Gökkubbenin henüz toprakla tam öpüşmediği, tanrıların nefeslerinin sis olup vadilere çöktüğü ilk çağlarda, gökyüzünün en yetenekli demircisi Aelion yaşardı. Aelion, diğer demirciler gibi demiri ya da tuncu değil; ışığı işlerdi. Gün doğumunun kızıllığını kalkanlara, yıldızların parıltısını miğferlere dökerdi. Ancak tek bir hayali vardı: Gökyüzünün en derin, en saf maviliğini katılaştırıp sonsuza dek saklayabileceği bir muhafaza yapmak.

Aelion, kış günlerinin tam gece yarısında göğün en yüksek noktasında beliren o kristal berraklığındaki gece mavisini yakalamak için yıllarca çalıştı. Nihayet, fırtına bulutlarının kalbinden topladığı şimşek kıvılcımlarıyla yeryüzünün en yüksek zirvesi olan Akdağ’ın tepesinde devasa bir çanak oymaya başladı.

Dağın tepesinde açtığı bu hazneye, gökten süzdüğü en arı mavi ışık hüzmelerini doldurdu. Işık o kadar yoğun ve saf oldu ki, bir süre sonra sıvılaşarak çanağın içini doldurmaya başladı. Fakat bu parıltı o denli pürüzsüz ve göz alıcıydı ki, gökyüzündeki kıskanç Rüzgâr Tanrısı Vael, bu güzelliği yok etmek istedi. Vael, en sert kasırgalarını göndererek gölün yüzeyini dalgalandırmaya, o kusursuz aynayı bozmaya çalıştı.

Aelion, eserini korumak için gölün etrafına bedenini siper etti. Göğsünden sızan son nefesiyle gölün etrafına kırılmayan buzdan koruyucu surlar ördü. Rüzgâr ne kadar estiyse de gölün pürüzsüz yüzeyine dokunamadı; sadece sudan sızan ışık, etraftaki buz kristallerine çarparak gölü binlerce elmas gibi pırıl pırıl parıldatmaya başladı.

Aelion’un ruhu gölle bütünleşti. O günden beri Aelion'un Gözü olarak anılan bu yüksek dağ gölü, dibinde yatan ilahi ışık yüzünden geceleri bile kendi maviliğiyle etrafını aydınlatır. Sularına bakan her kimse, dünyadaki tüm karmaşanın ötesindeki o ilk saf ışığı görür; ancak gölün kıyısına yalnızca kalbi rüzgârdan dahi lekesiz kalanlar ulaşabilir.