Caddebostan’da sonbaharın en nefis, insanı bir süreliğine dünyadan koparan güneşli günlerinden biri. Sahile geldim. Yan masada neşeli bir teyze grubu var.

Konuşmalarından anladığım kadarıyla hepsi torunlarını “Aman da aman, kimin toruncuğuymuş bu?” kıvamında sevenlerden. Ama kendilerini çocuklarına vakfedip sonra da ömür boyu “Biz sizin için neler yaptık.” diye vicdan yaptıranlardan değiller gibi.

Hanım teyzeler alıştıkları modanın şıklığındalar. Belli ki yıllar içinde neyin kendilerine yakıştığını öğrenmişler, bildiklerinden de pek vazgeçmemişler. Kimi sakin sakin konuşuyor, kimi kahkahasını martıların sesiyle yarıştırıyor. Neşeleri bol olsun!

Benim asıl dikkatimi çeken ise görünümlerinden çok, konudan konuya geçişlerindeki o kıvraklık. Öyle doğal, öyle zahmetsiz ki sanki yıllardır prova edilmiş bir koreografileri var. Bir denizin güzelliğinden söz ediliyor, oradan öksürük şurubuna geçiliyor, sonra da pirinç markasına. Tam “Benim evdeki pirincin markası neydi acaba?” diye düşünürken kendimi Köyceğiz’den başlayarak gezilecek rotayı dinlerken buluyorum.

“Ayıptır, etme eyleme, yan masayı dinleme kızım.” diyorum kendime ama... Beş dakika sonra izledikleri dizilerin coşkulu eleştirisinin içine çekiliyorum. Yaptığım işten midir artık bilmiyorum ama iki kulağımı da yan masaya devirmişim. Tam Nevra Serezli’nin “Bu kadar ucuz senaryolu bir diziyi nasıl kabul etmiş?” tartışmasında içimden “Hakikaten yahu...” derken konu bir anda hayvanlar âlemine geçiyor.

Şimdi arkadaşlarının çiftliğindeki ineğin doğumunu konuşuyorlar.

Torunları yaşında olmama karşın, onları dinlerken ben yoruldum ama maşallah onlar yorulmadı.

Belki de asıl mesele tam burada.

Kadınların sohbetinde konular birbirinden kopuk görünür ama aslında öyle değildir. Çünkü hayat zaten başlıklara ayrılarak yaşanmıyor. Sağlık, çocuk, torun, yemek, gezi, dizi, komşu, hayvan, geçmiş, gelecek... Hepsi aynı masada, aynı nefeste, birbirine karışarak dolaşıyor.

Dışarıdan bakınca dağınık gibi. Ama değil. Kendi içinde tuhaf bir düzen var.

Ben o masaya bakarken şunu düşündüm: Kadın sohbeti çoğu zaman yalnızca sohbet değil. Bir tür gündelik bilgi dolaşımı. Kim hangi doktora gitmiş, hangi ilaç işe yaramış, hangi şehirde neresi güzelmiş, hangi ürün iyiymiş, kim hangi durumda ne yapmış... Bunların hepsi yıllar boyunca birbirine aktarılan küçük hayat bilgileri.

Diploması yok. Kaynağı çoğu zaman belli değil. Ama hafızası kuvvetli.

Belki de kadın arkadaşlıklarının en güçlü taraflarından biri bu. Sadece “ne oldu”yu değil, “kim ne hissetti”yi de saklıyorlar. Bir olayın tarihini unutabilirsiniz ama o gün kimin nasıl ağladığını, kimin ne söylediğini, kimin sofraya ne getirdiğini unutmayabilirsiniz.

Bu da başka türlü bir hafıza. İlişkilerin hafızası.

Psikolojik tarafı bence daha da önemli.

İnsan yaş aldıkça yalnız kalmaktan çok görünmez olmaktan korkuyor olabilir.

Gençken insan kendini göstermek için uğraşıyor. Bir şey olmak, bir yere gelmek, kendini kanıtlamak istiyor. Yaş ilerledikçe mesele biraz değişiyor. Bu kez insan hâlâ görülüp görülmediğini, hâlâ merak edilip edilmediğini, hâlâ bir hikâyenin içinde olup olmadığını anlamaya çalışıyor.

Bir masaya oturup sözünüzün karşılık bulması küçücük bir şey gibi görünebilir. Değil.

Birinin anlattığınız şeyi hatırlaması, yıllar önceki bir olayı sizinle birlikte yaşamış olması, cümlenizin yarısını siz bitirmeden tamamlaması insana “Ben hâlâ buradayım.” duygusu verir.

Belki ilerleyen yaşlarda arkadaşlık biraz da bunun için kıymetli oluyor.

İnsan kendisini bir başkasının hafızasında koruyor.

Sizi yıllardır tanıyan biri, yalnızca bugünkü hâlinizi bilmiyor. Eski hâlinizi de biliyor. Çocuğunuzun küçüklüğünü, bir zamanlar neye çok üzüldüğünüzü, hangi dönemde neye sevindiğinizi, hangi insanı neden hayatınızdan çıkardığınızı, hangi şarkıyı sevdiğinizi biliyor.

Bir insanın hayatına tanıklık etmek çok büyük bir şey.

Belki o masadaki kadınlar da yalnızca birbirleriyle konuşmuyorlar. Birbirlerinin hayatını doğruluyorlar.

“Evet, sen bunu yaşadın.”
“Evet, ben de oradaydım.”
“Evet, o gün böyle olmuştu.”

İnsanın geçmişi, bir başkasının hafızasında kaldığı sürece biraz daha gerçek kalıyor.

Bu yüzden yaş aldıkça konuşulan konuların daralmasını değil, tam tersine genişlemesini daha anlamlı buluyorum. Çünkü masaya yalnızca bugün oturmuyor. Yıllar da oturuyor.

Çocuklar, torunlar, dostlar, kayıplar, eski mahalleler, eski kırgınlıklar, seyahatler, hastalıklar, kahkahalar... Hepsi biraz sandalye çekip yanlarına ilişiyor.

Belki o yüzden sohbet bu kadar hızlı akıyor. Konuşulan tek bir gün değil. Bir ömür.

Ve aslında insan zihni de böyle çalışmıyor mu? Düz gitmiyor. Dallanıyor. Geri dönüyor. Bir şey başka bir şeyi çağırıyor. Bir koku bir evi, bir şarkı bir insanı, bir yemek çocukluğu, bir cümle yıllar önceki bir günü hatırlatıyor.

Biraz ciddi, biraz komik, biraz gereksiz, biraz çok önemli; biraz sağlık, biraz dedikodu, biraz kaygı, biraz kahkaha... Hepsi aynı anda.

Ben hâlâ yan masayı dinlememem gerektiğini düşünüyorum.

Ama artık ineğin doğumundan çok başka bir şeyi merak ediyorum.

O kadınlar yıllar sonra yine aynı masaya oturacaklar mı?

Çünkü insan yaş aldıkça sohbet ettiği kişilerin sayısı değil, hayatına tanıklık eden insanların sayısı kıymetli oluyor.

Belki gerçek zenginlik biraz da bu.

Bir masaya oturduğunuzda anlatacak çok şeyinizin olması değil yalnızca; sizi dinlediğinde o hikâyelerin nereden geldiğini bilen insanların hâlâ orada olması.