Hiçbir yer, bir ova kadar sessiz ve aynı zamanda bu kadar gürültülü olamaz. Şehrin gürültüsüne alışmış kulaklarımız için bozkır, ilk bakışta sadece bir 'boşluk' gibi görünür. Ama o boşluğa biraz zaman ayırırsanız, dünyanın en eski en dürüst şarkısını duymaya başlarsınız.

Bugün, size o şarkının dört farklı notasını sunmak istedim.

Bozkırda zaman, bizim bildiğimiz saatlere benzemez. Güneşin doğuşu sadece bir günün başlangıcı değil, ancak toprağında uyanışıdır. Bir yanda o puslu sabah, ekinlerin rüzgarla fısıldaşmasını dinler. O ince yol, kim bilir kaç kuşaktır aynı toprağa basanların hikayesini taşır. Gözünüzü ufka diktiğinizde gördüğünüz şey yalnızca toprak olmaz, sonsuzluğun ta kendiside olur.

Sonra o sonsuzluğun içindeki kırılganlığa çarpıyor gözünüz. Bir tarafta mor çiçekler, sabah çiyiyle yıkanırken, bozkırın ‘çirkin’ ya da ‘kurak’ olduğu efsanesini yerle bir eder. En sert toprağın bile doğru ışık ve doğru zamanda nasıl bir zarafet sunabileceğini gösterir. Şu çiçekler ovanın narin kalbidir.

Gün batımı ise ovanın dramatik finalidir. Ya kuşlar, gökyüzünün turuncu ve mor sahnesinde özgürlüğün en saf halini çizerler. Bozkır bu yüzden durağan bir yer değildir; o aynı zamanda binlerce canlının göç yolları, evi ve oyun alanıdır. O sürünün hareketi de toprağın ritmine eşlik eder.

Ve nihayet, insan... toprak çalışanı insanın o yıpranmış deri botları toprağın asıl sahibine, emeğe bir saygı duruşudur. Bozkır, insanı küçültür ama aynı zamanda yüceltir. O çit direğinin dibine bırakılan botlar, yorgunluğun ve dolayısıyla toprakla girilen o dürüst ilişkinin nişanesidir. Yanındaki küçük çiçek buketi ise gerçekte bozkır insanının ruhundaki inceliği fısıldar; emeğin yanında her zaman zarafete de yer vardır.

Bozkırın şarkısını duymak için acele etmemek gerekir. Durmak, bakmak ve dinlemek gerekir. Çünkü o şarkı ne daha önce yazılmış notalara benzer, ne de tekrar eder. Sadece o vakit oradaysanız, sizin için söylenir.