Röportaj

Vahap Aydoğan: Sanat, kaybolanın ardından tutulan yasın değil, yeniden doğuşun dilidir.

Astroloji kitabım ‘Astroloji Öğreniyorum’ kitabımın kapağını tasarlayan değerli sanatçı dostum Vahap Aydoğan’a şahane kapak tasarımı için çok teşekkür ediyorum. Rahmetli Yaşar Şentürk de kapak tasarımına katkıda bulunmuştu. Vahap Aydoğan ile samimi röportajımıza buyurun.

Astroloji kitabım ‘Astroloji Öğreniyorum’ kitabımın kapağını tasarlayan değerli sanatçı dostum Vahap Aydoğan’a şahane kapak tasarımı için çok teşekkür ediyorum. Rahmetli Yaşar Şentürk de kapak tasarımına katkıda bulunmuştu. Vahap Aydoğan ile samimi röportajımıza buyurun.

RÖPORTAJ: FUNDA AKOSMAN

Bir tablonun hafızası, bazen bir insanınkinden daha güçlüdür.”

Sürreal biyografi sanatçısı Vahap Aydoğan bu cümleyi söylerken sanki zamanı ikiye ayırıyor: biri resmin içinde kalan, diğeri geride unutulan zaman.

Onun için sanat, yalnızca bir estetik biçim değil; insanın belleğiyle, acısıyla ve direnişiyle kurduğu en sessiz ama en kalıcı bağ.

Sanat sizin için nasıl bir dil?

Sanat, kelimelerin taşıyamadığı duyguların dili benim için.

Çocukken toprağı, taşı, kil parçalarını karıştırır, onlarda gizli bir anlam arardım.

Şimdi de aynı şeyi yapıyorum, sadece araç değişti.

Renkler, yüzeyler, dokular… Hepsi birer kelime artık.

Ben resim yaparken yalnızca renklerle değil, sessizlikle de çalışıyorum.

Çünkü bazen bir sessizlik, yüzlerce kelimenin anlattığından daha derin bir hikâye taşır.

Eserlerinizde sıkça karşımıza çıkan semboller var: halatlar, iskambil kâğıtları, duvarlar… Bunlar neyi temsil ediyor?

Her biri insana dair kırılmaların, iç çatışmaların, görünmeyen bağların izleri.

Halatlar bazen tutunmayı, bazen de tutsaklığı anlatıyor.

Duvarlar, bastırılmış duyguların soğuk yüzü; iskambil kâğıtları ise insanın kaderle oynadığı o ince oyunun sembolü.

Ama bütün bu imgeler aslında birer bahane.

Benim için asıl mesele, insanın kendine kurduğu duvarları, kendini bağladığı ipleri görünür kılmak.

Sıklıkla “sürreal biyografi” kavramını kullanıyorsunuz. Ne demek bu sizin için?

Her insanın hayatı, bilinçaltında sürreal bir biçimde yeniden yazılır.

Ben o görünmez metinleri arıyorum.

Yani birinin portresini yapmak değil niyetim, onun ruhsal haritasını okumak.

Her tabloda bir hayatın yankısı, bir hatıranın gölgesi vardır.

Gerçeği birebir resmetmek değil, onun içsel titreşimini duyurmak isterim.

Bu yüzden her çalışma, bir tür “içsel biyografi”dir; resim değil, bir ruhun izi.

Son yıllarda kişiye özel biyografik eserler üzerine yoğunlaştığınızı biliyoruz. Bu süreç nasıl ilerliyor?

Dinlemekle başlıyor her şey.

Bazen suskunluklar konuşur, bazen bir çocukluk anısı her şeyin kapısını açar.

Birinin hikâyesini dinlerken onu çözmeye değil, anlamaya çalışıyorum.

Sonra o hikâyeyi renklerle, yüzeylerle, boşluklarla yeniden kuruyorum.

Bazı yüzler tabloda hiç görünmez ama onların yokluğu bile her şeyden daha fazla anlatır.

Bu işler benim için birer “ruh haritası” gibi; çizgiler anıya, gölgeler duygunun yankısına dönüşür.

Sizce sanat bir iyileşme biçimi midir?

Evet, hem sanatçı hem izleyici için.

Ben bir acıyı tuvale işlerken onu estetikle değil, dürüstlükle dönüştürmeye çalışıyorum.

Çünkü sanatın en gizli gücü, insanın kendine yeniden bakmasını sağlamasında saklı.

Bir tablo, bazen geçmişle barışmanın, bazen de o geçmişi sessizce uğurlamanın yoludur.

Toplumsal meseleler, kimlik, göç, savaş gibi temalar sıkça işlerinizde yer alıyor. Neden?

Çünkü unuttuğumuz her şeyin bir gün bizi unuttuğuna inanıyorum.

Sanat, bu unutmayı yavaşlatmanın bir yolu.

Kimlik, göç, aidiyet, kayıp… Bunlar yalnızca politik değil, derin biçimde insani meseleler.

Benim için bireysel acı ile toplumsal yara arasında bir ayrım yok.

Her insan hikâyesi, büyük bir bütünün parçası.

Sanat o bütüne dokunabildiği ölçüde anlamlı.

Sanat ve aktivizm arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Kendime hiçbir zaman “aktivist” demedim ama bu tanımı da reddetmedim.

Çünkü bazen insan, ne olduğuna bir ad koymadan da bir mücadelenin içinde olur.

Benim için sanat tam da böyle bir alan.

Yalnızca eserlerimle değil, karakterim ve bedenimle de alandayım.

Sanat, sessiz ama dirençli bir eylemdir; bir sanatçı yaşadığı zamana tanıklık etmekten kaçamaz.

Benim için tuval, vicdanın görünür hâlidir — bazen bir pankart kadar gür, bazen bir sessizlik kadar derindir.

Sanat, hayata temas ettiği ölçüde anlam bulur.

Kadın teması da sanatınızda güçlü bir şekilde hissediliyor. Bu bilinçli bir tercih mi?

Kadın figürü benim için bir anlatı nesnesi değil, anlatının öznesidir.

Kadının sessizliği, toplumun sessizliğidir.

Benim işlerimde kadın, çoğu zaman bir direniş biçimi olarak var olur.

Görünmez emek, bastırılmış sesler, unutulmuş hikâyeler…

Bunlar soyut meseleler değil; hayatın tam ortasında duran gerçekler.

Kadınlar, sanatımda yalnızca temsil edilmez; onlar sanatın kendisi olur.

Malzeme seçiminizde doğanın izleri hep hissediliyor. Bu sizin için ne ifade ediyor?

Doğayı bir tema değil, bir bilgelik kaynağı olarak görüyorum.

Toprak, taş, ağaç, kemik… Hepsi zamana dair bir hafıza taşır.

Malzeme, duygu kadar önemlidir.

Çünkü bazen yüzey, anlatının kendisi olur.

Doğanın içinde insanın kırılganlığını, direncini, geçiciliğini buluyorum.

Bir taş parçası bile, sabrın biçim almış hâlidir.

Ve son olarak… Filistin üzerine yaptığınız eserden söz eder misiniz?

“Zamanın Hafızasında Filistin” adını verdiğim çalışma, bir sessizliğin içinden doğdu.

Ben o tabloyu yaparken savaşın gürültüsünü değil, sessizliğin ağırlığını duydum.

Çocukların gözlerindeki korku, annelerin ellerindeki çaresizlik…

Savaş yalnızca bedenleri değil, hafızayı da yıkıyor.

Eserde, çatlamış bir yumurta kabuğundan yükselen çocuk figürleri var — kırılganlığın, yeniden doğuşun, direnişin simgesi.

Kurumuş topraklar arasında plastik atıklar, bayrak parçaları; hem yok oluşu hem unutuşu anlatıyor.

Ben bu tabloyu öfkeyle değil, tanıklık duygusuyla yaptım.

Çünkü bazen sanat, sessizliğin en gür hâlidir.