28 Mart 2026 Cumartesi günü sabaha karşı İstanbul’da başlayan yağmur, 29-30 Mart günlerinde de aralıksız sürdü. Kimi zaman serpiştirdi, kimi zaman da sağanak aman vermedi insanların dışarı çıkmasına. Bazı yollar, akarsuya döndü. Her yağmurda olduğu gibi İstanbul’un yetersiz olan altyapısı, yurttaşları zor durumda bıraktı. Ne yazık ki sahilde olan mahallelerde bile yağmur suları denize akmadı, akıtılamadı. Bu nedenle birçok mahallede yurttaşlar, dışarı çıkamadı zorunlu durumlar dışında.
İş bilmez yöneticiler savsakladığı işler yüzünden trafik kilitlendi. İvedilik gösteren bazı sürücüler, kazalara neden oldu. Bu kazlarda ölenler, yaralananlar var. Ekonomik yitikleri bilmem söylemeye gerek var mı?
Türkiye’nin birçok ilinde bahar, yağmurla kendini gösterdi. Bazı yerlerde yağış, kara dönüştü. Kimi bölgelerde don olayları da görüldü. Can ve mal yitiklerinin olması üzücü.
Bazı yurttaşlarımız üç günlük yağmurdan sıkıldıklarını söylediler. Kimi yüz yüze bunu anlatırken kimi de sosyal medyada bu konuda serzenişte bulundu. “Bu kadar yağmur İstanbul’a niye yağıyor? Bu nedenle evlerde kapalı kaldık.” diye yakındı çoğu kişi. Sosyal medyaya bağımlı, her şeyi elindeki küçücük ekrandan gören ve kendi konforundan başka bir şey düşünmeyenlerin bu tür yakınmaları çok olağan. Üzülerek söyleyeyim ki bu kişiler, yağmurun doğamız ve yaşamımız için ne denli bir zorunlu gereksinim olduğunu bilmiyor.
Yağmur bolluktur, yaşamdır. İstanbul, su kaynakları bakımından varsıl sayılmaz. Bu üç gün boyunca ara vermeden yağan yağmurun sututarları[1] beslediğini düşünemiyor yakınmacı dostlar. Ne içeceksin, her sabah yıkanmak için ne kullanacaksın? Dişlerini neyle fırçalayacak, çamaşırlarını nasıl yıkayacaksın? Yemeklerini susuz mu pişireceksin? Bahçende ya da evindeki bitkileri ne ile sulayacaksın? Sana serinlik veren ağaçların yeşerip gövermesi için suya gereksinmeleri yok mu? Bu kişiler, her şeyi ekranda görmeye alıştıklarından, doğadan kopup onun düzenini unutmuşa benziyor. Kendince her şeyi ekrandan öğrenirsin de yaz boyunca günlük yaşamın için kullanacağın suyu sanal dünyadan sağlayamaz, onun ne denli gerekli olduğunu öğrenemezsin.
Bahar yağmurları, çiftçiyi sevindirdi. Özellikle tahıl ekenler çok mutlu oldu. Bahar yağmurları ekinlerin boy atmasını, başakların dolgunlaşmasını sağlar. Ayrıca meyve üreticileri de bu yağmurdan oldukça memnun. Çünkü mart yağmurları yağmasaydı don olacak ve bu ağaçların baharı muştulayan açılmış çiçekleri, meyveye dönemeden yanacaktı. İşte, yağmur don olayını engellediği gibi havayı da biraz ılıtıp soğukları kırdı. Bu, meyve ve sebzenin yıl boyunca bol olacağının göstergesi. Unutulmasın ki İstanbullular da beslenmek zorunda. Besin maddeleri ekranlardan, günün önemli bir kısmını geçirdikleri yeiçlerden[2] değil; bahçe ve tarlalardan gelmekte. Sanal dünya karın doyurmuyor, Karnımızı doyuran, sofralarımızı türlü yiyeceklerle donatan bahar yağmurlarının ortaya çıkardığı bolluk.
Ne yazık ki büyük kentlerde yaşayan çoğu kişi, yaşamını dar bir çevrede geçirmekte. Kentin varsıllıklarından uzak yaşamakta. Oysa İstanbul surları dışına çıkıp bir adım atsa buralarda sebze bahçelerini görecek. Bu kentin bazı ilçelerinde tarımın önemli bir ekonomik etkinlik olduğunu ne yazık ki çoğu kişi bilmiyor. Bundan da anlaşılacağı üzere kentlerde yaşayanların çoğu, yaşadıkları yere yabancı. Başka yerlerden kentlerini gezmeye gelen gezginler kadar bile yaşadıkları yerleri bilip tanımıyorlar nedense.
Üzülerek söyleyeyim ki televizyon ve sosyal medya yaşamımıza girdi gireli toplumumuzun çoğu, doğadan hızla uzaklaşıp koptu. Bu, onları gerçekçi düşünmekten alıkoymakta. Çok yalın gerçekleri bile anlamakta güçlük çekmekte bu kişiler. Doğal olayları algılamakta önemli zorluklar içindeler. Sanal dünyanın kısır döngüsü, kentli ve ekran bağılısı kişiyi yaşamdan koparıyor. Ne yazık ki bu kısır döngü, onların yaşamındaki çeşitliliği, devinimi, çok boyutlu algılamayı, neden sonuç ilişkili düşünmeyi yok ediyor. Sabahtan akşama dek baktıkları ekranlar, onları yaşamın gerçekçiliğinden uzaklaştırıp sanal bir dünyanın tutsağı yapıyor.
İnsan yaşamı sanal değil, gerçek... İnsan, doğanın küçük bir parçası… Bu nedenle kişi, kendi gerçeğini anlamak için doğanın kurallarını, döngüsünü ve var olma nedenini bilmeli. Çünkü doğa yoksa biz de yokuz.