Güzel günlerdi be kardeşim… Siyah beyazdı ama güzel günlerdi.

Değerli Canlar,

“Eskiden” derken, yaşı müsait olmayana göre çok eskiden, yaşı müsait olana göre ise yakın zamanlarda yaşadıklarımız geldi aklıma.

Nedendir bilemiyorum. Yaşlanıyor muyuz ne?

Hani derler ya; insan yaşlanmaya başlayınca eskiye hasret kalır. Belki de ondandır. İnsan yaşlandıkça eskileri özlüyormuş. Onun gibi bir şey…

Ama olsun, eskiyi özlemek güzeldir. Çünkü eski temizdir. Hatta eski, eskimeyen bir yenidir.

Hatırlarsınız… İlkokulda önlük giyerdik. Siyah önlüklerimizin bazılarının rengi daha parlak, bazılarınınki daha mat olurdu. Herhalde kaliteden kaynaklanan bir şeydi. Ama olsun, hepsinin rengi siyahtı.

Yakalıklarımız, lapa lapa, lahana yaprağı gibi geniş olurdu.

Erkekler kolalı yakalık ya da “mika” dediğimiz, bugünkü adıyla plastikten yapılmış yakalıklar takardık. Annelerimiz yakalıkları yıkamaktan bıktıkları için böyle bir çözüm bulmuşlar herhalde.

Kızların yakalıkları ise daha güzeldi. Etrafları dantelli, kenarları overlokla dönülmüş olurdu. Önlükleri pileliydi. Altına siyah veya beyaz uzun çorap, ayağa ise renkli ama genellikle cırlak, kırmızı tonlarda ayakkabılar giyilirdi.

Çocukken bile kızlar her zaman erkeklerden daha süslü olurdu.

Ama kimin elbisesi daha güzel diye birbirimizle yarışmazdık. Zengini de fakiri de aşağı yukarı aynı giyinirdi.

Bazı okullarımızda öğle yemeği verilirdi. Amerikan Marshall yardımı adı altında süt tozu dağıtılırdı. Daha sonraları bu uygulama kalktı, yerini beslenme çantası aldı.

Oysaki o zamanlar Türkiye’de hayvancılık ön plandaydı. Hatta şehirlerin kırsal kesimlerinde bile inek besleyenler olurdu. Bizim de vardı.

O zamanlar kiralık bisikletler de vardı. Herkes bisiklet alamazdı. Trabzon Lisesi’nin hemen yanında bir amca vardı; uzun yıllar bu işi yaptı. Daha sonra tamirat işinden yeterince para kazanamayınca o da bisiklet satmaya başladı.

Ortaokul daha farklıydı.

Lacivert ceket, beyaz gömlek, kravat, gri pantolon ve şapka…

Ne güzeldi! Kendimizi subay gibi hissederdik.

Hatta ben şapkamın armasını sarı renkli bir kumaşla sarmıştım. Çok havalı görünüyordu.

Öğretmenlerimiz bizim için anne ve babamızdan bile önce gelirdi. Onların nasihatlerine önem verirdik. Saygıda kusur etmezdik. Yanlarında başımız hep öne eğik dururdu.

Dışarıda öğretmenimizi gördüğümüzde asker selamı verirdik. O da gayet onurlu bir şekilde selamımızı alırdı.

Büyüdüğümüzü anlardık.

Saçlar asker tıraşı, ayakkabılar boyalı ve cilalı… Okul kitapları mutlaka bir çantada olmalı. Cepte az da olsa harçlık…

Teneffüste gazoz ve simit…Ne tatlı olurdu!

Sonra lise…Artık liseliyiz havası vardı.

Büyüdük. Şapka yok. Saçlar biraz daha uzun. Bu sefer sakal tıraşı mutlaka olunacak. Yine takım elbise…

Lisede çanta yoktu. Kitap ve defterler koltuğun altına alınır, “Büyüdüm artık” havasıyla okula gidilirdi.

Teneffüslerde çay ve simit yenirdi. Gazoz işi bitmişti.

Okulda arkadaşlar arasında tatlı bir yarış vardı.

Kim sınıf birincisi olacak?

Okul takımına girmek için gayret de gayret…

Trabzon Lisesi’nin bahçesinde yaptığımız maçların sayısını hatırlamıyorum bile. Ama oradan ne futbolcular yetişti.

Yatılı okuyan kardeşlerimiz de çok güzel yerlere geldiler. Herkes bir meslek sahibi oldu. Bankacı, memur, bürokrat… Kimisi kendi işini kurdu.

O zamanlar liseyi bitiren bile idealine ulaşmış oluyordu. Ülkede iş gücüne ihtiyaç olduğundan kimse boşta kalmazdı.

Liseden sonra askerlik, ondan sonra hayata atılmak…

Hatta bazı banka müdürleri, Ticaret Lisesi’ne gelir; çalışkan öğrencilerin isimlerini alır, okul bittikten sonra onları işe alırlardı.

Kızlar biraz daha şanslıydı. Çünkü onların askerlik sorunu yoktu.

Hal böyle olunca okul biter, askerlik yapılır, iş bulunur… Geriye evlilik kalırdı.

Hayata atılmanın, anne ve baba olmanın yolu açılırdı.

En geç 24-25 yaşlarında evlenilirdi. Bazılarımız askerlikten önce bile evlenirdi.

Yine kızlarımız evlilik konusunda da biraz daha önden giderlerdi.

Şimdilerde evlilik yaşı neredeyse 35-40’lı yaşlara kadar çıktı. Aslında bunun hiç de iyi bir durum olduğunu düşünmüyorum.

O zamanlar başka şeyler de vardı.

Her yerde sigara içilen günler…

Dolmuşta, düşünebiliyor musunuz, küçücük dolmuşta bile sigara içilirdi. Uzun yol otobüslerinde, hatta uçakta bile…

Sinema filmlerinde üzerine basa basa bol bol içki ve sigara içilirdi. Düşünebiliyor musunuz?

Film de bir ziyarete gidiliyor. Ziyarete gidene ilk teklif edilen şey “bir içki alır mısınız” olurdu.

Veya sigara teklif edilirdi. Sigara büyük bir keyifle yakılır dumanı içe çekilirdi. Bunun ülke insanında yarattığı travmayı bir düşünün.

Başka hayatların bizlere özendirilerek sahneye konulduğunu, bu hayatlara özenerek farklı durumlara düşen insanları da gördük.

Bruce Lee ve Wang Yu filmlerini defalarca izlediğimiz günler olurdu. Film bittikten sonra seyrettiğimiz hareketleri sokak ortasında, gece bile olsa, tekrar ederdik.

Daha sonra bu tür filmlerin benzerleri bizim sanatçılarımız tarafından da yapıldı.

Yılmaz Güney daha çok sosyal içerikli filmler yapardı.

“Çirkin Kral”, Ağıt…Cüneyt Arkın ve Malkoçoğlu…Battal Gazi…Kartal Tibet…Tarkan…Karaoğlan…Ayhan Işık…Sadri Alışık…Tanju Gürsu…İzzet Günay…

Artık gerisini de siz hatırlayın.

Ferhat ile Şirin, Leyla ile Mecnun gibi efsaneler de filme alındı. Bunları da izledik.

Ve tabii ki Amerikan sineması…Hollywood westernleri, kovboy filmleri…

Onları da büyük bir zevkle izlerdik. Bu filmlere öyle takılırdık ki zamanımızın çoğunu buralarda geçirirdik. Bu sefer de ailemizden laf işitirdik.

ABD demişken şunu da söylemeden geçemeyeceğim:

ABD, bir nesli Kızılderili filmleri ve belgeselleriyle, göstere göstere katletti.

Bu, onların mesleği hâline gelmiş olmalı ki hâlâ aynı işlere devam ediyorlar.

Nedense bütün bunları düşündükçe insanın içinden bir cümle geçiyor:

Güzel günlerdi be kardeşim…Siyah beyazdı ama güzel günlerdi.

Değerli canlar bu hafta da yine bir şiirimle sizlere veda ediyorum. Kalın sağlıcakla. Eskiden olduğu gibi eskisi gibi.

Eski Resimlere Baktım Yine

Eski resimlere baktım yine

Özlediğim günlere, hasretle

O, siyah beyaz, yırtık, pırtık,

Geçmişteki o, yaşanmışlık,

Saçlar siyah, sakallar yeni terlemiş,

Kaytan bıyıklar yeni bırakılmış,

Gömlek yakaları lapa gibi geniş,

Pantolonun paçaları otuz, beş,

Elde tespih delikanlıyım havası,

Fors o, biçim hava bin, beş, yüz,

Pantolon siyah ayakkabı beyaz,

Takmış siyah gözlüğü, kimseye bakmaz,

Eski resimlere bakıyorum, hasretle,

İçim buruk, hasret dolu özlemle,

Siyah, beyaz oldu birden ortalık,

Hatıralar bize ne kadar da karanlık,

Eski resimlere bakıyorum hasretle,

Daldım gittim, okulun bahçesinde,

Ne şakalar yapardık birbirimize,

Mutluyduk bir çay, bir de simitle,

Eski resimlere bakıyorum hasretle,

Üzülüyorum, eskiyen gençliğime,

Gençliğim, gelmezsin, gel desem de,

Özleyeceğim seni hep hasretle,