Bir acının, bir korkunun ve yarım kalan hayallerin hikâyesi

Her şey, bir gece yatağımda hissettiğim o dayanılmaz ağrıyla başladı. Sol tarafımda, sanki biri eline bir bıçak almış da içime saplamış gibi keskin, derin ve sinsi bir sızı vardı. Canım çok yanıyordu. Ne yapsam dinmiyor, ne yana dönsem hafiflemiyordu. Acının şiddeti arttıkça içimdeki korku da büyüyordu.

Acil servise gittik. Doktor muayene ettikten sonra mide kanaması olabileceğini ya da hemoroit kaynaklı bir sorun yaşayabileceğimi söyledi. Ardından, sıcak suya oturmamı tavsiye etti.

Eve döndüğümüzde mavi bir leğenin içine sıcak su koyduk. Söyleneni yaptım, oturdum. Belki geçer, belki biraz olsun hafifler diye bekledim. İnsan, canı yandığında kendisine söylenen en küçük ihtimale bile tutunmak istiyor. Çünkü acının geçeceğine inanmak, bazen acının kendisine dayanmaktan daha kolay geliyor.

Fakat aradan yarım saat bile geçmeden o sinsi ağrı yeniden ortaya çıktı. Yine sol tarafımda, yine aynı şiddetle… Sanki hiç gitmemiş, yalnızca bir köşeye çekilip yeniden saldıracağı anı beklemişti. Canım çok yanıyordu. Artık yalnızca ağrıyla değil, ne olduğunu bilmediğim bir tehlikeyle de mücadele ediyordum.

Bir de hayatın başka gerçekleri vardı.

Arabam yoktu. Ekonomik şartlarımız zaten güçlü değildi; ayakta kalabilmek, hayatın yükünü taşıyabilmek için büyük bir mücadele veriyorduk. Babamı kaybetmiştik. Onun ölümünden sonra annem bize hem annelik hem babalık yapmaya çalışıyordu. Bir yandan evlatlarının geleceği için çabalıyor, bir yandan da hayatın ağır yükünü tek başına omuzluyordu.

İnsanın hastalığıyla mücadele etmesi zordur. Ama bir de imkânların kısıtlıysa, yanında seni koruyacak bir babanın yokluğunu derinden hissediyorsan, o mücadele daha da ağırlaşır. Bazen insanın canını yalnızca hastalık değil, çaresizlik de yakar.

Ağrılarım yeniden şiddetlenince bir şekilde tekrar acile gittik. Doktor, ikinci kez aynı şikâyetlerle karşıma çıktığımı görünce durumun ciddiyetini daha fazla dikkate aldı. Meslektaşına, genel cerrahiye acilen başvurmam gerektiğini, tablonun pek hayra alamet görünmediğini söyledi.

Ertesi gün bir genel cerraha gittik.

İşte o gün, hayatımın en ağır cümlelerinden bazılarını duydum.

Doktor, bağırsaklarımda bir tıkanıklık olabileceğini, bunun kanserle ilişkili olabileceğini söyledi. Ardından, aynı rahatsızlık nedeniyle ameliyat ettiği bir hastasından söz etti. Konuşmasının devamında ise beni derinden sarsan o ihtimali dile getirdi:

“Korkarım kanser olabilirsiniz. Korkarım altı ay ömrünüz kalmış olabilir.”

Birkaç kelime…

Bir insanın hayatına bu kadar ağır bir korkuyu sığdırmak mümkün müydü?

Daha dün geleceğe dair hayaller kuran, bugününü yarınına bağlayan, yeni bir hayata adım atmış genç bir öğretmendim. Öğretmenliğe henüz başlamıştım. Önümde yaşanacak yıllar, kurulacak hayaller, yetiştirilecek öğrenciler, dokunulacak hayatlar vardı. Kendime göre bir var olma mücadelem vardı. Hayatın karşıma çıkardığı zorluklara rağmen bir yerlere gelmeye çalışıyordum.

Şimdi ise bütün bu hayallerin üzerine kara bir gölge düşmüştü.

Dünyam başıma yıkılmış gibiydi.

O an insanın zihninden neler geçtiğini kelimelerle anlatmak kolay değil. Sanki hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyordu. Çocukluğum, babamın yokluğuyla değişen hayatımız, annemin fedakârlıkları, verdiğimiz mücadeleler, öğretmenliğe başladığım o yeni dönem ve henüz gerçekleştiremediğim hayallerim…

Hepsi bir anda karşıma dikilmişti.

İnsan böyle bir söz duyduğunda önce ne hisseder? Korku mu? Şaşkınlık mı? İsyan mı? Yoksa bütün bunların birbirine karıştığı, insanın ne düşüneceğini bilemediği o tarifsiz boşluk mu?

Ben korkuyordum.

Hem de çok korkuyordum.

Ölüm, elbette hepimizin bildiği bir gerçekti. Ama insan gençken, hele ki hayatını daha yeni kurmaya başlamışken, ölümün kendisine bu kadar yaklaşabileceğini düşünmek istemiyor. Ölümü uzak bir yerde, başkalarının hikâyelerinde tutuyor. Ta ki bir gün biri çıkıp o ihtimali yüzüne karşı söyleyene kadar…

O zaman ölüm, bir bilgi olmaktan çıkıyor; nefesini ensende hissettiğin bir korkuya dönüşüyor.

Yine de dışarıya güçlü görünmeye çalışıyordum. Erkekliğe toz kondurmamak, korktuğumu belli etmemek, çevremdekileri daha fazla üzmemek istiyordum. “Bir şey olmaz,” diyordum. “Sıkıntı yok.”

Ama insanın ağzından çıkan sözlerle yüreğinden geçenler her zaman aynı olmuyor.

Ben de bir şeylerin yolunda gitmediğini hissediyordum. İçimde bir korku büyüyordu. Söyleyemediklerim, belli etmediklerim, kendime bile itiraf etmekte zorlandıklarım vardı. Dışarıdan sakin görünmeye çalışırken içimde fırtınalar kopuyordu.

Bir yanım, doktorun söylediklerini kabul etmek istemiyordu. Diğer yanım ise o sözleri tekrar tekrar zihnimde duyuyordu: Kanser… Altı ay…

Oysa ben daha yeni başlamıştım hayata.

Daha öğrencilerimin karşısına çıkacaktım. Daha öğreteceklerim, öğreneceklerim vardı. Daha annemin yüzünü güldürecek, onun emeklerinin karşılığını verecektim. Daha kendim için kurduğum hayallerin peşinden koşacaktım.

Şimdi bütün bunların yarım kalabileceği düşüncesiyle baş başaydım.

Belki de insanı en çok yaralayan şey, ölüm ihtimalinin kendisinden önce, geride bırakmak zorunda kalabileceği hayatlardır. Tamamlanmamış cümleler, yaşanmamış günler, söylenememiş sözler ve bir türlü gerçekleştirilememiş hayaller…

O gün, bir doktorun ağzından çıkan sözler bana yalnızca bir hastalık ihtimalini düşündürmedi. Hayatın ne kadar kırılgan olduğunu da yüzüme çarptı.

Daha düne kadar sıradan gördüğüm şeylerin aslında ne kadar kıymetli olduğunu düşünmeye başladım. Bir sabaha uyanmak, annemin sesini duymak, öğrencilerimin karşısına çıkmak, geleceğe dair bir plan yapabilmek… İnsan, elindekilerin değerini bazen onları kaybetme ihtimaliyle karşı karşıya kaldığında anlıyor.

Peki, gerçekten kanser miydim?

Henüz bilmiyordum. Ortada araştırılması, açıklığa kavuşturulması gereken bir durum vardı. Fakat o gün, kanser ihtimalinin bile insanın dünyasını nasıl değiştirebildiğini öğrenmiştim.

Bir teşhis konulmadan da korkabiliyormuş insan. Henüz kesinleşmemiş bir ihtimalin gölgesinde de uykularını kaybedebiliyormuş. Daha ne olduğunu tam olarak anlamadan, geleceğini sorgulamaya başlayabiliyormuş.

İşte o gün, hayatımda yeni bir sayfa açıldı. Bu sayfanın başlığı henüz belli değildi. Ama korku, o sayfanın ilk satırına çoktan yazılmıştı.

Şimdi dönüp o günleri düşündüğümde kendime şu soruyu soruyorum:

Siz hiç kanser oldunuz mu?

Bu soruyu yalnızca hastalığın adını bilenlere sormuyorum. Bir hastane koridorunda kötü bir haber bekleyenlere, bir doktorun ağzından çıkacak birkaç kelimeye hayatını bağlayanlara, gecenin bir yarısı ağrıyla uyanıp çaresizce yardım arayanlara da soruyorum.

Hiç hayatınızın bir anda elinizden kayıp gidebileceğini düşündünüz mü?

Hiç yarın kuracağınız hayallerin bile belirsizleştiği bir an yaşadınız mı?

Hiç güçlü görünmek için “Bir şeyim yok,” derken içinizden sessizce yardım istediniz mi?

Ben o gün korktum. İnsan olduğum için korktum. Yaşamak istediğim için korktum. Annemi, hayallerimi, mesleğimi ve henüz yaşayamadığım günleri düşündüğüm için korktum.

Ve anladım ki bazen insanın en büyük mücadelesi, karşısındaki hastalıkla değil, henüz cevabını bilmediği sorularla oluyor.

Bu satırları yazarken o günkü korkumu yeniden hatırlıyorum. Çünkü bazı anlar vardır; üzerinden yıllar geçse bile insanın hafızasında ilk günkü ağırlığıyla kalır. Bazı cümleler vardır; duyulduğu yerde kalmaz, insanın içine yerleşir. Bazı korkular vardır ki onları anlatmak, yeniden yaşamak kadar zordur.

Ama anlatmak gerekiyor.

Çünkü belki benim hikâyem, bir başkasının yalnız olmadığını hissetmesine vesile olacak. Belki benzer bir korkuyla yüzleşen biri, bu satırlarda kendi duygularını bulacak. Belki de hepimizin unuttuğu bir gerçeği yeniden hatırlayacağız:

Hayat, her zaman planladığımız gibi ilerlemiyor. Bazen hiç beklemediğimiz bir anda önümüze bir duvar çıkıyor. Bazen bir cümle bütün dünyamızı değiştiriyor. Ama insan, en karanlık anlarında bile bir cevaba, bir umuda, bir sonraki güne tutunmak istiyor.

Benim hikâyem de o gün, bir doktorun odasında duyduğum korkutucu sözlerle yeni bir döneme girdi.

Henüz yolun başındaydım.