"Ben ölüme üzülmem..." Bu cümle ilk duyulduğunda insana sert gelir. Çünkü insan, doğası gereği ölümden korkar. Bilinmezlikten, vedadan, yarım kalmışlıktan... Ama biraz durup düşününce, bu cümle aslında bir korkusuzluğun değil, bir farkındalığın ifadesidir.

Ölüm... Belki de sandığımız kadar büyük bir son değildir. Doğanın kendi döngüsünde her an gerçekleşen bir değişim gibi. Toprağa düşen bir yaprağın çürümesi değil, yeni bir hayatın başlangıcı olması gibi.

Peki ya yaşam?

İşte asıl mesele burada başlar. Çünkü ölümden değil, yaşayamamaktan korkulmalıdır. Bir insanın nefes alıyor olması, yaşadığı anlamına gelmez. Bu dünyada milyonlarca insan, sadece hayatta kalıyor. Ama yaşamıyor.

Ve işte tam da burada, insanı derinden yaralayan o büyük gerçek ortaya çıkıyor: Eşitsizlik.

DÜNYANIN SESSİZ ADALETSİZLİĞİ

Dünya... Aynı gökyüzünün altında, aynı havayı soluyan milyarlarca insan. Ama herkes aynı hayatı yaşamıyor.

2026 Dünya Eşitsizlik Raporu'na göre, dünyadaki servetin %75'i en zengin %10'luk kesimin elinde. Buna karşılık, dünya nüfusunun yarısını oluşturan yoksul kesim, küresel servetin yalnızca %2'sine sahip . Daha çarpıcı olan şu: Dünya nüfusunun binde birinden azını oluşturan sadece 60.000 süper zengin, gezegenin en yoksul yarısındaki 4 milyardan fazla insanın toplam servetinin üç katından fazlasını kontrol ediyor .

Bir çocuk, dünyaya gözlerini açtığında kaderi çoktan yazılmış oluyor. Kimisi sıcak bir odada, sevgi dolu bir ailede hayata başlarken; kimisi açlık, savaş ve yokluk içinde gözlerini açıyor.

Rakamlar acımasız: Her gün dünyada 673 milyon insan açlık çekiyor. Bu, her 11 kişiden biri demek . Yaklaşık 770.000 kişi ise şu anda kıtlık koşullarında yaşıyor - Sudan, Gazze, Haiti ve Mali'de insanlar toplu açlığın eşiğinde .

Bir taraf doymazken, diğer taraf açlıktan ölüyor. Her yıl 9 milyon insan açlığa bağlı nedenlerden hayatını kaybediyor. Bunların yaklaşık üçte biri -yani 3 milyon- beş yaşın altındaki çocuklar .

Bu sadece ekonomik bir fark değil. Bu, insanlığın vicdanında açılmış derin bir yaradır. Ve en acısı şu: Bu durum artık kimseyi şaşırtmıyor. Adaletsizlik normalleştiğinde, insanlık en büyük kaybını yaşar. Çünkü o noktadan sonra insanlar artık mücadele etmeyi değil, kabullenmeyi öğrenir.

ÇÜRÜYEN POTANSİYELLER

Belki de en büyük trajedi, hayatını kaybedenler değil... Hiç yaşayamayanlardır.

Düşünsene... Bir çocuğun içinde bir bilim insanı, bir sanatçı, bir lider olabilir. Ama o çocuk, açlıktan okula gidemiyorsa, savaştan kaçıyorsa ya da bir sistemin çarkları arasında eziliyorsa...

Dünya Bankası'nın yeni yayımlanan İnsan Sermayesi Endeksi'ne göre, düşük ve orta gelirli ülkelerde doğan çocuklar, beslenme, eğitim ve beceri eksiklikleri nedeniyle potansiyel kazançlarının yüzde 51'ini kaybediyor . Yani doğdukları yer yüzünden, hayatları boyunca kazanacakları paranın yarısından fazlasından mahrum kalıyorlar. Sırf fırsat eşitsizliği yüzünden.

Eğitim verileri de iç karartıcı: Sahra Altı Afrika'da gençlerin yalnızca %29'u ortaöğretimi tamamlayabiliyor. Küresel ortalama %62 iken . İlkokulu bitirme çağına gelen çocukların sadece yarısı okumada asgari yeterliliğe ulaşabiliyor, matematikte ise bu oran yalnızca %40 .

O potansiyel sessizce yok oluyor. Kimse fark etmiyor. Ne bir anıt dikiliyor o kayıplar için, ne de bir ağıt yakılıyor. Çünkü onlar hiç "gerçekleşmemiş" hayatlar.

Oysa belki de o çocuk, insanlığın kaderini değiştirecek bir fikrin sahibi olacaktı. Belki bir hastalığa çare bulacak, belki bir savaşı durduracak, belki de milyonlara umut olacaktı. Ama olmadı. Çünkü fırsat eşitliği yoktu.

Dünya Eşitsizlik Raporu'nun verileri bunu doğruluyor: Avrupa ve Kuzey Amerika'da her çocuk için yapılan eğitim harcaması, Sahra Altı Afrika'nın 40 katından fazla . Daha çocuklar doğmadan, yarış eşit başlamıyor.

Ve işte asıl dram burada başlıyor.

YAŞAMANIN ANLAMI NEDİR?

İnsan, sadece hayatta kalmak için mi yaşar? Yoksa anlam bulmak için mi?

Gerçek yaşam, nefes almak değil; farkında olmaktır. Hissetmektir. Üretmektir. Katkı sağlamaktır.

Ama eşitsizliğin bu kadar derin olduğu bir dünyada, herkes bu şansı bulamıyor. Dünya Gıda Programı'nın verilerine göre, 2.8 milyar insan sağlıklı beslenmeyi ekonomik olarak karşılayamıyor. Düşük gelirli ülkelerde bu oran %71'e fırlıyor . Yani her 10 kişiden 7'si, sağlıklı bir tabak yemek için gereken paraya bile sahip değil.

Bir insanın hayatını anlamlı kılan şey, sahip oldukları değil; potansiyelini gerçekleştirebilmesidir. Ve bu potansiyelin önüne set çekildiğinde, sadece birey değil, insanlık kaybeder.

Dünya Bankası'nın raporu, insan sermayesinin sadece okullarda ve hastanelerde değil, evlerde, mahallelerde ve işyerlerinde şekillendiğini vurguluyor . Aynı gelir düzeyine sahip ailelerin çocukları, yaşadıkları mahalleye göre iki kat farklı kazanç elde edebiliyor. Zengin mahallede büyüyen çocuk, fakir mahallede büyüyen çocuktan iki kat fazla kazanıyor - aile gelirleri aynı olsa bile .

İNSANIN İÇİNDEKİ SAVAŞ

Dış dünyadaki adaletsizlik kadar, insanın içinde de bir mücadele vardır. Kimi zaman insan, sistemin dayattığı hayata boyun eğer. Kimi zaman da sorgular: "Bu böyle olmak zorunda mı?" diye sorar.

İşte değişim, bu soruyla başlar. Ama bu soruyu sormak cesaret ister. Çünkü cevaplar rahatsız edicidir.

Dünya Eşitsizlik Raporu'na göre, küresel karbon emisyonlarının %77'sinden en zengin %10'luk kesim sorumluyken, iklim krizinin en ağır bedelini en yoksul %50 ödüyor - onlar emisyonların sadece %3'ünden sorumlu olmalarına rağmen . Bilim insanları buna "iklim ayrımcılığı" diyor. Gerçeklerle yüzleşmek, çoğu zaman konfor alanını terk etmeyi gerektiriyor.

Ve herkes bunu göze alamıyor.

UMUT VAR MI?

Bütün bu karanlık tabloya rağmen, evet... umut var. Çünkü tarih boyunca her büyük değişim, farkındalıkla başlamıştır.

Dünya Eşitsizlik Raporu'nun yazarlarından ünlü ekonomist Thomas Piketty ve ekibi, eşitsizliğin azaltılabileceğini söylüyor: Kamu eğitimi ve sağlık yatırımları, adil vergilendirme ve yeniden dağıtım politikalarıyla bu tablo değişebilir . Rapor, dünyadaki 100.000'den az milyarderin servetine %3'lük bir vergi konulmasıyla, yılda 750 milyar dolar toplanabileceğini ve bunun düşük ve orta gelirli ülkelerin tüm eğitim bütçesine eşit olduğunu hesaplıyor .

Bir insanın uyanışı, başka bir insanın hayatını değiştirebilir. Bir çocuğa verilen fırsat, bir toplumun kaderini dönüştürebilir. Dünya Bankası'nın raporu, Kenya, Vietnam ve Kırgızistan gibi ülkelerin, benzer gelir düzeyindeki diğer ülkelerden çok daha iyi insan sermayesi sonuçları elde ettiğini gösteriyor . Yani gelir tek başına belirleyici değil; doğru politikalar fark yaratıyor.

Adalet, bir günde gelmez. Ama her gün atılan küçük adımlarla yaklaşır. Dünya Bankası yetkililerinin ifade ettiği gibi: "Verimlilik arttıkça ücretler yükselir ve ailelerin gelecek nesle yatırım yapma isteği artar. Bu bir erdemli döngüdür" .

Ve belki de en önemlisi şu: İnsan, kendi hayatında adil olmaya başladığında, dünya değişmeye başlar.

Ben ölüme üzülmem... Çünkü ölüm, belki de sadece bir geçiştir.

Ama yaşayamamış bir hayata üzülürüm. Harcanmış potansiyellere... Adaletsizliğin kurbanı olmuş insanlara... Her yıl açlıktan ölen 3 milyon çocuğa... Eğitime erişemediği için hayalleri yarım kalan milyonlara... Doğduğu yer yüzünden kazancının yarısını kaybeden nesillere...

Çünkü asıl dram, toprağın altında değil... Toprağın üstünde yaşanır.

Dünya Bankası'nın uyarısıyla bitirelim: Eğer acil ve koordineli reformlar yapılmazsa, bugün doğan milyonlarca çocuk yarın üretkenlikleri düşmüş bir şekilde yetişkinliğe adım atacak ve bu, onlarca yıl boyunca ekonomik büyümeyi baltalayacak bir trende dönüşebilir .

Ve gerisi... Gerçekten sadece bir hikâyedir. Ama bu hikâyeyi değiştirmek, hâlâ bizim elimizde.