İstanbul’da kısa ama dolu dolu geçen özel buluşmada, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral’ın samimi ve esprili üslubu; onun içten duruşunu bir kez daha ortaya koydu. Ancak sohbet ilerledikçe içinden geçtiğimiz dönemin en ağır meselesine, adalete uzandık. Kısa bir buluşma değildi bu; siyasi tartışmalardan çok, insanın vicdanına dokunan bir karşılaşmaydı.
FETÖ Kumpası ve Vicdani Yüzleşme
Saral, FETÖ kumpasının açtığı derin yaralara dair hem açık hem de cesur bir özeleştiri yaptı. Milliyetçi subaylarımızın o dönem nasıl hedef alındığını anlatırken, ‘Öyle kandırdı ki… Vatansever subaylarımızın bile hain olduğuna inandık, onları boş yere cezaevine koyduk’ sözleri bir savunma değil, vicdana dayalı bir yüzleşmeydi. Bu sözlerde politik bir hesap değil; bir dönemin bıraktığı tortularla yüzleşme iradesi vardı.
Adaletin Tıkanması ve Toplumun Nefesi
Adalet konusuna geldiğimizde ise tablo daha da berraklaştı. Ben bazı örnekleri sıralamaya hazırlanırken, o çoktan başlamıştı. O an anladım ki yaşanan haksızlıkları sadece biz fark etmiyoruz; sistemi yakından izleyenler de aynı yaraların farkında. Adalet tıkandığında, toplumun tamamının nefesi kesiliyor.
Saral’ın adaletsizlik karşısındaki öfkesinin kişisel değil, ilkesel olduğu açıkça hissediliyordu. ‘Hadsizlere had bildirmeye devam ediyoruz’ derken, suskunluğa teslim olmayan bir anlayıştan söz ediyordu. Bir noktada yargıya dair en çarpıcı tespiti yaptı: ‘Haksız bir karar nedeniyle içeride olan masum bir anneyi çıkaramadık.’ Bu cümle, sistemdeki tıkanmanın en somut göstergesidir.
Reform Yetmez, İnşa Şart
Hakikaten adaletin gecikmemesi gerektiğini herkes bilir. Geciken adalet ise artık adalet değildir. Bu yüzden Saral’ın en net tespiti şuydu, ‘Yargıda reform yetmez; tepeden tırnağa yeniden inşa gerek.’ Bu söz, sadece teknik bir değişimin değil, zihniyet dönüşümünün zorunluluğunu işaret ediyor. Adalet sistemini onarmak yetmiyorsa, yeniden kurmak gerekir. Çünkü adalet, bir toplumun geleceğe güvenle bakabilmesi için en temel şarttır.
Saral’ın duygusallığını gizlemediği an ise sohbetin en samimi bölümüydü. ‘Ben duygusal bir insanım; konu milletim ve devletim olduğunda kendime hâkim olamıyorum.’ Konuşmanın sonunda ettiği dua salona ayrı bir sükûnet getirdi. ‘İyilik kimdeyse Allah onun yardımcısı olsun; kötülük kimdeyse Allah onu perişan etsin.’ Bu cümle bile aslında başlı başına bir toplum tasavvurunun özetidir.
Geleceğe dair en önemli kaygı ise çocuklarımızdı. ‘Çocuklarımız bizden utanmamalı; bize böyle bir adalet mi bıraktınız? dememeli’ sözleri, sorumluluğun ağırlığını hepimize hatırlattı. Çünkü çocukların yüzüne bakabilmek, adaletin asıl ölçüsüdür.
Adalet Sessizliğe Mahkûm Edilmemeli
Bugünkü sistem adaleti sağlamakta zorlanıyorsa, reformla yetinilmez; gerekiyorsa temelinden yeni bir düzen kurulur. Çünkü adalet, teknik bir mesele değil; bir milletin kendisiyle barışmasının adıdır.
Mağdur olanın adalete başvurduğunda bir daha mağdur olmaması gerekir. Garibanı ezenlerin şikâyet edildiğinde cezasız kalmaması, milletin malına zarar verenlerin, hırsızın, arsızın ve namussuzların ‘nasıl olsa adalet yok’ diyerek zalimliklerine devam etmesine bir dur denmelidir. İşte o zaman millet kendisiyle barışır. Ve milletin kendisiyle barışmasını ancak devlet tesis eder.
Ben de Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral gibi düşünüyorum. Konu şahıslar değil, konu devlet ve millet olduğunda adalet topuzunu elimizde tutarız. Fakat adalet sessizliğe büründüğünde biz de sessizleşiriz. Devlet ve millet, adaletin sessizliğe mahkûm edilmesine izin vermemelidir. Çünkü adalet, millet ve devlet için vardır.