‘Bazı insanlar hayatımıza bizi sevmek için değil, bize kendimizi nerede bıraktığımızı göstermek için girer.’

Böyle ilişkilerde insan bir süre karşısındaki kişiyi anlamaya çalışır. Neden böyle davranıyor? Neden bir anda uzaklaşıyor? Neden bir gün yakınken ertesi gün cezalandırıyor? Neden küçücük bir mesele büyük bir kopuşa dönüşüyor?

Sorular çoğaldıkça insanın kendisi küçülür.

Çünkü bütün dikkat karşı tarafa çevrilmiştir.

Bir süre sonra asıl soru değişir:

“Karşımdaki neden böyle?”

yerine,

“Ben neden onun davranışlarını kendi değerimin ölçüsü hâline getiriyorum?”

sorusu gelir.

İşte dönüşüm belki de tam burada başlar.

Çünkü bir insanın sizi istememesi, sizin değerinizi azaltmaz.

Birinin sizi görmemesi, görünmez olduğunuz anlamına gelmez.

Birinin sizi onaylamaması, eksik olduğunuzu göstermez.

Ve en önemlisi, birinin sizi terk etmesi, insanın kendisini de terk etmesini gerektirmez.

İnsan belli bir yaştan sonra hayatını yalnızca insanlarla değil, kendi içindeki eski seslerle de yeniden düzenlemeye başlar.

“İyi olmalıyım.”

“Yeterince başarılı olmalıyım.”

“Beni beğenmeliler.”

“Beni seçmeliler.”

“Beni bırakmamalılar.”

Bu cümlelerin hepsi bazen yetişkin bir insanın içinde hâlâ çocukça bir yerden konuşur.

Oysa insanın kendisine verebileceği en büyük özgürlüklerden biri şudur:

Her zaman harika olmak zorunda değildir.

Her zaman güçlü olmak zorunda değildir.

Herkes tarafından sevilmek zorunda değildir.

Yanlış anlaşılabilir.

Kırılabilir.

Yorulabilir.

Bir gün iyi, bir gün kötü hissedebilir.

Ve yine de değerinden hiçbir şey kaybetmez.

Belki de insanın kendi kabuğunda kendisine yer açması tam olarak budur.

Dünyadan kaçmak değil.

İnsanları hayatından tamamen çıkarmak değil.

Kimseye ihtiyaç duymayan taş bir kaleye dönüşmek hiç değil.

Tam tersine, insanlarla ilişki kurarken bile kendi içindeki evi kaybetmemek.

İnsan geçmişinden bir iz taşıyabilir.

Bir söz eski bir yarayı hatırlatabilir.

Bir mesaj kalbi hızlandırabilir.

Bir sessizlik kaygıyı çağırabilir.

Birinin uzaklaşması eski bir reddedilme duygusunu uyandırabilir.

Bunların olması, bütün yolun başına dönüldüğü anlamına gelmez.

Asıl değişim şurada başlar:

Eskiden tetiklenince insan kendisini kaybediyorsa, artık tetiklendiğini fark eder.

Eskiden hemen açıklama yapıyor, özür diliyor, kabul edilmeye çalışıyor, karşısındakini yatıştırıyorsa; artık bir süre durabilir.

Duyguyu hisseder ama onun peşinden gitmez.

Kaygıyı fark eder ama her kaygıyı gerçek kabul etmez.

Korkuyu duyar ama kararlarını korkuya teslim etmez.

İşte o zaman insan değişmeye başlamıştır.

Belki de insanın aradığı şey mutluluk bile değildir.

Daha derinde başka bir ihtiyaç vardır:

Alt zeminde dinginlik.

Hayatın üzerinde zaman zaman fırtınalar çıkabilir. İnsan üzülür, öfkelenir, hastalanır, özler, hayal kırıklığı yaşar.

Ama bütün bunların altında daha sağlam bir cümle durur:

“Ben kendimdeyim.”

“Ben kendimi bırakmayacağım.”

“Ne olursa olsun kendime geri dönebilirim.”

İnsan bunu öğrendiğinde, hayatındaki insanların davranışları hâlâ canını acıtabilir ama artık hayatının merkezini belirleyemez.

Belki gerçek dönüşüm de budur.

İnsan bambaşka birine dönüşmez.

Kendisine yabancı olmaktan vazgeçer.

Ve yıllarca başkalarının kapısında bekleyen o içsel taraf, sonunda kendi evinin kapısını açar.

İçeri girer.

Oturur.

Nefes alır.

Ve ilk kez şunu anlar:

Aranan huzur, dışarıda kurulacak bir hayat değil; insanın içinde kendisine açtığı yerdir.