Savaş Satış’ın hem yönetmenliğini üstlendiği hem de başrolünde yer aldığı Ateş filminde Sami karakterine hayat veren Bora Cengiz, filmin perde arkasından oyunculuk anlayışına, kamera arkasına duyduğu tutkudan sanatın farklı dallarıyla kurduğu ilişkiye kadar merak edilenleri anlattı. Bir projede yer alırken kendisi için en belirleyici unsurun hikâyeye inanmak olduğunu vurgulayan Cengiz, Ateş’in izleyiciyi aksiyonun yanı sıra duygusal yüzleşmelerle de buluşturacağını söylüyor.

Merhaba Bora Bey, vizyona girmeye hazırlanan Ateş filmi için bir araya geldik. Film, daha adından itibaren güçlü bir duyguya işaret ediyor. Sizce Ateş, özünde bir intikam hikâyesi mi, yoksa insanın adalet arayışı sırasında kendisiyle verdiği mücadelenin anlatısı mı?
Aslında Ateş; aile, intikam ve aksiyon türlerini bir araya getiren çok katmanlı bir film. İzleyiciyi aksiyonun içine çekerken bir anda duygulandırabilen, hatta gözyaşlarını tutmakta zorlayabilecek sahneleri de var. Birçok farklı türü bünyesinde barındırıyor. Sinemaya gelen izleyicilerin, 96 dakika boyunca hem heyecanlanacağına hem de duygusal anlamda karşılık bulacağına inanıyorum.
Sami’yi canlandırırken sizi en çok zorlayan şey, karakterin yaşadıkları mıydı, yoksa onun hikâyedeki varlığını ve tanıklığını seyirciye hissettirmek mi?
Sami, Ateş’in geçmişte birlikte çatıştığı askerlerden ve en sadık adamlarından biri. İsminin anlamı da karakterin özünü yansıtıyor: Gören, işiten… Sami, film boyunca pek çok şeye tanıklık ediyor. Her zaman orada; arkanızda olduğunu biliyorsunuz ama varlığını hissettirmeden sizi takip ediyor. Karakterin bu yönü, hikâyedeki konumunu özel kılıyor.
Çekim sürecinde duygusal açıdan beni çok zorlayan bir durum yaşamadım. Ancak filmi izlediğinizde hikâyenin duygusal ağırlığını hissediyorsunuz. Bazen bir karakteri canlandırırken yaşamadığınız yoğunluğu, filmi bütün olarak izlediğinizde duyumsayabiliyorsunuz. Ateş de benim için böyle bir film oldu.
Ateş senaryosunu ilk okuduğunuzda sizi projeye çeken ne oldu? Senaryoda “Bu film mutlaka yapılmalı” dedirten ilk şey neydi?
Aslında hikâyeyi senaryoyu okumadan önce dinledim. Bir gece Savaş evime geldi. Yanlış hatırlamıyorsam kız arkadaşımla film izliyordum. Bana, “Gelmem lazım, sana bir şey anlatmam lazım” dedi. Ben de merakla davet ettim. Büyük bir heyecanla hikâyeyi anlattı ve o gece beni de aynı heyecana ortak etti. Bu buluşmamızdan yaklaşık üç ay sonra sete girdik. Yani senaryoyu elime almadan önce Savaş, hikâyenin bütün ayrıntılarını benimle paylaşmıştı.
Savaş, kolektif bilinçle çalışan bir yönetmen. Daha önceki işlerinden de bunu biliyordum; kendisini uzun zamandır tanıyorum. Nitekim Ateş de herkesin sorumluluk aldığı, elini taşın altına koyduğu kolektif bir çalışmanın ürünü oldu. Ben de böyle işlerde projeyi çok daha fazla sahipleniyorum.
Hatta Savaş’ın geçenlerde galada hatırlattığı bir anı var. Bir gün, çok sayıda oyuncunun yer aldığı bir çekim sırasında prodüksiyon krizi yaşanmış; sette yeterli araç yokmuş. Ben de bir araba ayarlayıp oyuncuları otele bırakmışım. Açıkçası bu anıyı ben hatırlamıyordum ama Savaş yeniden anlatınca hatırladım. Ateş benim için yalnızca rol aldığım bir film değil; başından sonuna kadar emek verdiğim, heyecanını paylaştığım bir proje. Senaryo aşamasında bulunmasam da kurgu sürecinden çekimlere, şimdi de tanıtım çalışmalarına kadar filmin pek çok aşamasında yer aldım. Vizyona giriyor olması da bu yüzden benim için ayrıca heyecan verici.
Bu süreçte yalnızca oyuncu olarak değil, farklı sorumluluklar üstlenerek de filmin bir parçası oldunuz. Kamera arkasında olmak, projeye yaklaşımınızı nasıl etkiledi?
Evet, öyleydim ve bu şekilde çalışmaktan büyük keyif aldım. Bir işi yalnızca kendi rolümle sınırlı tutmak yerine, ihtiyaç duyulan her noktada katkı sunmayı seviyorum. Ateşte de bir kriz anında çözüm üretmekten kurgu aşamasında fikir paylaşmaya kadar pek çok sürecin içinde bulundum. Yaklaşık dört beş yıllık süreçte filmin farklı versiyonlarını izledim, Savaş’la birlikte değerlendirmeler yaptım ve düşüncelerimi paylaştım. Dolayısıyla bugün filmin vizyona giriyor olması, benim için yalnızca bir oyuncu olarak değil, bütün bu yolculuğa eşlik etmiş biri olarak da ayrı bir anlam taşıyor.

Kamera arkasındaki deneyiminiz, ileride kendi projelerinizi yönetme fikrini yeniden gündeme getirdi mi?
Aslında oyunculuğa başladığım dönemde de kamera arkasına yönelik bir ilgim vardı. Daha önce kısa filmler çektim, müzik klipleri yönettim. Fotoğrafla da ilgileniyorum; kameraya, lense, ışığa ve kadraja dair bir bilgi birikimim var. Dolayısıyla kamera arkası benim için tamamen yeni bir alan değil.
Ateşin süreci de bu alanda yeniden bir şeyler üretme isteğimi güçlendirdi. Bir hikâyenin yalnızca oyunculuk tarafında değil, yaratım sürecinin farklı aşamalarında da yer almak beni besliyor. Bu deneyim, kamera arkasında yeniden var olma ve ileride kendi projelerimi hayata geçirme arzum açısından beni bir kez daha teşvik etti.
Savaş Satış hem filmin başrolünü üstleniyor hem de yönetmen koltuğunda oturuyor. Bir oyuncunun aynı zamanda kendi filmini yönetmesi, sizce sete nasıl yansıyor?
Bir oyuncunun aynı zamanda yönetmenlik yapmasının oldukça zor olduğunu düşünüyorum. Yönetmenlik başlı başına büyük bir sorumlulukken Savaş, bir de filmin başrolünü üstleniyor. Buna rağmen bütün süreci çok iyi yönettiğine inanıyorum. Hatta bu durumun filme ciddi katkıları oldu. Çünkü Savaş, hikâyeyi en başından beri çok iyi biliyor ve ne istediğine hâkimdi.
Çekimler sırasında farklı alternatifler üzerinde durması da bunun önemli bir göstergesiydi. Bazı sahneleri farklı biçimlerde çekerek kurgu aşamasında değerlendirebileceğimiz seçenekler oluşturdu. Belki yalnızca yönetmenlik yapmak üzere projeye dâhil olan bir yönetmen, bu alternatifleri aynı şekilde düşünmeyebilirdi. Savaş ise her ihtimali değerlendirmek istedi ve iyi ki de böyle yaptı. Filmin bugün izleyiciyle buluşacak son hâline ulaşmasında o alternatif sahnelerin çok büyük payı olduğunu düşünüyorum.
Filmde adalet, kayıp, intikam ve vicdan gibi ağır temalar işleniyor. Sizce seyirci, salondan çıktığında filmin hangi sorusunu kendisiyle birlikte götürmeli?
İzleyicilerin salondan çıktıklarında kendilerine “Ben olsaydım ne yapardım?” diye soracaklarını düşünüyorum. Elbette Savaş Satış’ın da etkisiyle filmden güçlü bir aksiyon beklentisi var ve Ateş bu beklentiyi fazlasıyla karşılıyor. Ancak film, aksiyonun ötesinde pek çok sürprizi ve ters köşeyi de barındırıyor. İzleyicinin zaman zaman kendisini duygusal açıdan beklemediği noktalarda bulacağına inanıyorum.
Bence Ateşin asıl gücü, izleyiciye tek bir duygu yaşatmakla yetinmemesi. Heyecan, öfke, üzüntü, vicdan muhasebesi… İnsan olmanın beraberinde getirdiği pek çok duyguyu aynı hikâyenin içinde deneyimleyeceğiz. Zaten sinemanın en güzel tarafı da bu değil mi? Kendimizden bir parça bulduğumuz hikâyeler aracılığıyla bazen hiç beklemediğimiz sorularla yüzleşmek. Ben izleyicilerin salondan yalnızca aksiyonun heyecanıyla değil, film boyunca hissettikleri ve kendilerine sordukları sorularla da ayrılacaklarına inanıyorum.

Bir rolü kabul ederken sizi bugün en çok heyecanlandıran şey nedir: Senaryo, karakter ya da yönetmen?
Benim için her şeyden önce hikâye geliyor. Hikâyesine inanmadığım hiçbir projenin içinde yer almak istemiyorum. Özellikle kadına, çocuğa ya da hayvana yönelik şiddeti içeren yapımlarda yer almamaya özen gösteriyorum. Bir hikâyenin parçası olabilmem için öncelikle onun dünyasına inanmam, anlatmak istediği şeyi benimsemem gerekiyor. Ateşte de bu hassasiyetimize dikkat ettik; çekimler sırasında bizim dışımızda hiçbir canlı zarar görmedi. Dolayısıyla bir projeyi değerlendirirken benim için belirleyici olan, her şeyden önce hikâyesi ve onun bende karşılık bulması.
Oyunculuğun yanı sıra müzik ve radyoculuk deneyiminiz de var. Kamera karşısındaki Bora Cengiz ile mikrofon başındaki Bora Cengiz arasında nasıl bir fark var?
Kendimi hiçbir zaman profesyonel bir müzisyen olarak tanımlamadım. Uzun yıllardır müzikle ilgileniyorum ama bu benim için daha çok bir tutku ve hobi. Gitar çalıp arkadaşlarımla vakit geçirmekten ya da gittiğimiz bir mekânda solistin beni sahneye davet etmesinden keyif alıyorum. 2013 yılında çıkardığım bir albümüm de var ancak müzik konusunda herhangi bir iddiam olduğunu söyleyemem.
Sanatla iç içe yaşayan bir insanın, zamanla sanatın farklı dallarına da dokunmak istemesi çok doğal. Ben de resim yapıyorum, fotoğrafla ilgileniyorum, bir şeyler çekmeye çalışıyorum. Kamera arkasına duyduğum merak da buradan geliyor. Bütün bunları oyunculuktan bağımsız alanlar olarak görmüyorum. Aksine, sanatın farklı dallarıyla ilgilenmenin oyuncuya yeni bakış açıları kazandırdığına inanıyorum. Her biri insanın kendini ifade etme biçimini zenginleştiriyor. Benim için de bunlar birer iddiadan çok, keşfetmekten ve üretmekten keyif aldığım alanlar.
Peki, müzikle ilgilenmeniz oyunculuğunuzu da besliyor mu? İki sanat dalının birbirini tamamladığını düşünüyor musunuz?
Kesinlikle. Hatta müzikle ilgilendiğimi öğrenen yönetmenler, oynadığım dizilerde bir noktada mutlaka gitar çaldığım ya da müzikle ilgili bir sahneye yer veriyorlar. Bu da hoşuma gidiyor. Birikiminizi farklı alanlarda kullanabilmek, oyunculuk açısından da güzel bir imkân.
Bence her oyuncunun en az bir enstrüman çalmayı öğrenmesi çok değerli. Bu yalnızca yeni bir beceri kazanmakla ilgili değil; ritmi, duyguyu ve kendini ifade etmeyi başka bir yoldan keşfetmek anlamına da geliyor. Müzik de oyunculuk gibi insanın duygularıyla kurduğu ilişkiyi derinleştiren bir sanat dalı. Birbirlerini beslediklerine ve oyuncuya yeni kapılar açtıklarına inanıyorum.
Sektörde uzun süre görünür olmanın yanı sıra kendinize ait bir alanı korumayı nasıl başarıyorsunuz?
Başarabiliyor muyum, açıkçası bundan bile emin değilim. Belki de her zaman başaramıyorum. Mesleğimiz gereği göz önünde olan insanlarız. Hayatımız, davranışlarımız ve ilişkilerimiz, istesek de istemesek de kamuoyunun ilgisini çekiyor. Bu durum elbette beraberinde bir sorumluluk getiriyor. Ancak sanatçıların toplumun önderleri olması gerektiği düşüncesine çok katılmıyorum. Her sanatçının bir rol model olmakla yükümlü olduğunu düşünmüyorum.
Elbette görünür insanlar olarak davranışlarımıza dikkat etmeliyiz. Fakat ben hiçbir zaman kendimi davranışları örnek alınması gereken biri olarak konumlandırmadım. Hayatımı da böyle bir beklentiye göre yaşamak zorunda hissetmedim. Buna rağmen, göz önünde olduğunuzda insanlar size ister istemez belirli sorumluluklar yüklüyor. Bence görünür olmak çoğu zaman bir seçimden çok, yaptığınız işin doğal bir sonucu. Ben de bu durumu elimden geldiğince dengeli yönetmeye çalışıyorum. Ne kadar başarılı olduğum ise elbette izleyicinin ve kamuoyunun takdirinde.
Bugüne kadar canlandırdığınız karakterlerden herhangi biri günlük hayatınızda bile sizi değiştirdi mi? Karakter, çekimler bittiğinde geride bırakılan bir şey mi, yoksa oyuncudan da bir parça alıp götürüyor mu?
Her karakterin bana bir şeyler kattığını düşünüyorum. Ben de canlandırdığım karakterlere kendi kişiliğimden bir şeyler taşıyorum. Dolayısıyla aramızda karşılıklı bir alışveriş, bir denge oluşuyor. Ancak hiçbir rolümün davranışlarımı kontrol etmesine ya da gündelik hayatımı belirlemesine izin vermedim. Örneğin, bugüne kadar pek çok kez psikopat karakterleri canlandırdım ama bu, o karakterlerin özelliklerini gerçek hayatıma taşıdığım anlamına gelmiyor. Orada belirleyici olan, hikâyenin ve karakterin gereklilikleri.
Bir rolden çıkamama hâlini ya da canlandırdığınız karakterin davranışlarını gerçek hayatınıza taşımayı sağlıklı bulmuyorum. Oyunculuk, bir karakterin dünyasına girebilmek kadar o dünyayla kendi gerçekliğiniz arasındaki sınırı koruyabilmeyi de gerektiriyor. Elbette her rol insana yeni bir bakış açısı kazandırabilir; ancak bir karakterin belirli bir özelliğini alıp günlük hayatımda beni değiştirdiğini söylemek bana göre fazla iddialı olur. Benim için önemli olan, karakteri hakkıyla yaşatırken kendi benliğimle aramdaki dengeyi koruyabilmek.