İnsanın üzerine giydiği palto eskir, ama bazen bir cümle yıllarca insanın içinde kalır.

İnsan büyüyor. Yıllar geçiyor, şehirler değişiyor, insanlar hayatımıza girip çıkıyor, makamlar geliyor, unvanlar değişiyor. Bir gün dönüp geriye baktığımızda, hayatımızın bazı anlarının hâlâ ilk günkü gibi içimizde durduğunu görüyoruz. Üzerinden onlarca yıl geçse de unutulmayan, hatırlandığında insanın boğazına bir düğüm gibi oturan anlar vardır. Çünkü bazı yaralar zamanla kapanır ama izleri insanın ruhunda yaşamaya devam eder.

Benim de geçmişimden taşıdığım böyle yaralarım var.

Fakirlik, yalnızca cebinde para olmaması değildir. İnsan bazen bir ekmeğe, bazen bir giysiye, bazen de kendisini başkalarından eksik hissetmeden yaşayabilmeye muhtaçtır. Yoksulluk, insanın hayatındaki maddi eksikliktir; yoksunluk ise o eksikliğin ruhunda bıraktığı izdir. Hele bir de çocukluk yıllarına denk gelmişse, insanın omuzlarına yalnızca geçim derdi değil, mahcubiyet, çekingenlik ve kendini başkalarından aşağıda görme korkusu da yüklenir.

Babamı kaybettiğimizde hayatın yükü daha da ağırlaşmıştı. Annem, bütün zorluklara rağmen bizim başımızda durdu; bize kol kanat gerdi, bizi hayata hazırlamak için elinden geleni yaptı. Onun emeği, fedakârlığı ve sevgisi sayesinde ayakta kaldık. Ancak insanın çocukluğunda yaşadığı maddi imkânsızlıklar, yalnızca o günlerin meselesi olarak kalmıyor. Bazen yıllar boyunca peşinden geliyor. İnsan büyüyor ama çocukken içine yerleşen bazı duygular, bir köşede sessizce yaşamaya devam ediyor.

Ben bunu bir paltoyla öğrendim.

O yıllarda Mehmet Akif Ersoy Lisesinde okuyordum. Okul kıyafetlerimiz belliydi: Kiremit rengi ceketler, gri pantolonlar, lacivert kravatlar… Kış gelmişti ama benim doğru dürüst bir kışlık montum, bizim oralardaki ifadeyle bir gocuğum yoktu.

Maddi durumu iyi olmayan ailelere, o dönemlerde çevreden yardımlar yapılırdı. Bir gün mahallede yaşlı birinden kalma bir palto getirdiler. Paltoyu aldım. Benim için sıcacık tutacak bir giysiden çok daha fazlasıydı. Üstelik güzeldi de. Yeni gibi duruyordu. Benim gözümde giyilebilecek, beni kışın soğuğundan koruyabilecek güzel bir paltoydu.

Giydim, okula gittim.

Annem beni o hâlimle görünce çok sevindi. Yüzündeki mutluluğu bugün bile hatırlıyorum.

“Ne kadar da yakıştı! Öğretmen oldu benim oğlum!” diyerek beni uğurladı.

Bir annenin gözünde evladı, dünyanın en güzel, en yakışıklı, en kıymetli insanıdır. Annem de bana öyle bakıyordu. Onun gözlerinde eksik değildim. Onun gözlerinde mahcup olunacak hiçbir yanım yoktu. Belki de insanın hayata karşı en büyük gücü, bir zamanlar bir annenin gözlerinde kendisini tamamlanmış hissetmesidir.

Ama insan evinden çıkınca dünyanın herkes için aynı yer olmadığını öğreniyor.

Dışarıda herkes anneniz gibi bakmıyor size. Kimi sizi anlamaya çalışıyor, kimi görmezden geliyor, kimi de en savunmasız yerinizi bulup oradan vuruyor.

Sınıfımız dokuzuncu ya da onuncu sınıftı. Ben sınıf temsilcisiydim. Öğretmenin olmadığı zamanlarda tahtaya yaramazlık yapanların, yerinde oturmayanların isimlerini yazardık. Bir gün sınıfın düzeniyle ilgilenirken arkadaşlardan biri üzerimdeki paltoyu işaret ederek alaycı bir ifadeyle, “Şu giydiğin paltoya baksana! Dede paltosu!” dedi.

Bir cümle…

Sadece iki kelimelik bir küçümseme…

Ama bazen bir insanın ağzından çıkan birkaç kelime, başka bir insanın dünyasında koca bir enkaz bırakabiliyor.

O ana kadar paltonun böyle görünebileceği hiç aklıma gelmemişti. Ben onu güzel bulmuştum. Beni soğuktan koruyordu. Annem beğenmişti. Ben de severek giymiştim. Fakat o arkadaşımın sözleriyle birdenbire başka bir şeyin farkına vardım: İnsanların gözünde aynı eşya, aynı hayat, aynı insan bambaşka anlamlar taşıyabiliyordu.

İçimde tarifsiz bir mahcubiyet hissettim. Sanki yalnızca paltoyu değil, yoksulluğumu da herkesin önüne sermişlerdi. Sanki üzerimdeki kumaşla birlikte ailemin imkânsızlıkları, babasızlığım, çocukluğum ve bütün eksikliklerim de sınıfın ortasında teşhir edilmişti.

Çok incindim.

Bugün bile o anın bende bıraktığı duyguyu anlatmak kolay değil. Çünkü o yaşlarda insan, kendisine yapılan haksızlığı bütün ağırlığıyla hissediyor ama ne yapacağını bilemiyor. Cevap mı vermeli? Kendini mi savunmalı? Öfkelenmeli mi? Yoksa hiçbir şey olmamış gibi davranıp içine mi atmalı?

Ben sustum.

Ne bir karşılık verebildim ne de yaşadığım kırgınlığı anlatabildim. O anı geçiştirdim. Belki de çocuk aklımla, sessiz kalırsam o acı da geçer sandım.

Oysa bazı sözler, söylendiği yerde kalmıyor. İnsan onları alıp yıllarca içinde taşıyor.

---

Yıllar geçti.

Hayatın önümüze çıkardığı engelleri aşmaya çalıştık. Okuduk, çalıştık, emek verdik. Bir zamanlar imkânsızlıkların gölgesinde yürüyen o çocuk, gün geldi çok büyük eğitim kurumlarında üst düzey görevler üstlendi. Hayat bana sorumluluklar verdi, insanları tanıma fırsatı sundu, başarıların yanında başarısızlıkları, yükselişlerin yanında düşüşleri de gösterdi.

Sonra bir gün Kırşehir pazarında o arkadaşımı gördüm.

Beni yıllar önce sınıfın ortasında “dede paltosu” diyerek küçümseyen arkadaşımı…

Pazarda domates, biber, patlıcan satıyordu. Üstü başı perişan görünüyordu. Elleri, tırnakları kir içindeydi. Hayat onu başka bir yere savurmuş, yollarımızı bambaşka noktalarda kesiştirmişti.

Bir an durup geçmişi hatırladım.

İnsan o anda ne hisseder? İçinden, “İşte hayat böyle! Bir zamanlar beni küçümseyen insan şimdi bu durumda!” demek geçebilir. Belki eski kırgınlığın hesabını sormak, belki bir zamanlar yaşadığı mahcubiyeti karşı tarafa yaşatmak isteyebilir. Çünkü insanın içinde adalet duygusuyla intikam duygusu bazen birbirine çok benzer seslerle konuşur.

Ama ben onun bana yaptığını ona yapmadım.

Yanına gittim. Hâlini, hatırını sordum. Onunla samimi bir şekilde konuştum. Geçmişte söylediği sözü yüzüne vurmadım. Onu bulunduğu yerden dolayı küçümsemedim. Bir zamanlar beni inciten davranışını, ona karşı kullanabileceğim bir silaha dönüştürmedim.

Çünkü o pazarda anladım ki insanın gerçek büyüklüğü, başkalarının küçüldüğünü düşündüğü anlarda ortaya çıkıyor.

Bir zamanlar benim üzerimdeki paltoya bakıp beni küçük düşüren insan, bugün hayatın bambaşka bir sınavından geçiyordu. Fakat onun hâli, benim ona nasıl davranacağımı belirlememeliydi. Benim kim olduğumu, onun geçmişte kim olduğundan ya da bugün hangi şartlarda yaşadığından bağımsız olarak, kendi vicdanım belirlemeliydi.

Benim ona iyi davranmam, geçmişte yaşadığım acının önemsiz olduğu anlamına gelmiyordu. O sözün bende bıraktığı izi inkâr etmiyordum. Yalnızca o yaranın beni, bir zamanlar beni yaralayan insana dönüştürmesine izin vermiyordum.

İşte insanın asıl sınavı belki de budur: Yaşadıklarının seni nasıl bir insana dönüştürdüğü…

---

Hayat gerçekten çok ilginç.

Bazen insanın eline bir güç geçiyor, bir makam sahibi oluyor, ekonomik olarak güçleniyor, sözü dinlenir hâle geliyor. Sonra geçmişte kendisini inciten insanlarla karşılaşıyor. İşte tam o noktada bir tercih yapması gerekiyor: Geçmişin acısını başkasına mı taşıyacak, yoksa yaşadığı acıdan bir vicdan mı inşa edecek?

Ne yazık ki bazı insanlar, karşılarındakini incitmekten garip bir haz alıyor. Bir insanın hangi imkânsızlıklar içinde büyüdüğünü, hangi acıları yaşadığını, evine hangi duygularla döndüğünü düşünmeden konuşuyorlar. Söyledikleri bir cümlenin, yaptıkları bir hareketin başka bir insanın içinde yıllarca sürecek bir yaraya dönüşebileceğini hesaba katmıyorlar.

Oysa psikolojik şiddetin de bir ağırlığı var. İnsan bazen bir tokattan değil, kendisine söylenen bir sözden daha fazla yaralanıyor. Bazen bir bakış, bazen herkesin önünde yapılan bir alay, bazen küçümseyen bir kahkaha insanın kendine duyduğu güveni yerle bir edebiliyor.

Üstelik bu yaraları gören olmuyor. Kanamıyor, sarılmıyor, üzerine merhem sürülmüyor. İnsan dışarıdan hayatına devam ediyor gibi görünüyor ama içinde, kimseye anlatamadığı bir kırgınlıkla yaşıyor.

Bu yüzden bir insanı değerlendirirken biraz durup düşünmek gerekiyor.

Üzerindeki kıyafete bakarak değil, hikâyesini anlamaya çalışarak…

Konuşmasındaki eksikliklere bakarak değil, belki de bugüne kadar hangi mücadelelerden geçtiğini düşünerek…

Bugünkü şartlarına bakarak değil, yarın hayatın onu nerelere götürebileceğini hatırlayarak…

Çünkü hayat, kimseye sonsuza kadar aynı yerde kalacağına dair bir söz vermiyor.

Bugün imkânı olan yarın imkânsızlık yaşayabilir. Bugün güçlü olan yarın yardıma muhtaç hâle gelebilir. Bugün başkalarının karşısında başı dik duran biri, yarın bir başkasının desteğine ihtiyaç duyabilir. İnsan hayatının en büyük yanılgılarından biri, sahip olduklarını kendi üstünlüğünün kanıtı sanmasıdır.

Oysa sahip olduklarımızın ne kadarının kendi emeğimizden, ne kadarının bize sunulan fırsatlardan, ne kadarının başkalarının fedakârlığından kaynaklandığını düşündüğümüzde, kibirlenmek için ne kadar az sebebimiz olduğunu anlarız.

Benim hayatımda o paltonun ayrı bir yeri var.

Çünkü o palto bana yalnızca yoksulluğun acısını öğretmedi. İnsanların bir başkasını nasıl incitebildiğini, bir çocuğun kalbinde nasıl derin izler bırakabildiğini de öğretti. Yıllar sonra aynı insanla karşılaştığımda ise başka bir şeyi öğrendim: İnsan, uğradığı haksızlığı tekrarlamak zorunda değildir.

Bize yapılan kötülükleri başkalarına yaparak iyileşemeyiz. Bizi küçümseyenleri küçümseyerek büyüyemeyiz. Bir zamanlar kendimizi eksik hissettiğimiz için başkalarının eksikliklerini yüzlerine vurarak tamamlanamayız.

Bazen en büyük cevap, cevap vermemektir. Bazen en büyük zafer, karşımızdakini yenmek değil, kendi içimizdeki intikam duygusuna yenilmemektir.

Ve bazen insanın yıllar önce uğradığı haksızlığa verebileceği en güzel cevap, kendisine o haksızlığı yapan kişiye bile insanlıkla yaklaşabilmesidir.

---

Bugün dönüp o günkü çocuğa bakıyorum.

Üzerinde ödünç bir paltoyla okuluna giden, annesinin güzel sözleriyle yüreği ısınan, sınıf arkadaşının küçümseyen cümlesiyle içine kapanan o çocuğa…

Keşke ona, “Üzülme,” diyebilseydim.

Keşke o gün birisi yanına gelip, “Senin değerini üzerindeki palto belirlemiyor,” deseydi. “Yoksul olmak utanılacak bir şey değil. Asıl utanılacak şey, bir insanın imkânsızlıklarını alay konusu yapmak.”

Belki o zaman içindeki mahcubiyet biraz daha çabuk dinerdi.

Ama hayatın bize öğrettikleri de bazen böyle geliyor. Yaşadığımız acılar, başkalarının acılarını anlayabilmemiz için bir pencereye dönüşüyor. Yeter ki o pencereyi kapatıp kalbimizi katılaştırmayalım.

Annemin beni uğurlarken söylediği o söz de hâlâ kulaklarımda: “Öğretmen oldu benim oğlum!”

O gün annemin gözünde değerliydim. Sınıf arkadaşımın gözünde ise alay edilecek biriydim. Yıllar sonra anladım ki insanın kendisi hakkında vereceği kararı, başkalarının bakışlarına teslim etmemesi gerekiyor. Birinin bizi küçümsemesi, gerçekten küçük olduğumuz anlamına gelmiyor. Birinin bizi takdir etmesi de tek başına büyük olduğumuzu kanıtlamıyor.

İnsanın gerçek değerini, zaman içinde yaptıkları ve başkalarına nasıl davrandığı belirliyor.

Hayat, bize zaman zaman çok şey kaybettirebilir. Paramızı, işimizi, makamımızı, gücümüzü kaybedebiliriz. Bazen çocukluğumuzu, bazen sevdiklerimizi, bazen de kendimize duyduğumuz güveni yeniden kazanmak için uzun yıllar mücadele ederiz. Fakat bütün bu kayıpların içinde korumamız gereken bir şey var: İnsanlığımız.

Çünkü insanın üzerine giydiği palto eskir. Makamlar el değiştirir. Servetler tükenir. İnsanların birbirleri hakkında söyledikleri sözler de zamanla unutulur sanılır.

Ama bir çocuğun kalbine bırakılan yaranın izi, bazen bir ömür sürer.

Öyleyse birbirimizin hayatını zorlaştırmak yerine kolaylaştıralım. Eksikliklerimizle alay etmek yerine birbirimizin yükünü hafifletelim. Bir insanı utandırmak yerine ona kendisini değerli hissettirelim. Gücümüzü, başkalarını ezmek için değil, bir başkasının ayağa kalkmasına yardımcı olmak için kullanalım.

Zira bu hayatta hepimiz, bir gün bir başkasının merhametine ihtiyaç duyabilecek kadar insanız.

Ve unutmayalım: Bir insanın hayatında iz bırakmak kaçınılmazdır; asıl mesele, o izin bir yara mı yoksa bir iyilik hatırası mı olacağıdır.

Benim hikâyem bir paltoyla başladı. Ama bana kalırsa asıl mesele palto değildi.

Asıl mesele, bir çocuğun kalbini kırmanın ne kadar kolay, o kırgınlığın içinden insanlığını kaybetmeden çıkmanın ise ne kadar kıymetli olduğuydu.

Bugün hâlâ inanıyorum: Dünya, birbirimizi incitmek için çok kısa; birbirimize iyi gelmek içinse yeterince güzel bir yer olabilir.

Yeter ki insan olmanın ne demek olduğunu unutmayalım.