İnsan yoruluyor, hayattan değil; insanın insana yaptıklarından…
Neşet Ertaş’ın o sözünü anladığım yaştayım artık: “Görünen bir yaram yok ama her yerim sızlıyor…”
Eskiden bu sözü duyduğumda bir türkü sözü, bir gönül meselesi, bir hayat yorgunluğu olarak düşünürdüm.
Meğer insanın bazı sözleri anlaması için yaş alması yetmiyormuş; biraz da yaşadıklarının altında kalması gerekiyormuş.
Şimdi anlıyorum.
Görünen bir yaram yok ama içimde bir şeyler sürekli sızlıyor. Bazen ruhsuz, bazen kalpsiz, bazen de düşünmekten yorulmuş, hiçbir şeye yetişemeyen biri gibi hissediyorum kendimi. Ne tam anlamıyla anlatabiliyorum derdimi ne de içimde birikenleri susturabiliyorum. Çünkü bazı yorgunlukların dinlenmekle geçmediğini öğreniyor insan. Bazı yaraların merhemi yok; çünkü o yaraları açan şey, hayatın kendisi değil, hayatın içindeki insanlar.
Üstelik yalnızca yaşadıklarımız değil, yaşayacaklarımızın kaygısı da yük oluyor omuzlarımıza. Henüz başımıza gelmemiş kötülüklerin ihtimali bile huzurumuzu kaçırıyor. İnsan, bazen yaşadığına değil, her an yaşayabileceği şeylere yoruluyor.
Oysa biz gençken ne çok hevesimiz vardı…
Dünyayı değiştirebileceğimizi düşünürdük. Daha güzel bir dünya kurabileceğimize, insanların birbirine daha çok güveneceğine, iyiliğin bir gün mutlaka kazanacağına inanırdık. Bir sözün bir anlamı vardı bizim için. Bir el sıkışmak, bazen imza atmaktan daha kıymetliydi. Verilen söz, insanın namusuydu. Birinin kapısını çaldığında yalnızca kapısı değil, gönlü de açılırdı.
Şimdi dönüp bakıyorum da insanın dünyayı değiştirmesinden vazgeçtim, bazen kendisini doğru, dürüst ve sırat-ı müstakim üzere tutması bile başlı başına bir mücadele hâline geldi.
Nereye gidiyoruz, gerçekten bilmiyorum.
Borç alıp vermeyenler, söz verip tutmayanlar, dün başka konuşup bugün başka davrananlar… İşine geldiğinde dost, işi bittiğinde yabancı olanlar… Menfaati için gerçeği eğip bükenler, yalanı alışkanlık hâline getirenler, başkasının hakkını yemeyi maharet sananlar…
İnsan saymakla bitiremiyor.
Asıl acı olan, bütün bunların sıradanlaşması. Dün yüzümüzün kızaracağı şeylere bugün gerekçe üretiyoruz. Yanlışı savunmak için binbir bahane buluyor, doğruyu söyleyeni ise bazen yalnız bırakıyoruz. Dürüst insanın saf, iyi niyetli insanın enayi sayıldığı bir yerde hangi değerden, hangi vicdandan, hangi ahlaktan söz edeceğiz?
Bir toplumun en büyük kaybı, yalnızca parasının azalması, geçiminin zorlaşması değildir. Asıl kayıp, insanların birbirine olan inancını yitirmesidir. Çünkü güven bir kere kırıldı mı, en sağlam görünen ilişkiler bile çatırdamaya başlar. İnsan, karşısındakinin sözünü değil, niyetini sorgulamaya başlar. Bir iyilik gördüğünde bile altında bir hesap arar.
İşte beni en çok yoran da bu.
İnsanın insana güvenemediği bir hayat, ne kadar konforlu olursa olsun huzurlu değildir.
Bir de işin başka bir tarafı var. Kötülüğü yapan kadar, o kötülüğün karşısında susanlar da insanı yoruyor. Haksızlığı görüp işine gelmediği için ses çıkarmayanlar, yanlışın karşısında durmak yerine güçlüden yana saf tutanlar, bugün kazançlı çıkmak uğruna yarının nasıl bir dünya olacağını düşünmeyenler…
Sonra hep birlikte şikâyet ediyoruz.
İşte burada, Kâzım Karabekir’e atfedilen bir sözün çağrıştırdığı o acı çelişki geliyor aklıma: Kurtla pusu kurup sonra dönüp yasına ağlamak… Kendi elimizle büyüttüğümüz kötülüğün karşısında, sanki hiç payımız yokmuş gibi şaşırıyoruz. Yanlışa göz yumuyor, haksızlığa ses çıkarmıyor, çıkarımıza dokunmadıkça olup biteni görmezden geliyor; sonra da dünyanın neden bu hâle geldiğini soruyoruz.
Peki, bu düzeni kim besliyor?
Haksızlığa uğradığımızda adalet istiyoruz ama işimize geldiğinde başkasının hakkını ne kadar gözetiyoruz? Bize verilen söz tutulmadığında öfkeleniyoruz ama kendi sözümüzü tutmak için ne kadar çaba gösteriyoruz? Yalan söyleyenlerden şikâyet ediyoruz ama gerçeğin bedelini ödememek için kaç kez susuyoruz?
Elbette herkes böyle değil. Hâlâ sözüne sadık kalan, borcunu namus bilen, kimsenin hakkına girmemek için kendi hakkından vazgeçen insanlar var. Hâlâ kimse görmese de doğru olanı yapanlar, bir garibin elinden tutanlar, çıkarı olmadığı hâlde iyilik edenler var. Belki de insanı bütünüyle karamsarlığa düşmekten alıkoyan, işte bu insanlar.
Ama onların varlığı, yaşadığımız bozulmayı görmezden gelmemize de sebep olmamalı.
Yaşar Kemal’in o meşhur sözünü hatırlayalım:
“O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık.”
İnsanın içine oturan bir söz bu. Çünkü mesele yalnızca eski günlere duyulan özlem değil. Mesele, iyi insanların eksildiğini hissetmek; dürüstlüğün, merhametin, vefanın ve vicdanın giderek daha fazla aranır hâle gelmesi.
Bazen düşünüyorum da acaba gerçekten insanlar mı değişti, yoksa zaman mı insanların içindekini ortaya çıkardı? Belki de bazıları hep böyleydi. Belki dünün şartları, bugünün imkânları kadar çok şeyi açığa çıkarmıyordu. Belki de çıkarların, makamların, paranın ve gücün önünde kimin nasıl durduğu şimdi daha görünür hâle geldi.
İnsanın hamuru, biraz da menfaat karşısında belli oluyor.
Üstelik bütün bunlar yalnızca bireysel ilişkilerde yaşanmıyor. Yönetim anlayışında, kurumlarda, iş hayatında, siyasette ve toplumsal ilişkilerde de insanı yoran bir güven meselesi var. Verilen sözlerle yapılan işler arasındaki mesafe açıldıkça, adalet duygusu zedelendikçe, liyakat yerine başka ölçüler öne çıktıkça insanın geleceğe dair umudu da yara alıyor.
Çünkü insan yalnızca bugünkü hayatını yaşamıyor; yarınını da bugünden kurmaya çalışıyor. Çocuğunun geleceğini, emeğinin karşılığını, alın terinin değerini, bir gün haksızlığa uğrarsa hakkını arayıp arayamayacağını düşünüyor.
Ve bütün bunları düşünmek bile başlı başına bir yorgunluk.
Bizi yıpratan, sadece ekonomik sıkıntılar değil. Sadece geçim derdi, hayat pahalılığı, yarın endişesi de değil. Bizi asıl yoran, bütün bunların ortasında insan kalabilmenin giderek daha zor bir mücadeleye dönüşmesi.
İnsan dürüst kalmak istiyor ama dürüstlüğün bedelini düşünmek zorunda kalıyor. İyi niyetli olmak istiyor ama kötüye kullanılmaktan çekiniyor. Birine güvenmek istiyor ama geçmişte yaşadıkları elini tutuyor. Affetmek istiyor ama aynı şeyleri yeniden yaşamaktan korkuyor.
Böyle böyle insanın içindeki heves azalıyor.
Bir zamanlar değiştirmek istediğimiz dünyaya şimdi bakıp yalnızca kendimizi korumaya çalışıyoruz. Dünyayı güzelleştirmekten önce kendi vicdanımızı korumaya, başkasının yanlışına bulaşmadan yaşamaya, doğru bildiğimiz yoldan sapmamaya uğraşıyoruz.
Oysa insanın yalnızca kendisini koruyarak yaşaması da bir süre sonra yetmiyor. Çünkü etrafındaki bozulmayı görüp hiçbir şey olmamış gibi davranmak, insanın kendi içinde de bir şeyleri eksiltiyor.
Peki, nasıl olacak? Nasıl bitecek? Nereye varacağız?
Bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var: Herkesin birbirinden şüphelendiği, kimsenin kimseye inanmadığı, sözün değerini kaybettiği bir yerde hiçbirimiz gerçekten kazanmış sayılmayız. Bugün başkasını aldatarak kazandığını sanan, yarın kendisinin de aldatılabileceği bir dünyanın kapısını aralıyor. Bugün haksızlığa sessiz kalan, yarın kendi hakkını aradığında karşısında aynı sessizliği bulabilir.
Kötülük, yalnızca yapıldığı yerde kalmıyor. Bulaşıyor. Güveni aşındırıyor, vicdanı köreltiyor, insanları birbirinden uzaklaştırıyor.
Bu yüzden belki de önce kendimize dönmemiz gerekiyor. Herkesin hesabını görmekten önce kendi hesabımızı yapmamız, başkasının kusurunu saymaktan önce kendi yanlışlarımızla yüzleşmemiz gerekiyor. Sözümüzün arkasında durmak, borcumuzu ödemek, kimsenin hakkını yememek, gücümüz yettiğince adaletten yana olmak…
Bunlar küçük şeyler gibi görünebilir. Oysa bir toplumun ayakta kalmasını sağlayan şey, tam da bu küçük görünen değerlerdir.
Ben hâlâ dünyanın güzelleşmesini istiyorum. Ama artık bunun yalnızca büyük laflarla, büyük projelerle, büyük vaatlerle olmayacağını daha iyi anlıyorum. Dünya, önce insanın kendi kapısının önünde başlıyor. Kendi vicdanında, kendi sözünde, kendi davranışında…
Yine de inkâr edemem; yoruldum.
İnsanların birbirine yaptıklarından, yaşanan haksızlıklardan, bitmeyen kaygılardan, her gün biraz daha ağırlaşan bu ruh hâlinden yoruldum. Bazen hiçbir şey söylemeden oturmak, kimseye bir şey anlatmaya çalışmamak istiyorum. Çünkü bazı zamanlar insanın anlatacak çok şeyi oluyor ama anlatmanın bir şeyi değiştireceğine dair inancı azalıyor.
Neşet Ertaş’ın o sözü işte tam da burada anlam kazanıyor.
Görünen bir yaram yok ama her yerim sızlıyor…
Belki de bu çağın en büyük yarası, insanın içindeki iyiliği korumaya çalışırken yorulmasıdır. Belki de en büyük kaybımız, daha iyi bir dünya kurabileceğimize dair inancımızın her geçen gün biraz daha eksilmesidir.
Ama bütün bunlara rağmen, insanın kendisinden vazgeçmemesi gerekiyor.
Çünkü herkes değişse de, herkes yanlış yola sapsa da insanın önünde hâlâ bir tercih var: Ya gördüğü kötülüğe benzemek ya da bütün zorluklara rağmen doğru bildiği yolda kalmak.
Ben, dünyanın bütün yükünü omuzlayamam. Her yanlışı düzeltemem, herkesi değiştiremem. Ama hiç değilse kendi sözümün arkasında durabilirim. Bir başkasının hakkını yememeye, kimseyi aldatmamaya, vicdanımı kaybetmemeye gayret edebilirim.
Belki dünyayı tek başımıza güzelleştiremeyiz. Ama dünyanın daha da kötüleşmesine katkıda bulunmamayı seçebiliriz.
Ve belki de bugün, bütün bu bozuşmuşluğun, kokuşmuşluğun, güven kaybının ortasında yapabileceğimiz en kıymetli şey budur.
Yine de insan sormadan edemiyor:
Biz ne ara bu kadar yorulduk? Ne ara birbirimize bu kadar yabancılaştık? Ve en önemlisi, bir gün yeniden birbirimize güvenebilecek miyiz?
Cevabını bilmiyorum.
Bildiğim tek şey, insanın bazen dışarıdan dimdik dururken içeriden paramparça olabildiği…
Ve bazen, gerçekten, görünen hiçbir yaran yokken her yerinin sızladığı.