HİLMİ ÖZDEN

(ESOGÜ Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü)

ERBİL TÖRENLERİ

Erbil, 1211 doğumlu tarihçi İbni Hallîkan (öl: I282)'ın anlattığına göre, Mevlid törenleri için çok önceden hazırlık yapılmağa başlanırdı. Bağdad, Musul, Cezire-i Sincar, Nusaybin ve İran gibi yakın ve uzak çevrelerden birçok fakih, sûfî, vaiz ve hâfızlarla her türlü marifet sahipleri, Muharrem ayından (l.ay) başlayarak Rebîülevvel ayının (3.ay) ilk günlerine kadar Erbil'e gelir ve Melik Muzafferüddin'in yanında toplanırlardı. Atabeg, bu misafirlerini, önceden bu maksad için kurdurup süslettiği çadır sitilinde ahşap evlere yerleştirirdi. Misafirlerin istirahati temin edildikten sonra, onların hoşça vakit geçirip oyalanabilmeleri için şiir ve musikî meclisleri, hokkabaz gösterileri, satranç partileri, günlerce süren sürek avları, çeşitli oyun ve eğlenceler düzenlenirdi. Devamlı ziyafetler, dînî sohbet ve vaazlar, zikir ve semâ törenleri tabiî idi. Son derece cömert, insan tabiatına uygun ve emsalsiz bir misafirperverlikle düzenlenmiş kutlamalardı[1].

Erbil kale kapısından kalenin dışındaki büyük tekkenin kapısına kadar uzanan 20 kadar ahşap ev veya konaktan biri atabeğin kendisine, diğerleri de devlet ileri gelenlerine aitti; yani atabeg ve erkânı da misafirlerinin arasında kalırlardı. Safer ayının (2.ay) ilk gününde yani resmî törenden 42 gün önce ahşap kubbeler süslenir, katlarına şarkıcılar, hayalciler yerleştirilirdi. Melik Muzafferüddin, ikindi namazını kıldıktan sonra ahşap misafirhanelerde neler yapıldığına bakar, misafirleri ile meşgul olur, sonra âdeti üzere tekkede kalarak zikir ve semâa katılır ve sabah namazını müteakip ava çıkar, öğleden sonra da devlet işleri için kaleye dönerdi. Şehrin sokaklarında ve dışındaki misafir konaklarında haftalarca bir panayır canlılığı hüküm sürerdi. Mevlid arefesinde, akşam namazından sonra, başlarında bizzat Atabeğin bulunduğu bir fener alayı, şehrin kalesinden kale dışındaki büyük tekkeye doğru gider, ertesi sabah da halk tekkenin önünde toplanırdı. Bu esnada tekkenin önüne hükümdar için yüksek bir ahşap kule, vaizler için de bir kürsü kurulmuş olurdu. Hükümdar bu kuleden hem vaazı dinler, hem kürsünün etrafında toplanan kalabalığı ve meydanda saflar hâlinde dizilmiş duran cemaati görürdü. Vaaz bitince, ileri gelen misafirleri kule sarayına davet eder, onlara hil'atler yani kaftanlar giydirirdi. Bundan sonra da halka meydanda, ileri gelenlere de tekkenin içinde ziyafet verirdi. O geceyi de daha önceki gecelerde olduğu gibi dervişlerle birlikte zikir ve sema ile geçirirdi. Ayrılırken de misafirlerini çeşitli hediye ve câizelerle ağırlar, ikrama boğardı. Mevlid günü ihtilaflı olduğu için Gökbörü, resmî töreni bir yıl 8, bir yıl 12 Rebîülevvel'de yaptırırdı.[2]

Fatımî törenleri ile karşılaştırıldığında, bu törenlerde bilhassa şu özellik göze çarpmaktadır: Bunlara daha büyük nisbette mutasavvıflar ve halk tabakası iştirak ettiriliyordu. Mevlid alay ve cemiyetlerinin halk arasında kazandığı büyük rağbetin sebebi, bu tören ve toplantıların tasavvufla olan sıkı râbıtasıdır. Hâdisenin bu yönü çok mühimdir. Törenler bir yandan bir panayır ve kültür şenliği görüntüsünde iken, öte yandan da bilgin ve mutasavvıfların katkılarıyla bir kandil gecesi kutlaması rûhâniyetine bürünmüş gözükmektedir. Tasavvuf, bir yandan en seçkin zekâ ve gönüllerin, en ince ve ulvî inanış ve ibâdet zevklerinin ifâdesi olurken, bir yandan da halk kitlelerinin dînî hislerini ifade ediyor, dînin kitleye mâl edilmesi, dînî inanç ve hislerin kitlelerin kalbinde kök salması hareketi olarak gelişiyor ve gerçekleşiyordu. Bu devirde tasavvuf akımları çok kuvvetli idi. 1166'da vefat eden Hazret-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevi’nin yetiştirdiği alp erenler, gazi dervişler, Türk ordularının yanı ve önü sıra bir mâneviyât ordusu hâlinde dünyanın her bucağına yayılmışlardı. Ülkelerle birlikte gönüller fethediliyor, taş ve toprakla birlikte ruhlar işleniyor, tevhid inancı ve vahdet fikri etrafında yurtta ve ruhlarda birlik ve barış sağlanıyordu. Bu tezgâhta ruhlar bir Türkistan halısı kadar sıkı ve renkli nakışlarla dokunuyordu. Bu moral değerlere ve rûhî mukâvemete, müslümanların ve "adanmış millet" olarak İslâm'ın bütün sorumluluğunu yüklenmiş olan Müslüman Türkler'in ihtiyacı, zaruret derecesinde aşikârdı. Dînin asıl kaynaklarından feyz alması, dil engeli başta olmak üzere, birçok sebeple mümkün olmayan kitleler, tasavvuf memesinden süt emmiştir. Diğer taraftan 1096 ile 1270 arasında 174 yıl boyunca Hıristiyan Avrupa'nın müslümanlara karşı düzenlediği 8 Haçlı seferi, doğudan Türk devletlerini ve İslâm dünyasını çiğneyerek kurulup gelişen Moğol İmparatorluğunun her ân yaklaşan ve gittikçe ağırlaşan tazyiki, esas itibariyle Müslüman Türklerin omuzuna çöken ağırlıklar ve Müslüman Türkler'in göğüsledikleri dalgalardı. Sûfiler, mutasavvıflar, bu şartlar altında, bir millî-mânevi birliğin harcını karmağa, hamurunu yoğurmaya çalışıyorlardı. Erbil'de Gökbörü'nün hiç kapanmayan ve Mevlid Kandillerinde azamî derecede genişleyen cömert ve keremli sofrasında, insanlara çeşitli güzel yemekler, tatlılar, hediye ve caizelerle birlikte sadra şifâ ruh gıdaları da ikram ediliyor, damak zevklerinin yanında, yüksek ruhî zevkler de tadılıyor ve yaşanıyordu[3].

MEVLİD METİNLERİ

Hz Peygamberin hayâtı, ahlâkı ve gazaları hakkında başta Hişâm (öl: 834) olmak üzere bir çok Arap müelliflerinin “siret” yahut “siyer” adı verilen eseri bulunmakla beraber, mevlidler biraz değişik mahiyette kitaplardı. Mevlid tarzındaki eserlerde Nûr-ı Muhammedi'nin yaratılışı, öbür peygamberlerden geçerek Hz. Muhammed'e gelişi Hz. Peygamber'in doğumu, doğumundan önceki ve sonraki olağanüstü haller anlatılmaktadır. Hz. Peygamber'i öğen ilk şiirler, Hz. Peygamber'in sağlığında Ka'b bin Züheyr'in Banat Suâd, Busurî'nin Bürde ve Hamziye'sidir. Arapça'da bunlara sayısız nazireler yazılmıştır. Mevlid niteliğinde ilk eser olarak İbnü Dihye Ebi'l-Hattab Ömeri'l-Hâfızın (öl: 1235) Erbil'de Gökbörü'ye sunduğu Kitâbü't-Tenvîr fî Mevlidi's-Sirâci'l-Münîr adlı eseri kabul edilir. Bu kitap Erbil törenlerinde okunmak için yazılmış ve bu törenlerde okunmuştur. Günümüze bu eserin ancak bir iki parçası ulaşabilmiştir. Ancak Mağrip yani Kuzey Batı Afrika'da Ebü'l-Abbâs Muhammed bin Ahmed el-Azafî'nin ed-Dürrü'l-Munazzam fî Mevlidi'n-Nebiyyi'l-Muazzam adlı eserinin Kitabü't-Tenvîr'den önce yazıldığı anlaşılmaktadır. Tabiatiyle bu, ibnü Dihye'nin eserinin değerini ve târihî örneklik rolünü gölgelemez, sâdece Mevlid törenlerinin İslâm âleminde XIII. Yüzyıl başlarında ne kadar yaygınlaştığını gösterir. Bu iki eseri, Osmanlı Türkleri'nce çok sevilen meşhur mutasavvıf Muhyiddin-i Arabi (öl: 1240)'nin el-Mevlidi'l-Cismânî ve'r-Ruhanî, Ebü'l-Hasan el-Bekrî (öl: 1295)'nin el-Envâr ve Miflahü'l-Esrâr, ve er-Ravzatü'n-Nazîre, buna Muhammed bin Eyyûb et-Tazefi'nin şerhi olan ed-Dürretü'l-Fâhire, Muhammed bin Ali ez-Zâmlekânî'nin (öl: 1327) Mevlidü'n-Nebî, İbnü Cemâa Abdülaziz'in Muhtasaru Siyreti'n-Nebî, İbnü'l-Cezerî Şemseddin'in el-Mevlidü-l-Kebîr ve Zâtü'ş-Şifa fî Siyretin-Nebî adlı eserleri tâkib etmiştir.[4]

Adında “mevlid” bulunan Hz. Peygamber'le ilgili bir iki eser tercüme edilmiş olmakla beraber Farsça mevlid yazılmamıştır. Tercüme edilen bir veya iki kitap da mevlid niteliğinde değildir. Buna mukabil İran edebiyatında pek çok Kerbelâ faciasını işleyen Maktel-i Hüseyinler yazılmıştır.


[1] Ayvaz Gökdemir, a. g. e., s. 84.

[2] Ayvaz Gökdemir, a. g. e., s. 85.

[3] Ayvaz Gökdemir, a. g. e., s. 86.

[4] Ayvaz Gökdemir, a. g. e., s. 87.

(Devam edecek)