"KIBRIS GİRİT OLMASIN"
KIBRIS’IN GELECEĞİ:3
“KIBRIS GİRİT OLMASIN”
Prof. Dr. ENİS TULÇA: 1974 öncesinde yaşanan ‘Kanlı Noel’ gibi olayları bilenlerin sayısı yavaş yavaş azalacaktır. Dolayısıyla, bir anlaşma, bir çözüm olmadıkça, Kıbrıs’taki askeri varlığımızı devam ettirme zorunluğumuz vardır. Yoksa Kıbrıs Girit olur.
M. KEMAL SALLI
Yaz mevsimi dolayısıyla, çoğu sivil toplum kuruluşunun etkinlerine ara vermesine rağmen, Avrasya Bir Vakfı’nın çalışmaları Divan Sohbeti etiketi altında devam ediyor. Geçtiğimiz haftaki Divan Sohbeti’nin konusu DOĞU AKDENİZ JEOPOLİTİĞİNİN GÜVENLİĞİ ve KIBRIS’IN GELECEĞİ idi. ASAM Başkanı Dr. Eray GÜÇLÜER’in yönettiği ve Kıbrıs’ın özellikle de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin geleceği konusunda çok önemli anıların aktarıldığı, az bilinen gerçeklerin aktarıldığı bu toplantıda Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Enis TULÇA ve Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç Dr. Furkan KAYA hem Doğu Akdeniz güvenliği, hem Kıbrıs’ın geleceği hem de Mekke Savunma Anlaşması konularında bilgiler verdiler.
Konular ve konuşmacıların bu konular konusunda söyledikleri çok önemli olduğu için, verilen bilgileri, mümkün olduğu kadar, kısaltmadan aktarmaya çalıştık. Gazete sayfasına sığmayan konuşmaların devamını gazetemizin internet sayfasındaki köşemden okuyabilirsiniz.
Dr. Eray Güçlüer’in. Prof Dr. Enis Tulça’nın, Doç. Dr. Furkan Kaya’nın konuşmalarını ve Avrasya Bir Vakfı Başkanı Şaban Gülbahar’ın Kıbrıs’takii vakıflar konusunda verdiği bilgileri ayrı başlıklar altında ayrı yazılar olarak yayınlıyoruz. Bugün söz Prof. Dr. Enis Tulça hocamızda.. Vakıf Başkanı Şaban Gülbahar’ın Kıbrıs’ta Osmanlı vakıfları hakkında verdiği çok önemli bilgileri ve diğer konuşmacıların Kıbrıs’ın geleceği konusunda söylediklerini gazetemizin internet sayfasındaki M. Kemal Sallı kösesinden okuyabilirsiniz.
Prof Tulça, Kıbrıs konusuyla çok eski yıllardan beri ilgilendiğini belirttiği konuşmasında, özetle şunları anlattı:
“TÜRK-YUNAN İLİŞKİLERİNİN GENEL FOTOĞRAFI”
“Türk-Yunan ilişkilerinin bir genel fotoğrafını çizmek istiyorum. Türk-Yunan ilişkilerinde Ege ve Kıbrıs sorunları... Bir tanesi 1955'lerden beri, bir tanesi de 1973'ten beri ciddi ikili sorun oldu. Kıbrıs'ta iki kez Barış Harekâtımız oldu, 1974 Temmuz-Ağustos. Üç kez de Ege'de; 1976 Ağustos'ta, 1987 Mart ve 1995 sonunda, 96 başında da, Kardak Krizi dolayısıyla savaşın eşiğine gelindi. Bu iki soruna konjonktür açısından büyük etki yapacak olan 2003'ten bu tarafa Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon yatakları.. Kıbrıs sorunu devam ederken, bunlar da üstüne eklenince, bölgesel bir deniz yetki alanları meselesi ortaya çıkmış oldu.
Birçoğumuz diyebiliriz ki, ‘1974'te bu iş halloldu’. Doğrudur. 1960 sistemini 63'ten itibaren yıkıp tek taraflı hem Kıbrıs Türklerini rencide edecek vaziyette, Akritas Planı gibi katliamlara varan boyutta bir durum tehdidi başladıktan sonra, 64'te Johnson Mektubu'yla bir müdahale şansımız oluştu diyelim.
67'de Türkler kendi bölgelerine çekilmek zorunda kaldı. Yani 64 ile 74 arasındaki sıkıntılardan bahsediyorum. 74'te de garantörlük hakkımızla Birinci Kıbrıs Müdahalesi, arkasından, Cenevre’de uzlaşma olmayınca da ikinci müdahale gerçekleşti.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin bugün bir bayrağı var, bir demokrasisi var, bir halkı var, bir parlamentosu var. Türkiye Cumhuriyeti dışında hiçbir ülke tanımıyor belki, ama oradaki varlığımız her şeye rağmen devam ediyor. Tanınma problemi de devam ediyor. Dönem dönem Azerbaycan, Katar, Libya, Pakistan tanıyabilir diye çok bekledik…”
“NE OLURSA OLSUN, BİR ÇÖZÜM ARAYIŞI..”
“Bu tanınma meselesi bir taraftan devam ederken, bir dezavantaj nesiller... Her beş yılda bir değiştiğini düşünün.. Mesela 2004'ü örnek alalım.. Annan Planı zamanındaki gençlik, 20-25'li yaşlarda, üniversite çağında. O insanların bir geleceği, bir ufku var. Orada izole bir yapı içindesiniz. Dışarı açılmanız ya Türkiye üzerinden, Türkiye vatandaşlığıyla daha rahat olabiliyor veya 60 sistemine göre ada doğumluysanız, güneye geçip üç dildeki Kıbrıs pasaportunu alabiliyorsunuz. Çok kişi de aldı. ‘Ne olursa olsun bir çözüm’ arayışı gençlerde daha çok var.”
“BU İKİSİ GERÇEKLEŞMEDİKÇE RUMLAR HİÇBİR ANLAŞMAYA İMZA ATMAZ”
“…2004’te iyi ki Rumlar ‘hayır’ dedi. Çünkü, Annan Planı’na göre adada çok az Türk askeri kalacaktı. 1960 garantörlük anlaşması bitecek, Türk askeri adadan çıkacak.. Bu ikisi gerçekleşmedikçe, Rumlar hiçbir anlaşmaya imza atmaz. (…) Dolayısıyla, Kıbrıs’ın geleceğinde askeri caydırıcılığımız çok önemli. Yani, Rum tarafıyla hiçbir anlaşma, hiçbir uzlaşma umudu yok.
Bizim yapmamız gereken KKTC’yi ayakta tutabilmek için, Türkiye Cumhuriyeti olarak bugüne kadar yapılanları devam ettirmek.. Askeri mevcudiyet çok önemli, Güney’in silahlanmasına karşı tedbirler çok önemli. Şunu unutmayalım, Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı bir maceraya girişmeme nedenlerinden biri, Türkiye’nin KKTC’deki askeri varlığıdır. Türkiye’nin KKTC’deki askeri varlığı Yunanistan’ı Türkiye’ye karşı maceralara girişmesini frenleyen bir unsur olmuştur. O yüzden çok önemli.”
“KIBRIS GİRİT OLUR”
“…Suriye’deki harekatlar nedeniyle KKTC’den asker çekildiğinde ben çok endişelendim. Nesiller değiştikçe bir oylama, bir referandum ya da 2004’teki Annan Planı gibi bir girişimler olursa, adanın kuzeyinde o plana ‘evet’ çıkma şansı daha fazladır. 1974 öncesinde yaşanan ‘Kanlı Noel’ gibi olayları bilenlerin sayısı yavaş yavaş azalacaktır. Dolayısıyla, bir anlaşma, bir çözüm olmadıkça, Kıbrıs’taki askeri varlığımızı devam ettirme zorunluğumuz vardır. Yoksa Kıbrıs Girit olur.
1974 Yunan darbesi Kıbrıs’ı Girit yapmayı amaçlıyordu. Çok ilginçtir, Batı, Türkiye’nin 20 Temmuz 1974’te gerçekleştirdiği Barış Harekatı’na ‘işgal’ der, ama 15 Temmuz 1974’ten kimse bahsetmez. Makarios’u deviren Yunanlı cuntacılar şeker dağıtmaya mı gitti, o sabah Kıbrıs’a?
Ondan hiç söz edilmez.. Rahmetli Ecevit’in 18 Temmuz’da Londra’ya giderek İngiliz başbakanı ve dışişleri bakanıyla müzakere ederek, ‘Garantör ülkeler olarak bu müdahaleyi birlikte yapalım’ teklifine olumsuz cevap alması üzerine, Ecevit-Erbakan koalisyonun ve dönemin Genelkurmay Başkanı Semih Sancar’ın katkısıyla 20 Temmuz sabahı Barış Harekatı gerçekleşmiş, Kıbrıs Girit olmaktan kurtulmuştu.
Rahmetli Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi, “Güneyimizde Kıbrıs adası gibi bir coğrafyanın hasım bir ülkenin tamamen hükümranlığına geçmesi, Türkiye Cumhuriyeti için son derece sakıncalıdır.”
ATATÜRK-VENİZELOS DÖNEMİ
1930'da, Atatürk ve Venizelos antlaşmalarıyla, 25 yıllık müstesna bir devir var iki ülke arasında. Bu, Fransa-Almanya'nın iş birliğinden daha fazla aslında. Öyle bir müstesna dönem ki; örneğin Yunanistan'ın İran'da diplomatik misyonları yok, İngilizler Yunanlıların işlerine bakıyor. Türkiye ile ilişkiler o kadar düzelmiş ki; 1930 anlaşmaları, 1934'te Balkan Paktı..
Yunanlılar diyor ki: 'Türkiye'nin Tahran Büyükelçiliği bizi de temsil etsin İran'da.' Kabul ediliyor ve 5 yıl boyunca bunu Türk Büyükelçiliği gerçekleştiriyor. O zamanki Tahran Büyükelçisi ki, benim dedem Enis Akaygen, İran Şahı'na agremanları verirken, 'Ben burada Yunanistan'ı da gayriresmî olarak temsil edeceğim, iki ülkemizin arasındaki ikili mutabakata göre' deyince şaşırıyor İran Şahı, ama çok mutlu oluyor; 'Benim ülkemde böyle bir diplomatik vesileye siz öncü oluyorsunuz. Bu pek görülmemiş birşey' diyor.
1980’lerin başında, Fransa ile Almanya’nın, Afrika'da birbirlerinin misyonu olmadığı ülkelerde diğerini temsil etmesini manşetlerden duyurmuştu Batı basını; ‘İki savaş geçirmiş iki büyük Avrupa ülkesi bunu başardı’ diye Türkiye ile Yunanistan bunu 50 yıl önce başarmıştı, 1934'te.
Daha sonra, II. Dünya Savaşı yıllarında da örnek bir dönem var. Gıda yardımları yapıldı ülkemizden Yunanistan'a... Yunan hükümeti, Alman işgalinden dolayı, Kahire'ye sürgüne gidiyor. İsmet İnönü, elçiliğin kapanması nedeniyle Ankara’ya dönen Türkiye’nin Atina büyükelçisine, 'Yunan hükümeti Kahire'de sürgünde. Türkiye'nin Atina Büyükelçisisiniz. Siz de Mısır'a gideceksiniz, orada görevinize devam edeceksiniz' diyor.
“1830’LARDAKİ ZİHNİYET DEVAM EDİYOR”
O dönemden bir anekdot anlatayım.. Mısır'da o dönemde hepimizin tanıdığı eski Dışişleri Bakanı ve Başbakan George Papandreou'nun babası Andreas, onun babası olan yine Georgios Papandreou Mısır'da Yunanistan'ın Başbakanı, sürgün hükümeti. 1944’te savaşın sonlarında bir demeç veriyor Mısır matbuatına ve aynı gazete İngiltere'de İngilizce de yayınlanıyor. Diyor ki, 'Yunan halkı, büyük sıkıntılar çekti adalarda. Bu savaşın sonunda ülkemize bir ödül gerekir. Bizim bunu bir şekilde sağlamamız lazım. Bu da Oniki Adalar ve Kıbrıs üzerimizde olmalıdır. Zaten yaşayan halk çoğunluk Helendir, Yunan'dır bu bölgelerde.'
Ertesi gün Türk Büyükelçisi randevu alıyor Başbakandan, gidiyor, ‘Demecinizi duydum, okudum. Bir de bana söyler misiniz, ne kastettiğinizi burada?' diyor. Başbakan aşağıdan alıyor, 'İşte ülkenize müteşekkiriz, bize yardımlarınız bu savaş sırasında hiç dinmedi, buralara kadar geldiniz elçilik yapıyorsunuz. Biz kardeş, dost ülkeleriz, halklarız. Bizim halkımız çok çekti bu savaşta. Bunun sonunda biz de bir arzumuzu, niyetimizi bu demeçle belirtmiş olduk' diyor. Tabii Büyükelçi hemen telgrafı yazıyor Ankara'ya, olayı bildiriyor. Ben o telgrafı, Atina Büyükelçiliği'nde arşiv çalışmaları yaparken 97 yılında bulmuştum
Yani, böyle bir dostluk döneminde bile, bir Yunan Başbakanının beyninin arkasındaki düşünceler bunlar. Dolayısıyla 1830'daki o zihniyet, bu 25 yıl hariç, hep devam etmiştir.. 55'lerden sonra ilişkiler koptu zaten; Kıbrıs, Ege vesaire. Karşımızda her zaman Türkiye'ye karşı hasım bir tutum içinde olan bir yapı var.
“BİR ÜLKENİN ÇATIŞMA ARZUSU VARSA…”
Şimdi 19. yüzyılda siyasi tarih kitapları ne der? Bir ülke bir diğer ülke ile bir çatışma, sürtüşme arzusu varsa üç şey yapar:
Bu üç unsurda, kendi halkının beynini yıkamış olmak, silahlanmanın bir noktaya gelmesi ve konjonktürü kollamaktır... Bu üç unsur hala canlı. Destekçileri önce Amerika'ydı, sonra Avrupa Birliği oldu, şimdi İsrail.. Orta Doğu'ya dönüyor. 27 Şubat'tan sonra İran... İkinci İran Savaşı başladıktan sonra Yunanlılar, ‘Türkiye bir şekilde bir savaşa girerse, bu bize bir yol açabilir mi?’ beklentisine girdiler.”
“... Yani bugün bir Türk-Yunan savaşı çıksa 'Yahu savaş niye çıktı?' demez Yunan halkı.
Yapılan şey de, yapması gereken de, böyle bir hasım ülkenin konjonktürü kollamak. Onu da yapıyorlar zaten.
…Biden dönemi devam etseydi, Demokratlar cephesinde Türk-Yunan ilişkilerindeki sürtüşme riski çok daha yüksek olabilirdi bence. Ama Trump geldi, ilişkilerimiz bambaşka bir boyuta geldi. Sayın Cumhurbaşkanımızla olan özel ilişkileri, Türkiye'ye bakış açısı vesaire. Avrupa Birliği'ne Yunanistan'ın ilişkileri hep Brüksel'den geçirme gayreti Türk-Yunan sorunlarını... Gittiler Fransa ile 2021 Eylül'ünde Türkiye’ye karşı bir müttefiklik antlaşması yaptılar. Yani düşünebiliyor musunuz, iki NATO ülkesi üçüncü bir NATO ülkesine karşı ittifak yapıyor. NATO tarihinde bu var mıdır 1949'dan beri? Bilmiyorum.
(…) Yunanlılar 'Düşmanımın düşmanı dostumdur' söylemini hep uygulamışlardır, Türkiye'ye karşı. Yani Türk-Yunan dostluğu aslında gerçekleştiğinde çok kıymetliydi 1930-55 arası. Fakat bugün Yunan cephesinden baktığınızda, bu rotadan uzaklaşmış durumdadır.”
“MAKAROS, ‘YÜZDE 20’Yİ KABUL EDİN,BU İŞ BİTSİN’DİYOR”
“(…) Gerçekten toprak ödünü, her Kıbrıs müzakeresinde 'Asker çıksın, garantörlük bitsin' tezlerine ilaveten gündeme gelmiştir. Maraş gibi bir yerde o üç vakıf, arazinin aşağı yukarı %90'ının sahibidir. Bir örnek verelim: Şubat 1979’daki Makarios-Denktaş görüşmelerinde dört ilkede anlaşılmıştı. O zaman, bir şans belki, Yunanistan da AET'ye girmemişti; Ocak 1981'de girdi AET'ye, yani AB'ye.
O zaman Kıbrıs sorunu çözülebilir miydi? Toprak pazarlığında konu tıkanmıştı yine. Çünkü, adamlar hep, ‘1974 öncesi Türk nüfusunun oranı %18'dir, Senin toprağın olsa olsa bu kadar olur’ diyorlar. Makarios da onu söylüyor: 'Denktaş Bey, iki kartondan birini %20'yi kabul et, atalım imzayı bu iş bitsin' diyor, ama kabul etmek mümkün değil. Çünkü asker %37'de, Türk mülkü 74'ten sonraki tabloda Türk mülkü %38'lerde.. Yani Denktaş Bey'in kafasında %20'lik bir toprak oranı hiçbir zaman olacak çözüm değil. O zaman bile %28+1'i söylüyor ki bu tez dolayısıyla merhum Rauf Denktaş çok eleştirilmişti, hatırlıyorsunuz. Fakat, 40 sene geçti, Crans-Montana'da Türk tezi yine %28+1'di. Dolayısıyla bütün bu görüşmelerde toprak pazarlığı her zaman ön planda olmuştu.”
“KIBRIS’TAKİ TÜRK VARLIĞI”
“Kıbrıs tarihte hiçbir zaman bir Helen, Rum adası, Yunan adası olmadı. 1571'de Venedik'ten alındı, Osmanlı orayı Türklerin, Anadolu'dan gidebilecek insanların mülkü olması için ikamete açmış. Fakat yeterli sayı gitmemiş. 60 bin kişi gitmiş adaya, yetersiz görülmüş. Onun üzerine, diğer Osmanlı etnisitelerine de açmışlar. Rumlar o sayede daha çok yerleşmeye başlamış. Ama hiçbir zaman ne Venedik ne 1878 sonrası İngilizler zamanında Yunan, Rum faktörü ortada yok. Sadece yani idari olarak. Ama sadece orada bir yaşayan topluluklar var ve bunlar zaman içinde bu tehditlerle vesaire özellikle 63-74 arası Türkler hep İngiltere'ye, Avustralya'da göç ediyor.”
“YA TÜRKİYE YA İNGİLTERE”
“Lozan Antlaşması sonrası İngiliz idaresinde Türklere, 'Ya Türkiye'ye göç et, ya İngiltere'ye gel ya da adada kal’ denildi ve karar vermeleri için iki yıllık bir süre tanındı. Dolayısıyla da birçok kişi 1923-25 arası, yani Tevfik Rüştü Aras Dışişleri Bakanı olana kadar o 2 yıllık sürede göç etmiştir.
Diğer bir konu, (…) Türk tezlerini, iki devlet tezini YouTube kanallarında sürekli anlatmalıyız. Rumlar ve Rumlar, Yunanlılar bunu yapıyor. Her dakika görüyorsunuz kanalda, 'Türkler şöyle kesti, böyle kesti.'
Bizde genelde bir suskunluk vardır. Yani konuşuruz, ederiz aramızda, ama dış dünyaya doğru suskunuz... Parlamenterlerimizin Strasburg'da veya işte Brüksel'de AB Parlamentosu’nda konuşmaları gerekir... Nasıl Rum vekiller çıkıyor konuşuyor, bağırıyor çağırıyor; bizden de yapılan konuşmalar vardır, ama bunlar yetersiz bence. O demin söylediğim, 'Nesiller ilerledikçe zayıflama şansımız artıyor' dedim ya; yeni kuşaklar Kıbrıs davasını bilmiyor, yaşananları bilmiyor, oluşanları bilmiyor vesaire. O açıdan da önemli.
Montrö, Hatay, On İki Adalar, Kıbrıs çok önemli, ama bir de Nahçıvan var. Atatürk döneminde onu unutmayalım. Nahçıvan da orada bir sigortadır. Bugün işte Zengezur Koridoru falan düşünülürse, Atatürk'ün büyük bir başarısıdır o da.”
“JEOPOLİTİK DENGELER”
Şimdi genel olarak geleceğe baktığımızda, benim görebildiğim kadarıyla, bu jeopolitiğin de etkisiyle şu anki dengeler... Orta Doğu, İsrail faktörü, Kıbrıs Rum kesimi... Rum kesiminde İsrail ile olan bu içiçe durumdan şikayetçi olan insanlar da var. Yaklaşık 20 bin İsrail yerleşmiş Güneye, mülk almış. Onlar da şikayetçi, ama bunu destekleyen bir yönetim ve bir bakış açısı da var.
(…) Devlet aklımız zaten Kıbrıs'ta, bir sorun yok bizim açımızdan. Yunanistan tarafında bazı riskler gelişti son zamanlarda, özellikle hava kuvvetlerinde. Ama bütün bunlara karşı caydırıcılığımızı korumamız lazım. F-35 mi alacağız, Rafale mı alacağız, hava kuvvetlerimizin kabiliyetlerini mi yükselteceğiz; 40'tan 50'ye 70'e çıkaracağız.. Bütün bu hazırlıkları hızla tamamlamalıyız. Çünkü 2030-32'den sonra, KAAN da devreye girdikten sonra, Türk Silahlı Kuvvetlerini değil Yunanistan, herhangi bir ülkenin yakalama şansı yok çevremizde."
“…Dolayısıyla bugünlerde, 2030-32’ye kadar, belki bazı eksiklerimizden dolayı riskler var, Yunanistan'a karşı. Yahut, Türkiye herhangi bir savaşa girerse, çok cepheli bir riskle (Suriye cephesi olabilir, İran olabilir), bizi Rusya ile karşı karşıya getirmeye çalışıyorlar. Rusya-Ukrayna dengesi.. bizim ülkemizin bakış açısı o kadar önemli ki!
(…) Türkiye Cumhuriyeti Rusya ile olan dostluğunu feda edemez. Bu tamam, Osmanlı döneminde 13 savaş yapılmış: 1829-30, 1878, 1912-13 Balkan Savaşı yine o yüzden çıkmış. Osmanlı Çanakkale Boğazı'nı Nisan 1912'de 3 hafta kapatmış, bu Rusya'ya 3 milyar rubleye mal olmuş. 'Oy sen misin bu zararı bana veren' deyip o yazdan itibaren bütün Balkanlar'daki Ortodoks Kiliseleri üzerinden politikasını ve provokasyonlarını devam ettirip 6-7-8 Ekim günlerinde 4 gün Karadağ, Sırbistan, Bulgaristan, Yunanistan Türk Osmanlı'ya savaş açabilmiş.
“ATATÜRK-LENİN DÖNEMİ”
Bunlar, Osmanlı zamanında olmuş Rusya ile, doğru. Ama Atatürk ve Lenin zamanında ve Tevfik Rüştü Aras Dışişleri Bakanı olduktan sonra, 1925 Aralık'ında imzalanan Türk-Rus Dostluk Tarafsızlık Antlaşması 5 yılda bir yenilenmiş ki bu 25, 30, 35, 40... Savaş içinde Stalin hiçbir şey dememiş bana. Ta ki Haziran 45'te, Selim Sarper-Molotov görüşmesinde, Molotov Rusya’nın taleplerini, Boğazları söyleyince Selim Sarper'e, orada iş değişmiş.. Onun için, biraz hızlıca Amerika'nın şemsiyesi altına girilmiştir 46-47'den sonra, diye düşünüyorum.”
RUSYA-UKRAYNA KONUSU
“Rusya'nın komşuluğu bizim için çok önemli. Bugün herhalde 40 milyar dolar civarı ikili ticaretimiz var. Yani Türkiye Rusya ile ilişkisini bozacak bir ülke değil. Yukarıdaki durum da, karşılıklı uçaklar düşürüldüğünde 2016'da savaş çıkmadı. İki ülke diplomasisi bunları aşabildi. Dünyanın başka bir ucunda böyle bir olay olsa, helikopter veya savaş uçağı düşürülecek olsa, savaş çıkar o iki ülke arasında. Ama Türk ve Rus diplomasisi bunları önledi, her şeye rağmen. Dolayısıyla Ukrayna tamam, Kırım vesaire... Zaten Ukrayna'ya da destek oluyoruz, ilişkilerimiz var; tahıl ihracı konusunda desteklerimiz var. O konuda da dengenin bozulmaması ve Türkiye'nin birinden birine, yani bir tarafa çok yaslanmaması lazım, Ukrayna-Rusya meselesinde de diye düşünüyorum.
(…) Diğer bu antlaşma konusunda da işte askeri destek veya işte birtakım içeriğini tabii ben okumadım, görmedim, bilmiyorum, ama tam NATO'nun 5. maddesi gibi bir bariz madde var mı? O önemli. Balkan Paktı zamanında da bu vardI 1934'te, 9 maddedir.. Türkiye, Romanya, Yugoslayva ve Yunanistan Hitler ve Mussolini tehlikesine karşı bir antlaşma imzaladılar; birine yapılan saldırı diğerlerine de yapılmış sayılacaktı. Almanlar girdi Yunanistan'a, Bulgaristan'a savaş çıktıktan sonra 41'in baharında... Ama daha önce Türkiye'nin yayınladığı bir bildirge vardı 39 yılında.
Yani Türkiye bu yüzden herhangi bir savaşa katılmadı, bizim de başarımızdır o. İsmet İnönü'nün tarafsızlığı II. Dünya Savaşı sırasında... O, Manisa'nın bir köyünü ziyaret ederken, bir küçük çocuğun 'Paşa Paşa açız' diye bağırması üzerine Paşa'nın da dönüp, 'Ben sizi ekmeksiz bıraktım, ama savaşasız bırakmadım, savaşa sokmadım' demesi II. Dünya Savaşı'nın özetidir. Yani, Türk tarafsızlığının ne kadar kıymetli olduğu...
Dolayısıyla Türkiye her zaman Yunanistan ile olan ilişkilerini dostluk bazında... Ben bilmiyorum, görmüyorum; yani bizim Dışişleri siyaset planlamamızda Yunanistan'a şuradan saldıracağız, şu adayı alacağız, bu adayı... Bütün dengesizliklere rağmen; yani Girit'teki hakyemişlikler, Kıbrıs, On İki Adalar vesaire... Türkiye’nin, bütün bunlara rağmen, böyle bir dış politikası hiçbir zaman olmamıştır. 3 mil de 6 mil... 36 senesinde çıkar Yunanistan, biz 64'te reaksiyon veririz. Neden? Kıbrıs olayları yüzünden. Kıbrıs patlayınca biz de 6 mile çıkarıyoruz, orada bir denge kuruyoruz vesaire. Dolayısıyla ilk adım her zaman Yunanlılardan gelmiştir.”
Şu söylemi unutmayalım; yani nasıl bugün 7 Aralık 2023 2-3 yıldır bir pozitif agenda diyorlar buna, iki taraftan devam ediyor, ama bir taraftan da Yunanlılar kazmadık kuyuyu bırakmıyor arkamızdan, karşımızdan... Bal make olacağı zaman da, 97-2002 işte Üçüncü İki Antlaşma imzalandı, ama o dönemin bir Savunma Bakanı vardı, tam hangisini hatırlamıyorum, 97 galiba, Tsochatzopoulos. Onun mesela bir ekolü, söylevi vardı o zaman: 'Türkiye zaman içinde askeri olarak çok güçlenebilir, ilk vuran biz olmalıyız' diye. Bütün hazırlık bu, Yunanistan'ın yaptığı şu sırada, benim görüşüm.
“(…) Dolayısıyla tekrar itidalli ve Atatürk-Venizelos dönemi gibi bir yapıya dönmemiz şu anda maalesef zor.
Şimdi bunu yalnız diplomatlar tek başına yapamaz. Yani diplomatın başında zaten bir sürü iş var, bir sürü konu var. Ben hatırlıyorum eskiden, komutanım daha iyi hatırlar, 2000'lerin başında, 2010'larda bir SAREM diye yapı vardı Ankara'da. Özam Paşamız vardı. Bir gün çağırdı beni, gittim yanına: 'Buyur Paşam' dedim. 'Bak evladım' dedi, aldı şu iki kağıdı, '43 tane Türk-Yunan konusu seçmiş' dedi. 143 tane yazıyor! 'Bunların hangisinin üstüne çalışmak istersin?' dedi. Batı Trakya var, müftülükler var, On İki Ada var, işte Kıbrıs... 143 konu çıkarılmış düşünün, bugün Türk-Yunan uyuşmazlıklarının türev başlıkları olarak. Şaşırmıştım orada ve onun üstünde birçok arkadaşımız çalışmalar yapmıştı. Ben de şeyi almıştım; Batı Trakya'da Yunan Mezalimi, 1919-1922. Onun için onların arşiv çalışmalarını yapmıştım daha önce. Zaten benim de bu alanda katkıda bulunmak istediğim... O kadar şey konu var ki!
“MEYDAN BOŞ KALIRSA …”
Bunun gibi işte, bu kadar hocamın söylediği gibi vakıflarımız var, müesseselerimiz var. Bunlarla birlikte bir böyle şeye girmemiz lazım sanki, bir böyle yeniden bir bütün bir topyekün bir beyin fırtınası akademisyenler, bizler de dahil tabii, girmemiz şart bu konularda. Çünkü meydan Rum ve Yunanlılara kalırsa Avrupa onları dinliyor. Zaten bir hayranlık şeyi var öteden beri; işte Yunan medeniyeti, Yunan hayranlığı, işte Aristo bilmem ne filan o hep var. Dolayısıyla biz hep bir adım geriden koşuyoruz. Ama çoğunda haklı savlar bizim, biz haklıyız bütün uyuşmazlıklarda, hocamızın söylediği gibi Ege'deki diğer konularda vesaire.
Dolayısıyla bütün bu konularda hem askeri olarak her zaman hazır olacağız hiç olmadığı kadar bundan sonrası için de ve beyin olarak da veya işte söylem olarak yazı, çizgi veya sözlü, daha çok o geçerli bugün, her yerde belirli gruplar kurup belki kim hangi konuya hakimse.. Türk-Yunan dili, Avrupa Birliği konusu, işte diğer Ortadoğu konuları, Ermeni meselesi... Hâlâ bir sözde soykırım hikayesi tamamen palavra bir şeyi karşımıza temcit pilavı gibi getiriyorlar. Amerika'daki üç lobiden ikisi Yunan-Ermeni ve şimdi bir de Yahudi lobisi karşımızda. Bir büyüğümüz vardı, ‘Türkiye bu üç lobiyi eş zamanlı karşısına almayacak, o zaman tehlike oluşur' derdi. Şimdi şu anda üçü de karşımızda. Biri F-16'yı engellemeye çalışıyor, öbürü işte Ermeni saldırılarını tekrar ediyor, İsrail 'Şunu yap, bunu yap' diyor Amerika'ya, vesaire. Dolayısıyla bütün bunlarda çalışmaya devam etmemiz lazım.