berbat geçer. Sonra toparlanırım ama yine de “Ne yaptık da sevilmedi?” diye düşünür, ders çıkarmaya çalışırım. En büyük şansım Melis Civelek gibi bir duayenin öğrencisi olmak. O, halkın nabzını çok iyi bilir. Dolayısıyla onun öngörüsüne güveniyorum. Bundan sonraki projeler için bir şey diyemem ama ana akım işlerde reyting çok önemlidir, zemin her zaman kaygandır. Tek bildiğim, “yerimiz garanti” demeden en iyisini yapmak için çok çalışmak gerektiği.

Yazdığınız karakterlerin içine girmek için nasıl bir yöntem izliyorsunuz? Kendiyle çeliştiğiniz oluyor mu?

Her karakteri yazarken onun sesi kulağımda yankılanır. Çoğu diyaloğu sesli, o karakter gibi okurum. Her birini iyi tanırım. Örneğin Kıvılcım’ın neye ne cevap vereceğini, annesine neyi söyleyip neyi gizleyeceğini bilirim. Sevilmeyen ya da nefret edilen bir karakterin davranışlarını onaylamasam bile onun bakış açısıyla düşünürüm.

Kendi hayatınızdaki hangi dönüm noktası yazarlık anlayışınızı kökten değiştirdi?

Tabii ki Yasak Elma. İlk işimdi ve çok toydum. Benim için adeta okul gibiydi.

Bir röportajınızda, üzgün olduğunuzda daha çok yazma isteği duyduğunuzu söylemişsiniz. Sizin için yazarlık motivasyonunun kaynağı dram mı?

Sadece dram değil ama mutlu olduğum zamanlarda odaklanmak daha zor olabiliyor. Yazmak duygu işi. Sanırım sinirli ya da stresli olduğumda yazmak bana terapi gibi geliyor. Bu yüzden o dönemlerde yazdıklarım daha iyi çıkıyor olabilir.

Sizce güçlü hikâye mi karakteri besler, yoksa güçlü karakter mi hikâyeyi?

Önce hikâye gelir. Hikâyenin kurulumu ve çatışması etkileyici olmak zorundadır. Olaylar ve çatışmalar iyiyse karakterler de güçlü şekilde yazılır.

Yasak Elma altı sezon sürdü. Uzun yıllar aynı diziyi yazmak bir yazar için avantaj mı, dezavantaj mı?

Ben bir dezavantajını hiç görmedim. Hatta son seneler çok kolaydı çünkü artık mizansen yazmamıza bile gerek kalmıyordu. Oyuncular karakterlerini öylesine iyi biliyordu ki…

Yoğun bir tempoda çalışıyorsunuz. Sosyal hayatınızı nasıl etkiliyor?

Ben zaten sosyal biri değilim. Çok yakın dostlarım dışında kimseyle görüşmem. Yeni insanlarla tanışacağıma yalnız kalmayı tercih ederim. Yalnızlığı da çok severim. Önceliğim her zaman işimdir. “Sosyalleşemiyorum” diye şikâyet etmem. Tatile gitsem üç gün sonra eve dönmek isterim. Azami tatil sürem üç gündür. Sanırım kendim için en doğru işi seçmişim.

Yazdığınız dizilerde asla yapmam dediğiniz bir şey var mı?

Asla, asla demem.

Bu keyifli sohbet için çok teşekkür ederim. Bir gün tüm eserleriniz unutulsa bile insanların hatırlamasını istediğiniz tek bir cümleniz ne olurdu?

Ben teşekkür ederim, ben de çok keyif aldım. Hatırlanmasını istediğim cümle, senarist olma umuduyla yazdığım ama yayımlamadığım kitabımın giriş cümlesi olurdu:
“Bu hikâye, kendi çaresizliği içinde mucizeleri bulanlara adanmıştır.”