Bazı tarihler vardır; takvim yapraklarında yalnızca bir gün olarak durmazlar. Üzerinden yıllar geçse de taşıdıkları anlam eskimez, hatıraları solmaz, söyledikleri söz zamanın gürültüsü içinde kaybolmaz. Çünkü bazı günler yaşanmaz sadece; bir milletin hafızasına kazınır.
30 Ağustos da işte böyle bir gündür.
Bir zaferden çok daha fazlasıdır.
30 Ağustos, elinden her şeyi alınmak istenen bir milletin, kendisine biçilen kaderi kabul etmeyişinin tarihidir. Yorgunluğun, yoksulluğun, yokluğun ve umutsuzluğun içinden yükselen o büyük iradenin adıdır. Bir milletin, “Bitti” denildiği yerde yeniden ayağa kalkmasının; “Yapamazsınız” denildiğinde ise tarih yazmasının günüdür.
Çünkü bazı zaferler güçlü ordularla değil, önce güçlü bir inançla kazanılır.
Savaş meydanlarında kazanılan her şeyden önce, insanların yüreğinde kazanılmıştır o mücadele. Anadolu’nun dört bir yanında evladını cepheye gönderen annelerin gözyaşında, günlerce aç yürüyen askerlerin sabrında, geride bırakacak hiçbir şeyi kalmadığını düşündüğü halde yine de vatanından vazgeçmeyen insanların direncinde büyümüştür.
Ve sonra o büyük gün gelmiştir.
30 Ağustos 1922…
Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile yalnızca bir ordunun zaferi değil, bir milletin bağımsız yaşama kararlılığı dünyaya ilan edilmiştir. Bu topraklarda yaşayan insanların kendi geleceğini kendisinin belirleyeceğinin, hiçbir gücün bu milletin iradesine sonsuza kadar hükmedemeyeceğinin en güçlü cevabı verilmiştir.
Ama 30 Ağustos’u yalnızca geçmişte kalmış bir savaşın yıldönümü olarak görmek, onun taşıdığı büyük anlamı eksiltmek olur.
Çünkü bağımsızlık, bir gün kazanılıp sonsuza kadar kendiliğinden varlığını sürdüren bir şey değildir.
Bağımsızlık; hatırlamakla, anlamakla, sahip çıkmakla yaşar.
Bir ülkenin sınırlarını korumak ne kadar önemliyse, o ülkenin düşüncesini, aklını, eğitimini, kültürünü ve ortak vicdanını korumak da o kadar önemlidir. Çünkü bir millet bazen savaş meydanlarında değil, unutmaya başladığında zayıflar.
Tarihini unutan toplumlar, bir süre sonra sahip olduklarının nasıl kazanıldığını da unutur.
İşte bu nedenle 30 Ağustos yalnızca geçmişe dönüp gururlanacağımız bir gün değildir. Aynı zamanda kendimize bakacağımız bir gündür.
Biz, bize bırakılan bu büyük mirasa ne kadar sahip çıkıyoruz?
Bağımsızlığın yalnızca bayrak sallamak olmadığını ne kadar anlayabiliyoruz?
Özgür düşüncenin, aklın, bilimin, hukukun ve adaletin bir milletin gerçek gücü olduğunu ne kadar savunabiliyoruz?
Bir ülkeyi sevmek, yalnızca güzel günlerinde onunla gurur duymak değildir. Onu daha iyi, daha adil, daha aydınlık bir geleceğe taşıma sorumluluğunu da omuzlamaktır.
Atatürk’ün önderliğinde verilen mücadeleyi büyük yapan yalnızca kazanılan askeri zafer değildi. Asıl büyük olan, o zaferin ardından kurulmak istenen gelecekti.
Karanlığın yerine aklın,
çaresizliğin yerine üretmenin,
boyun eğmenin yerine özgür iradenin,
korkunun yerine cesaretin konulmak istendiği bir gelecek…
Belki de bugün 30 Ağustos’u anarken en çok hatırlamamız gereken şey budur.
Bir milletin kaderi, yalnızca geçmişte kazandığı savaşlarla değil, gelecekte neyi koruyacağıyla da belirlenir.
Bizlere düşen; bu büyük zaferi yalnızca törenlerde hatırlamak değil, taşıdığı anlamı hayatın içine yerleştirebilmektir. Farklılıklarımızın bizi birbirimize düşman etmesine izin vermeden, ortak bir geçmişin ve ortak bir geleceğin sorumluluğunu taşıyabilmektir.
Çünkü bu topraklarda özgürce konuşabiliyorsak, düşüncelerimizi ifade edebiliyorsak, kendi geleceğimiz hakkında söz söyleyebiliyorsak; bunun arkasında bir bedel, bir mücadele ve büyük bir fedakârlık vardır.
Bazı insanlar tarih yazmaz.
Bazı insanlar ise kendilerinden sonra gelecek milyonların hayatını değiştirecek kadar büyük bir iz bırakır.
30 Ağustos, işte o izlerden biridir.
Aradan yıllar geçti.
O gün cephede yürüyenlerin hiçbiri bugün aramızda değil. Belki isimlerini bile bilmediğimiz binlerce insan, hayatını hiç tanımayacağı insanların özgürlüğü için ortaya koydu. Onların çoğu, kendilerinden sonra gelecek nesillerin yüzlerini hiç görmedi.
Ama biz onların geleceğiydik.
Bugün aldığımız her nefeste, özgürce yürüdüğümüz her sokakta, dalgalanan her bayrakta ve bu ülkeye dair kurduğumuz her hayalde onların payı vardır.
Bu yüzden 30 Ağustos’u kutlamak, yalnızca bir geçmişi anmak değildir.
Bir borcu hatırlamaktır.
Ve bazı borçlar, sözle değil; sahip çıkarak ödenir.
Bugün bize düşen, bu ülkeyi birbirimizden nefret ederek değil, birbirimizi anlayarak büyütmektir. Geçmişin kahramanlıklarını anlatırken, geleceğin çocuklarına daha yaşanabilir bir ülke bırakmayı da düşünmektir.
Çünkü vatan sevgisi, sadece geçmişle övünmek değil; geleceğe karşı sorumluluk duymaktır.
30 Ağustos, bir milletin diz çökmeyi reddettiği gündür.
Bir milletin küllerinden doğabileceğini bütün dünyaya gösterdiği gündür.
Ve belki de en önemlisi…
Umudun, en çaresiz görünen zamanlarda bile insanın elinden alınamayacağını kanıtlayan gündür.
Bugün, o büyük zaferin yıldönümünde başımızı yalnızca gururla değil, sorumlulukla da kaldırmalıyız.
Çünkü bağımsızlık, onu kazananların değil; onu korumayı bilenlerin ellerinde geleceğe taşınır.
Ve bazı tarihler vardır…
Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, yalnızca hatırlanmaz.
Yeniden anlaşılır.
30 Ağustos da onlardan biridir.
Bir milletin yeniden doğduğu, iradesini dünyaya ilan ettiği ve kendi kaderine sahip çıktığı o büyük günün yıldönümünde;
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, bu vatanın bağımsızlığı için mücadele eden, can veren, vazgeçmeyen ve bize özgür bir ülke bırakabilmek için her şeyini ortaya koyan tüm kahramanlarımızı saygı, minnet ve derin bir vefa duygusuyla anıyorum.
Çünkü bazı zaferler yalnızca kazanılmaz…
Nesiller boyunca taşınır.
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.
Bağımsızlık, yalnızca geçmişten kalan bir miras değil; geleceğe bırakmakla yükümlü olduğumuz en büyük sorumluluktur.