Hayatın bazı dönemleri vardır; dışarıdan bakıldığında her şey olağan akışında ilerliyormuş gibi görünür, fakat insanın iç dünyasında tarif edilmesi güç bir çözülme başlar.
Eskiden seni heyecanlandıran şeyler anlamını yitirir, kalabalıkların ortasında bile yalnız hissedersin, alıştığın düzenin içinde bir yabancılık duygusu dolaşır.
İşte tam o zamanlarda, çoğu insanın zihninden aynı cümle geçer:
“Ben galiba değişiyorum… hatta belki de delirdim.”
Oysa bu his, bir dağılmanın değil; derin bir uyanışın ilk işaretidir. Çünkü insan kendini sorgulamaya başladığında, önce çevresini değil, kendi içinde taşıdığı kabulleri kaybetmeye başlar.
Yıllarca doğru bildiğin düşünceler, sana ait sandığın roller, hatta başkalarının beklentilerine göre şekillenmiş kimliğin birer birer çözülür.
Bu çözülme hali, doğal olarak bir boşluk duygusu yaratır. İnsan o boşluğun içinde kendini kaybolmuş sanır. Halbuki o boşluk, yeni bir benliğin kurulacağı alanın ta kendisidir.
Kendini tanıma süreci çoğu zaman sanıldığı gibi huzurlu ve pürüzsüz değildir. Aksine, insanı rahatsız eden, alıştığı dengeleri sarsan bir tarafı vardır. Çünkü bu süreçte kişi, yıllardır sürdürdüğü bazı ilişkilerin aslında ihtiyaçtan doğduğunu, aldığı bazı kararların başkalarını memnun etmek için verildiğini, hatta kendi sesini bastırmak için ne kadar çok çaba harcadığını fark eder.
Bu fark ediş kolay değildir. İnsanın kendiyle yüzleşmesi, çoğu zaman dış dünyayla yüzleşmekten daha zordur.
Bu dönemde yalnız kalma isteği artar, bazı sohbetler anlamsız gelmeye başlar, insan eskisi kadar hızlı konuşamaz; çünkü artık düşünmeden konuşmak yerine, hissederek anlamaya çalışır. Zihnin içinde sorular çoğalır:
“Ben aslında ne istiyorum? Bu hayat gerçekten benim mi? Yoksa ben, bana öğretilen bir rolü mü oynuyorum?”
Bu soruların hemen cevap bulmaması ise kişiyi daha da tedirgin eder. İşte o noktada insan, bu içsel hareketliliği bir dağılma zanneder.
Oysa gerçekte olan şey şudur: Sen delirmiyorsundur, sadece belirginleşiyorsundur. Tıpkı kabuğunu çatlatan bir tohum gibi… Dışarıdan bakıldığında çatlama bir kırılma gibi görünür, ama aslında o kırılma olmadan filizin ortaya çıkması mümkün değildir. İnsan da kendini tanıma sürecinde önce kabuğunu kırar, sonra kendi özüne doğru büyümeye başlar.
Bu süreç tamamlanmaya başladığında ise içindeki karmaşanın yerini yavaş yavaş bir sakinlik alır. Ne istediğini bir anda değil, ama daha net hissetmeye başlarsın. İnsanlara verdiğin tepkiler değişir, “hayır” demek eskisi kadar zor gelmez, sessiz kalmanın da bir cevap olduğunu anlarsın. En önemlisi, kendine ait bir duruşun oluşur. Artık başkalarının beklentileriyle değil, kendi iç sesinle yön bulmaya başlarsın.
Bir gece gökyüzüne baktığında fark edersin; yıldızlar aslında hep oradadır, fakat en parlak hâlleriyle karanlıkta görünürler. İnsan da böyledir. Kendi içindeki karanlıktan geçmeden ışığını fark edemez. Kendini sorguladığın, hatta zaman zaman kaybolmuş hissettiğin o dönem, seni zayıflatmadı; seni sadeleştirdi. Seni dağıtmadı; seni özüne yaklaştırdı.
Bu yüzden o döneme dönüp baktığında şunu anlayacaksın: Sen aslında hiçbir zaman kaybolmadın. Sadece başkalarının çizdiği haritadan çıktın ve kendi yolunu aramaya başladın.
O yolun başında yaşadığın sarsıntı ise bir kriz değil, bir doğum sancısıydı.
Ve şimdi, o sancının ardından ortaya çıkan gerçek senle birlikte şunu daha net görebilirsin:
Delirmedin…
Belirdin!
Ve kendini tanıyan her insan gibi, artık sıra kendi ışığınla parlamaya geldi. ✨