GAP KÜLTÜR GEZİSİ NOTLARI – BÖLÜM 2

Takdim: Fevzi MORAY

Yazan: Ahmet AVCI

22 Nisan 2026 tarihinde Van’dan başlayıp 26 Nisan akşamı Gaziantep’te sona eren Van ve GAP Kültür Gezisi, yorucu olduğu kadar son derece anlamlı ve keyifli bir yolculuk oldu. Geziye katılan 23 arkadaşımızla birlikte; tarih, kültür, medeniyet ve hatıralarla iç içe geçen unutulmaz günler yaşadık.

Duygularımın biraz durulmasını bekledikten sonra kaleme aldığım bu satırlar, aynı zamanda yarım asırlık bir zaman yolculuğunun da özeti niteliğindedir.

Yol boyunca hafızamda yer eden pek çok durak oldu. Van ilinin Muradiye ilçesine bağlı Muradiye Şelalesi’nin coşkun görüntüsü, Ağrı ilinin Doğubayazıt ilçesindeki İshak Paşa Sarayı tüm görkemiyle bizleri büyülerken, Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesiyle Van ilinin Çaldıran ilçesi arasında kalan Tendürek Geçidi’nin heybeti ve Büyük-Küçük Ağrı Dağları’nın ihtişamı gerçekten görülmeye değerdi.

Van Kalesi’ni uzaktan seyrettik; Van Kedisi Evi ve gümüş işleme merkezleri bölgenin kendine özgü kültürel dokusunu yansıtıyordu.

Gevaş’tan tekneyle Akdamar Adası’na geçtik. Buradaki tarihî kilise hakkında ayrıntılı bilgiler verildi. Ancak bölgenin yakın tarihine ilişkin bazı acı olayların zaman darlığı nedeniyle yeterince ele alınamaması dikkatimi çekti.

Diyarbakır ilinin Silvan ilçesi sınırında, Batman Çayı üzerinde yer alan Malabadi Köprüsü etkileyici bir mühendislik şaheseriydi. Diyarbakır’da Ulu Camii, Hasan Paşa Hanı, Dağkapı, Dört Ayaklı Minare, surlar, Cahit Sıtkı Tarancı Müze Evi ve Hevsel Bahçeleri geçmişin ihtişamını günümüze taşıyan önemli eserler olarak hafızamızda yer etti. On Gözlü Dicle Köprüsü de bölgenin tarihî kimliğini yansıtan önemli yapılardan biriydi.

Mardin güzergâhında Hasankeyf’i uzaktan görmek bile iç burktu. Sular altında kalan kadim bir tarihin hüznü hissediliyordu. Midyat, Beyazsu ve Dara Antik Kenti gezildi.

Mardin ilinin Artuklu ilçesine bağlı Dara Antik Kenti tarihî dokusuyla oldukça etkileyiciydi. Mardin’de Kasımiye Medresesi, Deyrulzafaran Süryani Manastırı ve uzaktan görülen Mardin Kalesi bölgenin çok katmanlı kültürünü yansıtan önemli duraklardı.

Kızıltepe ve Viranşehir üzerinden Şanlıurfa iline bağlı Harran ilçesine ulaştık. Harran Evleri görüldü; ancak zaman yetersizliği nedeniyle antik kentin tamamını gezme fırsatı bulunamadı. Şanlıurfa’da Balıklıgöl ve insanlık tarihine ışık tutan Göbeklitepe hepimizi derinden etkiledi.

Urfa’daki sıra gecesi ise bölgenin kültürel zenginliğini ve misafirperverliğini yansıtan unutulmaz bir deneyim oldu.

Şanlıurfa’nın bir ilçesi olan Halfeti’de baraj gölünün oluşturduğu manzara son derece etkileyiciydi. Gaziantep’teki Zeugma Mozaik Müzesi ise adeta tarihin taşlara işlenmiş hafızası gibiydi.

Bu gezi benim için yalnızca bir kültür turu değildi. Aynı zamanda yaklaşık elli yıl önce görev yaptığım topraklara yeniden dönmek anlamına geliyordu. Van ve Halfeti dışındaki bölgeleri yıllar önce görmüştüm. Ancak en çok merak ettiğim yer, ilk görev yerim olan Midyat’tı.

1970–1973 yılları arasında görev yaptığım Midyat, o yıllarda iki ayrı bölümden oluşuyordu: Tarihî taş evleriyle bilinen Eski Midyat ve daha çok Müslüman nüfusun yaşadığı Estel bölgesi. O dönemde iki kesim arasında yaklaşık beş kilometrelik bir mesafe vardı. Su, elektrik ve altyapı son derece sınırlıydı. İlçede günlük yaşam oldukça mütevazı şartlarda sürüyordu.

Aradan geçen 53 yılın ardından gördüğüm ve Mardin ilinin ilçesi olan Midyat’ı tanımakta zorlandım. Eski ayrımlar büyük ölçüde ortadan kalkmış, şehir büyümüş ve gelişmişti. Ancak bu büyümenin planlı mı yoksa kontrolsüz mü olduğu konusunda bazı soru işaretleri taşıdım. Turistik ilginin büyük ölçüde eski Midyat’a yöneldiğini, Estel (Yeni Midyat) kesiminin ise geri planda kaldığını gözlemledim.

Ancak bu gezi boyunca en çok görmek ve yeniden hissetmek istediğim yer, ilk görev yerim olan Midyat’tı. Çünkü Midyat benim için yalnızca bir ilçe değil; gençlik yıllarımın, meslek hayatımın ilk adımlarının ve aile hatıralarımın yaşandığı özel bir coğrafyaydı.

1970–1973 yılları arasında görev yaptığım bu kadim şehirde iki çocuğum dünyaya gelmişti. Aradan geçen yarım asırdan sonra Midyat’ı yeniden görmek, benim için adeta geçmişe yapılan duygusal bir yolculuk anlamı taşıyordu.

O yıllarda Midyat iki ayrı bölümden oluşuyordu: Tarihî taş evleriyle bilinen eski Midyat ve daha çok Müslüman nüfusun yaşadığı Estel kesimi. Toplumsal yapı; Türkler, Araplar, Kürtler ve Süryanilerden oluşan çok katmanlı bir görünüm arz ediyordu.

Süryaniler ağırlıklı olarak eski Midyat kesiminde yaşarken, Estel tarafında Müslüman nüfus yoğunluktaydı. Bununla birlikte eski Midyat’ta da az sayıda Müslüman aile bulunuyordu.

Midyat, tarih boyunca farklı etnik ve dinî toplulukların bir arada yaşadığı önemli bir yerleşim merkezi olmuştu. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde, özellikle Birinci Dünya Savaşı yıllarında bölge ciddi toplumsal çalkantılar yaşamıştı. 1915 yılında Midyat Kaymakamı Nafiz Bey’in öldürülmesi, dönemin karmaşık ve hassas yapısını yansıtan dikkat çekici olaylardan biri olarak hafızalarda yer etmişti.

Bu olaylardan sonra Midyat’ın batısındaki bölge “Estel” adıyla gelişmeye başlamış, zamanla Müslüman nüfus daha çok bu kesime yerleşmişti.

Benim görev yaptığım yıllarda iki kesim arasında yaklaşık beş kilometrelik boş bir alan bulunuyordu. Bu alanın ortasında lise ile doktoru bulunmayan küçük bir hastane yer alıyordu.

O dönemin Midyat’ında hayat oldukça mütevazı şartlarda sürüyordu. Su ve elektrik son derece sınırlıydı. İlçede bugün sıradan kabul edilen birçok meslek ve hizmet kolu yok denecek kadar azdı. Fırın, kasap, manav, oto tamircisi, oto yedek parçacısı ve kırtasiyeci gibi temel ihtiyaçları karşılayacak işletmeler oldukça yetersizdi.

Devlet dairelerinin büyük bölümü Estel kesimindeydi. Eski Midyat tarafında ise yalnızca PTT, polis karakolu ve Osmanlı döneminden kalma, daha sonra Eğitim Taburu olarak kullanılan kışla bulunuyordu.

Hatta Estel’deki PTT’nin mühründe “Midyat Hükümet” ibaresi yazardı.

Belediye Başkanı, eski Midyat kesiminde yaşayan Ziver Midyat idi. Süryaniler genellikle sanatkâr kimlikleriyle öne çıkıyorlardı; dişçilik, taş ustalığı ve gümüş işlemeciliği gibi alanlarda önemli bir birikime sahiptiler.

İlçenin nüfusu yaklaşık 10.500 civarındaydı. Sanayi, ticaret, tarım ve hayvancılık oldukça sınırlıydı. Ekonomik açıdan nispeten rahat olan aileler ise genellikle Batman Rafinerisi’nde çalışan kişilerdi.

1973 yılında Midyat’tan ayrıldığımda manzara büyük ölçüde buydu.

Aradan geçen 53 yılın ardından gördüğüm Midyat ise bambaşka bir şehir hâline gelmişti. Estel–Midyat ayrımı büyük ölçüde ortadan kalkmış, iki kesim birleşmiş ve şehir ciddi şekilde büyümüştü.

Ancak bu büyümenin ne kadar planlı olduğu konusunda bazı soru işaretleri taşıdım.

Bugün bütün tur programlarının ve ticari canlılığın eski Midyat kesiminde yoğunlaştığını gördüm. Estel ise adeta ikinci planda kalmış gibiydi. Eğer taksiyle özel olarak gidip dolaşmasaydım, üç yıl yaşadığım evin bulunduğu yeri ve askerî gazinonun olduğu bölgeyi göremeyecektim.

Kısa süreli gözlemlerime göre Estel kesiminin bir ölçüde ihmal edildiği kanaatine vardım. Tur operatörleri de neredeyse tamamen eski Midyat’a odaklanmış durumdaydı. Estel’in tarihî ve sosyal geçmişi ise yeterince hatırlanmıyor gibiydi.

Bu nedenle zaman zaman içimden, “Keşke bazı yerleri eski hâliyle hatırlasaydım…” demek geçti.

Daha önce gördüğüm Diyarbakır, Mardin, Urfa ve Gaziantep’i de tanımakta zorlandım. Hafızamda yer eden eski Hasankeyf’i ise artık görememek ayrı bir hüzün oldu.

Bir zamanlar görev yaptığım, çocuklarımın dünyaya geldiği bu topraklara yeniden dönmek benim için tarif edilmesi güç duygular yaşattı. Bazı yerleri görünce sevindim, bazı değişimler karşısında hüzünlendim. Hasankeyf’i artık yerinde görememek ise içimde ayrı bir burukluk bıraktı.

Yine de bütün duyguların ötesinde, “İyi ki bu geziye katılmışım” diyorum.

Bu anlamlı organizasyonda emeği geçenlere sağlık ve huzur içinde yeni kültür yolculuklarında yeniden buluşmayı diliyorum.