Dünya sahnesinde beş yüzyıldır hükmünü sürdüren güç mimarisi, artık gıcırtıları duyulan eski bir tahtı andırıyor.
Batı’nın merkezi aktörleri, küresel üstünlüklerini ayakta tutmak için son dönemde birbirine eklenen kriz dalgalarını bir strateji gibi kullanmaya çalıştı.
Pandemiyle hızlanan bu hamle, satrançta oyunu kurtarmak için yapılan alelacele bir taş fedasına dönüştü.
Fakat hesaplar tutmadı. Ukrayna üzerinden başlatılan büyük jeopolitik kumar, bölgeyi yalnızca bir çatışma sahasına çevirmekle kalmadı, Avrupa’nın kendi iç dengelerini de paramparça etti.
Bugün Avrupa başkentlerinde yükselen uğultu, savaş yorgunluğu değil sadece; ekonomik baskı, siyasal kopuşlar ve toplumların yaşadığı moral erozyon birleşince kıtanın omurgası sarsılıyor.
Oligarkların masa başında çizdiği hedefler ile sokaktaki vatandaşın gerçekliği arasındaki uçurum artık kapanmıyor.
Rusya’yı zayıflatmak şöyle dursun, Avrupa’nın kendi direnç noktaları hızla aşınıyor.
Ukrayna ise giderek, projenin değil, başarısızlığın sembolüne dönüşüyor.
Bu kırılmanın gölgesinde, Avrupa’nın bir çıkış yolu aradığı da çok açık.
Fakat askeri kapasite sınırlı, ekonomik kas gücü tükenmiş, toplumsal ivme kaybolmuş durumda.
Böyle bir ortamda, Türkiye’nin jeopolitik değeri ister istemez masaya daha ağır bir dosya olarak konuyor.
Papa’nın Türkiye’deki temasları bile, çeşitli başkentlerdeki telaşın diplomatik versiyonu gibi okunuyor.
Avrupa, kapılarını açarak mı, baskıyı artırarak mı denge sağlayacak, henüz net değil; ancak Türkiye’nin adı her senaryonun merkezine yazılmış durumda.
Dünya yeni bir düzenin eşiğinde hızla yön değiştirirken, biz de kendi satranç tahtamıza dikkatle bakmak zorundayız.
Bu coğrafyada hamleler, yalnızca güçlerle değil, niyetlerle de yapılır. Aklı soğukkanlı kullanan kazanır; acele eden ise başkasının oyununda piyon olur.